<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Malatyadan - Malatya Haber - Son Dakika Malatya Haberleri</title>
        <link>https://www.malatyadan.com/</link>
        <description>Malatyadan haberler, son dakika Malatya haberleri, güncel gelişmeler, siyaset, spor, ekonomi ve daha fazlası için Malatya Haber&#039;i takip edin!</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Eleştiride doğru yaklaşım fark yaratıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/elestiride-dogru-yaklasim-fark-yaratiyor-31479</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/elestiride-dogru-yaklasim-fark-yaratiyor-31479</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Sena Kalaz, kişiliği ve davranışı hedef alan eleştirinin farkları ile kişinin psikolojisi üzerindeki etkileri hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Eleştiride hedef kişilik değil, davranış olmalı!</strong></p>

<p>Eleştirinin, doğru kullanıldığında bireysel gelişimi destekleyen en önemli iletişim araçlarından biri olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Sena Kalaz, “Ancak bunun için odağın kişinin karakterine değil, gözlemlenebilir davranışlarına yönelmesi gerekir.” dedi.</p>

<p>Davranışa odaklanan eleştirinin, kişinin yaptığı belirli bir eylemi, o eylemin sonuçlarını ve değiştirilebilir yönlerini ele alırken, kişiliğe yönelik eleştirinin bireyin kimliğini hedef aldığına işaret eden Kalaz, “Örneğin, ‘sen dikkatsiz bir insansın’ demek yerine ‘bu raporda bazı ayrıntılar gözden kaçmış, bunları birlikte gözden geçirebiliriz’ demek hem aynı sorunu ifade eder hem de kişinin kendisini değersiz hissetmesine neden olmaz.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>İnsan beyni, kimliğine yönelik tehditleri fiziksel tehditler kadar güçlü algılayabilir! </strong></p>

<p>Psikolojik açıdan kişiliğe yönelik eleştirilerin daha yıkıcı olduğuna dikkat çeken Sena Kalaz, “Çünkü kişilik, bireyin benlik algısının ve öz değerinin temel bileşenlerinden biridir.” dedi.</p>

<p>İnsan beyninin kimliğine yönelik tehditleri, fiziksel tehditler kadar güçlü algılayabileceğini aktaran Kalaz, şöyle devam etti:</p>

<p>“Bu nedenle kişiliğe yönelik olumsuz ifadeler savunmacılığı artırır, utanma, öfke ve değersizlik duygularını tetikler, kişinin eleştiriyi değerlendirmek yerine kendisini korumaya çalışmasına neden olur. Buna karşılık davranış odaklı geri bildirim, değiştirilebilir ve kontrol edilebilir bir durumu işaret ettiği için bireyde ‘ben kötü bir insanım’ yerine ‘bu davranışımı farklı yapabilirim’ düşüncesini destekler. Bu nedenle davranış odaklı geri bildirimler psikoloji literatüründe daha yapıcı kabul edilir; çünkü suçlayıcı değil geliştirici bir yaklaşım sunar, öğrenmeyi teşvik eder ve öz yeterlilik duygusunu korur.”</p>

<p><strong>İnsanlar çoğu zaman tek bir davranıştan yola çıkarak kişiyi etiketleme eğilimi gösterir! </strong></p>

<p>İnsanlar eleştiri yaparken sıklıkla kişiliğe yönelme eğilimi gösterdiklerini kaydeden Kalaz, “Bunun en önemli nedenlerinden biri, öfke ve hayal kırıklığı gibi yoğun duygular yaşandığında beynin olayları genelleyerek değerlendirme eğilimidir. Tek bir davranıştan yola çıkarak kişiyi ‘sorumsuz’, ‘bencil’, ‘tembel’ ya da ‘saygısız’ olarak etiketlemek daha kolay gelir.” dedi. </p>

<p>Ayrıca çocukluk döneminde aile içinde ya da okul ortamında maruz kalınan iletişim biçimlerinin de bu alışkanlığı pekiştirdiğini dile getiren Kalaz, “Sürekli kişiliği eleştirilerek büyüyen bireyler, yetişkinlikte farkında olmadan aynı dili kullanabilirler. Bunun yanında iletişim becerilerinin yetersiz olması, davranış ile kişilik arasındaki ayrımın bilinmemesi ve temel yükleme hatası olarak adlandırılan bilişsel eğilim de kişilik odaklı eleştirileri artırır; insanlar başkalarının hatalarını çoğu zaman karakter özellikleriyle açıklarken, kendi hatalarını koşullara bağlama eğilimindedir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Kişiliği değil, davranışı eleştirmek değişim motivasyonunu artırır! </strong></p>

<p>Davranışa odaklanan bir yaklaşımın, bireyin değişim motivasyonunu önemli ölçüde artırabildiğini ifade eden Klinik Psikolog Sena Kalaz, “Çünkü insanlar değiştirebilecekleri alanlara ilişkin geri bildirim aldıklarında daha fazla sorumluluk üstlenir, çözüm üretmeye yönelir ve gelişim için çaba göstermeye istekli olurlar.” dedi.</p>

<p>Kişiliği hedef alınan bireyin ise çoğunlukla umutsuzluk hissettiğini belirten Kalaz, “‘Ben zaten böyle biriyim’ düşüncesi değişim isteğini azaltabilir. Davranış odaklı geri bildirim ise gelişim zihniyetini destekler ve bireyin yaptığı davranışın kimliğiyle eş anlamlı olmadığını hissettirir. Bu durum özellikle çocukların eğitiminde, çift ilişkilerinde, ebeveyn tutumlarında ve iş yaşamında daha sağlıklı iletişim kurulmasını sağlar.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Sağlıklı eleştiri; empati, saygı ve çözüm odaklı iletişimle mümkündür! </strong></p>

<p>Sağlıklı bir eleştiri kültürünün toplumda gelişebilmesi için öncelikle aile içinde çocuklara yargılayıcı değil açıklayıcı bir iletişim modeli sunulması gerektiğine vurgu yapan Kalaz, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Okullarda duygusal farkındalık ve etkili iletişim becerileri öğretilmeli, iş yaşamında ise geri bildirim kültürü yalnızca hata odaklı değil, güçlü yönleri de görünür kılan dengeli bir anlayışla uygulanmalı. Eleştirinin doğru zamanlama ile yapılması, somut örneklere dayanması, çözüm önerisi içermesi, empatiyle sunulması ve kişinin onurunu zedelemeyecek bir dil kullanılması da bu kültürün temel unsurlarıdır. Doğruları ifade etmek yalnızca dürüst olmak değil, aynı zamanda bunu karşımızdaki kişinin gelişimine katkı sağlayacak, saygılı ve yapıcı bir iletişim diliyle yapabilmek anlamına da gelir. Çünkü insanlar en çok yargılandıklarında değil, anlaşıldıklarını hissettiklerinde değişime açık hale gelirler ve gerçek anlamda etkili eleştiri de tam olarak bu zeminde mümkün olur.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 21:41:50 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/07/elestiride-dogru-yaklasim-fark-yaratiyor-1783363310.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Stres ve Obezite Kalp Krizini Tetikliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/stres-ve-obezite-kalp-krizini-tetikliyor-31469</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/stres-ve-obezite-kalp-krizini-tetikliyor-31469</guid>
                <description><![CDATA[Kardiyoloji Uzmanı Dr. Serdar Biçeroğlu, kronik stres, obezite ve hareketsiz yaşamın kalp rahatsızlıklarını tetiklediğini belirterek erken tanının önemini vurguladı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kalp sağlığını korumada erken tanı, düzenli egzersiz ve doğru beslenmenin hayati önem taşıdığını vurgulayan Biçeroğlu, tıp teknolojisindeki büyük gelişmelere rağmen kalp krizini önceden kesin olarak gösterecek bir tetkiğin henüz geliştirilemediğini hatırlattı.</p>

<p><strong>Kalbi Tehdit Eden Psikososyal Faktörler: Stres ve Gelir Düzeyi</strong></p>

<p>Kalp rahatsızlıklarında obezite, sigara, alkol kullanımı, yüksek kolesterol ve hipertansiyon gibi klasik risk faktörlerinin yanı sıra psikososyal etkenlerin de belirleyici rol oynadığı ifade edildi. Dr. Serdar Biçeroğlu; bireylerin gelir düzeyi, eğitim seviyesi, çevresel etkenler ve özellikle günlük hayatta maruz kalınan kronik stresin kalp hastalığı riskini ciddi ölçüde artırdığına dikkat çekti.</p>

<p><strong>Beslenmede Altın Kurallar: Neler Tüketilmeli, Nelerden Kaçınılmalı?</strong></p>

<p>Hayat boyunca sürekli çalışan ve tüm organlar için yaşamsal bir konumda olan kalbi korumak için beslenme alışkanlıklarının gözden geçirilmesi gerektiği belirtildi. Kalp sağlığını destekleyen ve kesinlikle uzak durulması gereken gıdalar şu şekilde sıralandı:<br />
<br />
<strong>Tüketilmesi Önerilenler: </strong>Mevsimsel meyve ve sebzeler, tam tahıllar, bakliyat çeşitleri, zeytinyağı ve omega-3 yönünden zengin olan balıklar.</p>

<p><strong>Kaçınılması Gerekenler: </strong>Tuz, şeker, doymuş yağlar, işlenmiş karbonhidratlar, işlenmiş et ürünleri ve katkı maddeli hazır gıdalar.</p>

<p>Düzenli egzersiz yapmanın ve sigara başta olmak üzere tütün ürünlerinden tamamen uzak durmanın kalp sağlığını korumada en etkili kalkan olduğu vurgulandı.</p>

<p><strong>Teknolojik Gelişmeler Ölüm Oranlarını Düşürdü</strong><br />
<br />
Kalp hastalıklarında erken tanı ve uzman hekim gözetiminde yürütülen tedavi süreçlerinin hastalara büyük avantaj sağladığını ifade eden Biçeroğlu, damar tıkanıklıklarına müdahalede teknolojinin geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:</p>

<p>"Kalbi besleyen damarların görüntülenmesi (koroner anjiyografi) hastalıkların anlaşılması için büyük fırsatlar vermiştir. Zaman içinde teknolojinin ilerlemesiyle artık en ince, kıvrımlı ve hatta tam tıkalı damarlara bile balon yapmak, stent yerleştirmek mümkün hale gelmiştir. Stent yerleştirmede hastalığın fazı ve tipi önem kazanırken, stentlerle birlikte kullanılan yeni nesil ilaçların gelişmesi tedavi başarısını artırmış ve ölüm oranlarını ciddi ölçüde azaltmıştır."</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 12:12:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/07/stres-ve-obezite-kalp-krizini-tetikliyor-1783329449.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz Sıcaklarında Kalbi Koruyacak Altın Değerinde Öneriler</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/yaz-sicaklarinda-kalbi-koruyacak-altin-degerinde-oneriler-31432</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/yaz-sicaklarinda-kalbi-koruyacak-altin-degerinde-oneriler-31432</guid>
                <description><![CDATA[Yaz ayları birçok kişi için tatil ve açık hava aktiviteleri anlamına gelse de artan sıcaklıklar kalp ve damar sistemi üzerinde önemli bir yük oluşturabiliyor. Özellikle ileri yaş grubundaki bireyler ve kalp hastaları için sıcak hava dalgalarının ciddi sağlık riskleri yaratabileceğine dikkat çeken Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Yücel Karabay, yaz aylarında kalp sağlığını korumak için basit ancak etkili önlemler alınması gerektiğini vurguladı.
 ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz ayları birçok kişi için tatil ve açık hava aktiviteleri anlamına gelse de artan sıcaklıklar kalp ve damar sistemi üzerinde önemli bir yük oluşturabiliyor. Özellikle ileri yaş grubundaki bireyler ve kalp hastaları için sıcak hava dalgalarının ciddi sağlık riskleri yaratabileceğine dikkat çeken Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Yücel Karabay, yaz aylarında kalp sağlığını korumak için basit ancak etkili önlemler alınması gerektiğini vurguladı.<br />
 </p>

<p><strong>Yaz aylarında kalbin iş yükü artıyor</strong></p>

<p>Sıcak havalarda birçok kişinin daha çabuk yorulduğunu, merdiven çıkarken zorlandığını veya kısa yürüyüşlerde nefes nefese kaldığını belirten Prof. Dr. Karabay, bunun yalnızca sıcaklık hissiyle açıklanamayacağını söyledi. Prof. Dr. Can Karabay ”Vücut normal ısısını koruyabilmek için sıcak havalarda daha fazla çalışır. Damarlar genişler, ciltteki kan akımı artar ve kalp vücudun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için daha fazla efor sarf eder. Sağlıklı bireylerde bu durum genellikle sorun yaratmaz ancak kalp hastalığı bulunanlarda sıcak hava önemli bir stres faktörüne dönüşebilir” dedi.<br />
 </p>

<p><strong>Kalp hastaları ve yaşlılar daha fazla risk altında</strong></p>

<p>Sıcak havaların herkesi etkilediğini ancak bazı gruplarda riskin daha yüksek olduğunu belirten Prof. Dr. Karabay, kalp yetersizliği bulunan hastalar, koroner arter hastalığı olanlar, yüksek tansiyon nedeniyle tedavi görenler ve ileri yaş grubundakilerin daha dikkatli olması gerektiğini söyledi. Özellikle yalnız yaşayan yaşlılarda sıvı kaybının fark edilmeden ilerleyebileceğine dikkat çeken Karabay, yaz aylarında yeterli sıvı tüketiminin kalp sağlığının önemli bir parçası olduğunu vurguladı.<br />
 </p>

<p><strong>Susamayı beklemek geç kalmak anlamına gelebilir</strong></p>

<p>Sıcak havalarda vücudun susuz kalmasının kalp üzerinde ek yük oluşturabileceğini belirten Prof. Dr. Karabay, ”Susuzluk hissi ortaya çıktığında bazen vücut önemli miktarda sıvı kaybetmiş olabilir. Özellikle yaşlı hastaların düzenli sıvı tüketimine dikkat etmesi gerekir. Susamayı beklemek çoğu zaman geç kalmak anlamına gelir” diye konuştu.<br />
 </p>

<p><strong>İlaçlar doktor kontrolü dışında değiştirilmemeli</strong></p>

<p>Kalp hastalarının önemli bir bölümünün düzenli ilaç kullandığını söyleyen Prof. Dr. Karabay, özellikle idrar söktürücü kullananlarda sıcak havalarda sıvı kaybının daha belirgin hale gelebildiğini söyledi. Bazı hastalarda yaz aylarında ilaçların yeniden değerlendirilmesinin gerekebileceğini belirten Karabay, ”Hastalar kendi kendilerine ilaç değişikliği yapmamalı. İlaçların azaltılması veya kesilmesi gerektiği düşünülüyorsa buna mutlaka doktor kontrolünde karar verilmeli” dedi.<br />
 </p>

<p><strong>Tatilde kalp sağlığını korumak mümkün</strong></p>

<p>Yaz aylarında alınacak basit önlemlerin ciddi sağlık sorunlarının önüne geçebileceğini belirten Prof. Dr. Karabay, özellikle günün en sıcak saatleri olan 11.00 ile 16.00 arasında uzun süre güneş altında kalınmaması gerektiğini söyledi. Açık havada yapılacak yürüyüş ve egzersizlerin sabah erken saatlerde veya akşam serinliğinde tercih edilmesini öneren Karabay, yeterli sıvı tüketimi, hafif beslenme ve düzenli uykunun da sıcak havalarla mücadelede önemli olduğunu ifade etti.<br />
 </p>

<p><strong>YAZ AYLARINDA KALBİ KORUYACAK 5 ÖNERİ </strong></p>

<p>Prof. Dr. Can Yücel Karabay, yaz aylarında kalp sağlığını korumak için şu önerilerde bulundu:</p>

<p>• Gün boyunca düzenli su tüketin.</p>

<p>• Öğle saatlerinde uzun süre güneş altında kalmayın.</p>

<p>• Egzersizleri sabah veya akşam saatlerinde yapın.</p>

<p>• İlaçlarınızı doktor önerisi dışında değiştirmeyin.</p>

<p>• Aşırı sıcak günlerde vücudunuzu zorlayacak aktivitelerden kaçının</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Jul 2026 21:16:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/07/yaz-sicaklarinda-kalbi-koruyacak-altin-degerinde-oneriler-1783016211.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bazı kanser ilaçları kalpte yüzde 20’ye varan yan etkilere yol açabiliyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/bazi-kanser-ilaclari-kalpte-yuzde-20ye-varan-yan-etkilere-yol-acabiliyor-31275</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/bazi-kanser-ilaclari-kalpte-yuzde-20ye-varan-yan-etkilere-yol-acabiliyor-31275</guid>
                <description><![CDATA[Bazı kanser tedavileri yalnızca tümörleri değil, kalp sağlığını da etkileyebiliyor. Bu nedenle kanser tedavisi sürecinde kalbin korunması ve olası risklerin erken dönemde tespit edilmesi büyük önem taşıyor. Onkokardiyolojinin kanser hastalarının kalp sağlığını korumayı amaçlayan, onkoloji ve kardiyoloji uzmanlık alanlarını bir araya getiren bir tıp dalı olduğundan bahseden Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Girişimsel Kardiyolog ve Onko-Kardiyoloji Bölümü Kurucusu Prof. Dr. Ertan Ökmen, “Bu alanın temel amacı, kalp sağlığını koruyarak hastaların kanser tedavilerini kesintisiz ve güvenli şekilde tamamlayabilmelerini sağlamak” açıklamasında bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Onkokardiyoloji kanser tedavisi sırasında ortaya çıkabilecek kalp sorunlarını önlemeyi, erken dönemde tespit etmeyi ve yönetmeyi amaçlar. Bazı kanser ilaçlarının kalpte yüzde 10 ila yüzde 20 oranında yan etkiye yol açabildiğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Girişimsel Kardiyolog ve Onko-Kardiyoloji Bölümü Kurucusu Prof. Dr. Ertan Ökmen, “Yaklaşık 8-10 yıllık bir geçmişe sahip olan bu alana duyulan ihtiyaç da giderek artıyor, kanser tedavilerinin kalp üzerindeki etkilerinin daha iyi anlaşılmasıyla birlikte önem kazanıyor. Geçmişte ihtiyaç halinde hastalar onkologlar tarafından kardiyologlara yönlendirilirken, bugün onkokardiyoloji sayesinde hastalar henüz kalp sorunları gelişmeden değerlendiriliyor. Böylece olası kalp problemleri erken dönemde ele alınarak kanser tedavilerinin kesintiye uğramadan sürdürülmesi hedefleniyor” dedi.</p>

<p><strong>Riskli hastaların belirlenmesi tedavinin devamlılığı için kritik</strong></p>

<p>Her kanser hastasında kalp sağlığıyla ilgili bir sorun ortaya çıkmasa da bazı hasta gruplarında tedavi sürecinde kalp problemleri gelişme riski bulunduğuna dikkat çeken Ökmen, “Bu nedenle riskli hastaların erken dönemde belirlenmesi ve düzenli takip edilmesi kıymetli. Amacımız; kalp krizi, kalp yetmezliği veya pıhtı oluşumu gibi sorunlar gelişmeden gerekli önlemleri alarak kanser tedavisinin sekteye uğramamasını sağlamak” şeklinde konuştu.</p>

<p>Riskli hasta grubunun başında daha önce bypass operasyonu geçirmiş, kalp yetmezliği bulunan, kalp krizi geçirmiş ya da koroner stent uygulanmış kişiler geldiğini sözlerine ekleyen Ökmen, “Ayrıca, daha önce yaşanan herhangi bir kalp hastalığı söz konusu olmasa bile alınan kemoterapi veya diğer kanser tedavileri nedeniyle kalbi etkilenebilecek hastalar da risk altında kabul ediliyor. Bu nedenle onkologların tanı ve tedavi planlama sürecinde hastanın kalp hastalığı öyküsünü, aile hikayesini ve mevcut risk faktörlerini değerlendirmesi şart” dedi.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 17 Jun 2026 17:09:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/06/bazi-kanser-ilaclari-kalpte-yuzde-20ye-varan-yan-etkilere-yol-acabiliyor-1781705382.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tatil alışkanlıkları diş tellerini bozabiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/tatil-aliskanliklari-dis-tellerini-bozabiliyor-31272</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/tatil-aliskanliklari-dis-tellerini-bozabiliyor-31272</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Ortodonti Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Bora Aysan, yaz tatilinde değişen alışkanlıklar ve ihmal edilen ağız bakımı nedeniyle ortodontik tedavide braket kopması, tel problemleri ve tedavi süresinin uzaması gibi riskler hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Tatilde kontrolden uzak kalındığında, küçük gevşemeler büyük sorunlara dönüşebiliyor!</strong></p>

<p>Yaz aylarında günlük rutinlerin ister istemez değiştiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Bora Aysan, “Dışarıda daha çok vakit geçiriyor, yeme içme alışkanlıklarımızı biraz esnetiyoruz.” dedi.</p>

<p>Sert meyveler, kuruyemişler ya da soğuk içeceklerin içindeki buzları çiğnemek gibi gözden kaçan detayların braketlerin kopmasına zemin hazırladığına işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Aysan, tatil boyunca kontrol randevularından uzak kalındığı için, başta fark edilmeyen küçük bir gevşemenin bir süre sonra daha büyük bir tel problemine dönüşebildiğini vurguladı.</p>

<p><strong>Seyahate öncesi ağız içinde her şeyin yolunda olduğundan emin olunmalı!</strong></p>

<p>“Seyahate çıkmadan önce ağız içinde her şeyin yolunda olduğundan emin olmakta fayda var.” diyen Dr. Öğr. Üyesi Bora Aysan şunları söyledi:</p>

<p>“Tüm braketler sağlam mı, batan ya da yerinden kaymış bir tel var mı diye küçük bir kontrol yapılmalı. Eğer tedavinize lastik kullanımı dahilse, tatil süresince yetecek kadar stoğunuz olduğundan emin olmakta fayda var. Özellikle uzun süre şehir dışında veya yurt dışında olacaksanız, gitmeden önce doktorunuza bir görünmeniz tatilinizi güvenceye alacaktır.</p>

<p>En doğrusu, rutin kontrolünüzü tatil öncesine denk getirmektir. Bu randevuda doktorunuz varsa çıkan braketleri yapıştırır, tel uçlarını batmayacak şekilde düzeltir ve ayarlamaları yapar. Böylece seyahat sırasında sürpriz bir sorunla karşılaşma riskinizi aza indirmiş olursunuz.”</p>

<p><strong>Sert gıdaları ön dişlerle doğrudan ısırmak, braketlerin yerinden oynamasına neden olabilir!</strong></p>

<p>Farkında olmadan yapılan bazı alışkanlıkların tellerin en büyük düşmanı olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Bora Aysan, “Örneğin elma, erik veya havuç gibi sert gıdaları ön dişlerle doğrudan ısırmak, çekirdek çitlemek veya sert şekerler çiğnemek braketlerin yerinden oynamasına neden olur. Bu tür yiyecekleri mutlaka küçük parçalara bölerek arka dişlerle yemek gerekir.” dedi.</p>

<p>Tatilde braket kopması veya tel batması gibi acil durumlarda ilk müdahalenin nasıl olması gerektiği hakkında bilgi veren Dr. Öğr. Üyesi Aysan, “Eğer tel yanağınıza veya dudağınıza batıyorsa, yanınızda bulunan ortodontik mumu o bölgeye yerleştirerek geçici bir rahatlama sağlayabilirsiniz. Kopan bir braket, ark telinden tamamen çıkmadıysa ve canınızı yakmıyorsa genellikle olduğu gibi bırakılabilir; ancak ilk fırsatta hekiminizi bilgilendirmelisiniz. Yutma riski yaratan gevşek bir parça varsa veya şiddetli bir ağrı söz konusuysa, vakit kaybetmeden en yakın klinikten destek almanız gerekir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Tatilde ihmal edilen ağız bakımı, tedavi süresinin uzamasına neden olabiliyor! </strong></p>

<p>Yaz dönüşü kliniklerde en sık karşılaşılan şikayetlere değinen Dr. Öğr. Üyesi Bora Aysan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Tatil bittiğinde hastalar en çok braket kopmaları, deforme teller ve ihmal edilen lastik kullanımı yüzünden uzayan tedavi süreleri nedeniyle hekimlerinin kapısını çalıyor. Bir diğer yaygın sorun da tatilde diş fırçalamanın aksatılması ve buna bağlı gelişen diş eti rahatsızlıkları. Tedavinizin planlanan sürede bitmesi için tatilde de olsanız ağız bakımını ve randevularınızı çok fazla aksatmamaya özen göstermelisiniz.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 17 Jun 2026 17:08:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/06/tatil-aliskanliklari-dis-tellerini-bozabiliyor-1781705302.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Pankreas Kanseri&#039;nde Umut Veren Bir Gelişme!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/pankreas-kanserinde-umut-veren-bir-gelisme-31249</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/pankreas-kanserinde-umut-veren-bir-gelisme-31249</guid>
                <description><![CDATA[Türk Tıbbi Onkoloji Derneği, 29 Mayıs-2 Haziran tarihleri arasında ABD, Chicago’da gerçekleştirilen ASCO 2026 Kongresi’ne yoğun bir katılım sağladı. Kongrede kanser tedavilerine dair umut verici çalışmalar paylaşıldı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Türk Tıbbi Onkoloji Derneği (TTOD), Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) 2026 Kongresi'nde açıklanan ve ileri evre pankreas kanseri hastaları için umut olabilecek yeni bir çalışmanın sonuçlarını kamuoyuyla paylaştı.</p>

<p><strong>Sağkalım Süresi İki Katına Çıktı</strong></p>

<p>“Kongrede sonuçları açıklanan RASolute 302 çalışmasında, ileri evre pankreas kanserli hastalarda "Daraxonrasib" adlı oral (ağızdan alınan) pan-RAS inhibitörü molekülün etkileri incelendi. Yapılan çalışma kapsamında, bu ilacın ileri evre pankreas kanserli hastaların 2. basamak tedavisinde, hastaların sağkalım sürelerini klasik kemoterapiye kıyasla yaklaşık 2 katına çıkardığı tespit edildi.”</p>

<p><strong>Henüz Türkiye'de ve Dünyada Genel Kullanımda Değil!</strong></p>

<p>Gelişmenin hastalar ve hekimler için heyecan verici olduğu belirtilen açıklamada, ilacın erişilebilirliği konusunda önemli bir detaya dikkat çekildi:</p>

<p>FDA Onayı Yok: Söz konusu gelişmede adı geçen Daraxonrasib adlı ilacın henüz FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) onayı bulunmuyor.<br />
Erken Erişim Dışında Kullanılmıyor: İlaç, Amerika Birleşik Devletleri'nde erken erişim programları dışında henüz kullanılmaya başlanmadı.<br />
Türkiye'de Ruhsatlı Değil: İlaç ülkemizde henüz ruhsatlı değildir, erişim imkanı bulunmamaktadır ve sonuç olarak Türkiye'de henüz kullanıma girmemiştir.<br />
TTOD: "Gelişmeleri Yakından Takip Ediyoruz"</p>

<p>Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Yönetim Kurulu, temel misyonlarının güncel onkolojik tedavileri hastalara duyurmak ve doğru bilgilendirmeler yapmak olduğunu vurguladı. Dünyadaki tüm bilimsel gelişmeleri anlık olarak takip ettiklerini belirterek, şu açıklamada bulunuldu:</p>

<p>"Onkolojik tedavilerin ülkemizde tıbbi onkoloji uzmanları tarafından etkin bir şekilde ve son gelişmeler takip edilerek yapıldığını halkımızın bilgisine sunmak isteriz. Türk Tıbbi Onkoloji Derneği gelişmeleri yakından takip etmektedir. Bu konudaki gelişmeler halkımıza hassasiyetle duyurulacaktır. Doğru ve güncel bilgiler için lütfen derneğimizi takip ediniz.”</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 14 Jun 2026 01:15:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/06/pankreas-kanserinde-umut-veren-bir-gelisme-1781389049.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kaliteli uyku doğru alışkanlıklarla başlar!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/kaliteli-uyku-dogru-aliskanliklarla-baslar-31185</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/kaliteli-uyku-dogru-aliskanliklarla-baslar-31185</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Asiye Gülsüm Kakı, kaliteli ve sağlıklı bir uyku için yapılması gerekenler hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Uyku sorunlarının çözümünde ilk adım, nedenin doğru belirlenmesi!</strong></p>

<p>Uyku hijyeninin, kişinin yaşına ve yaşam koşullarına uygun sağlıklı uyku alışkanlıkları geliştirmesini ifade ettiğini aktaran Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Uyku düzeninin sağlanabilmesi için öncelikle kişinin uyku sorunlarının nedenlerinin belirlenmesi gerekir.” dedi.</p>

<p>Geceleri sık sık tuvalet ihtiyacı için uyanma örneği veren Dr. Kakı, “Kişi gece sık sık uyanıyorsa ve bunun nedeni tuvalet ihtiyacıysa, akşam saat 19.00’dan sonra sıvı tüketimini azaltması ve günlük su tüketimini gün içine yayması uyku hijyeninin ilk basamaklarından biridir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Uykuya dalmakta zorlananlar için düzenli uyku ritüelleri önemli! </strong></p>

<p>Kişinin uykuya dalmakta zorluk yaşaması durumuna değinen Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Böyle durumlarda uyku öncesinde belirli ritüeller oluşturulmalı.” Dedi.</p>

<p>Daha sakin bir yaşama geçiş yapmanın, loş ışıkta bulunmanın ve rahatlatıcı aktiviteler gerçekleştirmenin uykuya geçişi kolaylaştırabileceğini dile getiren Dr. Kakı, “Gün içerisinde aşırı miktarda kafein tüketen kişilerin ise bu tüketimi azaltmaları önerilir.” uyarısını yaptı.</p>

<p><strong>Uyku hijyeninin temel unsurları, ortamının sıcaklığı, nem, ışık ve ses koşulları… </strong></p>

<p>Uyku hijyeninin sağlanmasında uyku ortamının da büyük önem taşıdığına işaret eden Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Uyku öncesinde odanın havalandırılması, çarşaf ve nevresimlerin ne çok sıcak ne de çok soğuk olacak şekilde vücut sıcaklığına yakın bir düzeyde olması gerekir.” dedi.</p>

<p>Oda sıcaklığının kişinin terlemesine ya da üşümesine neden olmayacak seviyede tutulması gerektiğine vurgu yapan Dr. Kakı, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Nem oranı da uygun olmalı. Gürültülü ortamlar uyku kalitesini olumsuz etkilediğinden, ses düzeyinin de uykuya uygun şekilde ayarlanması önemlidir.</p>

<p>Ayrıca uyumadan bir veya iki saat önce hareketli müziklerden uzak durulması, televizyon ve diğer ekranların kullanımının sınırlandırılması, yoğun ışığa maruz kalınmaması da uyku hijyenini destekleyerek uykuya dalmayı kolaylaştırır.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 06 Jun 2026 21:37:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/06/kaliteli-uyku-dogru-aliskanliklarla-baslar-1780771042.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlıklı beslenme, öğrenilen bir beceri!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/saglikli-beslenme-ogrenilen-bir-beceri-31170</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/saglikli-beslenme-ogrenilen-bir-beceri-31170</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, 6 Haziran Dünya Diyetisyenler Günü kapsamında, öğrenilen bir davranış olan sağlıklı beslenmede diyetisyenlerin rolü hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Beslenme, doğuştan kusursuz şekilde bildiğimiz bir davranış değil!</strong></p>

<p>Beslenmenin yalnızca açlığı gidermekten ibaret olmadığını aktaran Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, “Gün içerisinde yaptığımız besin seçimleri; fiziksel sağlığımızı, enerji düzeyimizi, ruh halimizi ve yaşam kalitemizi etkiler. Bu nedenle beslenme, doğuştan kusursuz şekilde bildiğimiz bir davranış değil; zamanla öğrenilen ve geliştirilen bir beceridir.” dedi.</p>

<p>Sağlıklı beslenmenin neyi yediğimiz kadar neden yediğimizi, açlık ve tokluk sinyallerimizi ne kadar tanıdığımızı ve günlük yaşamda nasıl seçimler yaptığımızı da kapsadığını ifade eden İspiroğlu, “Günümüzde insanlar beslenme konusunda çok fazla bilgiye maruz kalıyor, ancak bu bilgilerin hepsi bilimsel doğruluk taşımıyor. Sosyal medya, reklamlar ve kulaktan dolma öneriler zaman zaman bireylerin kendi ihtiyaçlarından uzaklaşmasına neden olabiliyor. Oysa araştırmalar beslenme okuryazarlığı arttıkça beslenme bilgisinin, diyet kalitesinin ve yaşam kalitesinin de arttığını gösteriyor. Bu nedenle sağlıklı beslenmede önemli olan yalnızca bilgiye ulaşmak değil, doğru bilgiyi ayırt edebilmektir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sağlıklı beslenmede başarı mükemmel diyet listesinde değil, yaşama yerleştirilebilen alışkanlıklarda!</strong></p>

<p>Sağlıklı beslenmenin yalnızca neyin doğru olduğunu bilmekten ibaret olmadığını da vurgulayan Hülya Yiğit İspiroğlu, “Bilginin günlük yaşamda uygulanabilir alışkanlıklara dönüşmesi gerekir. Çünkü insanlar çoğu zaman ne yapmaları gerektiğini bilir; zor olan bunu sürdürülebilir hale getirmektir.” dedi.</p>

<p>Sağlıklı beslenmede başarıyı belirleyen unsurun mükemmel bir diyet listesi olmadığını, kişinin yaşamına yerleştirebildiği alışkanlıklar olduğunu ve kalıcı değişimin de tam olarak burada başladığını kaydeden İspiroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Toplumda beslenme farkındalığının geçmiş yıllara göre arttığını söyleyebiliriz ancak beslenme okuryazarlığı açısından hâlâ geliştirilmesi gereken önemli alanlar bulunuyor. Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Araştırması’nın 2018 yılı sonuçlarına göre toplumun yaklaşık yüzde 69’u yetersiz veya sorunlu-sınırlı sağlık okuryazarlığı düzeyinde. Beslenme okuryazarlığı da sağlık okuryazarlığının önemli bir parçası olduğundan, bu sonuç bireylerin beslenme ile ilgili bilgileri değerlendirme ve doğru karar verme süreçlerinde zorluk yaşayabildiğini düşündürüyor. Ayrıca Türkiye’de üniversite öğrencileri üzerinde yapılan 2023 tarihli bir çalışmada, beslenme okuryazarlığı düzeyi arttıkça sağlıklı beslenme davranışlarının ve beslenme bilgi düzeyinin de arttığı gösterilmiştir. Bu nedenle günümüzde temel ihtiyaç yalnızca bilgiye ulaşmak değil, ulaşılan bilginin doğruluğunu değerlendirebilmek ve günlük yaşama aktarabilmektir.”</p>

<p><strong>Her birey için tek bir ‘doğru beslenme modeli’ yok!</strong></p>

<p>“Her birey için tek bir ‘doğru beslenme modeli’ yoktur” diyen Hülya Yiğit İspiroğlu, “Çünkü beslenme yalnızca biyolojik bir ihtiyaç değil, aynı zamanda psikolojik, sosyal, kültürel ve çevresel etkenlerden etkilenen bir davranış.” dedi. </p>

<p>İnsanların sağlık durumları, yaşam koşulları, ekonomik imkanları, çalışma düzenleri, beslenme alışkanlıkları, inançları ve besinlerle kurdukları ilişkilerin birbirinden farklı olduğuna işaret eden İspiroğlu, “Bu nedenle bir kişi için sürdürülebilir ve sağlıklı olan bir beslenme modeli, başka bir kişi için uygulanabilir olmayabilir. Beslenmede önemli olan belirli bir kalıba uymak değil, bireyin ihtiyaçlarına, yaşam tarzına ve sağlık hedeflerine uygun, sürdürülebilir bir denge oluşturabilmektir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Diyetisyenin asıl görevi sağlıklı seçimleri yaşamın doğal bir parçası haline getirmek!</strong></p>

<p>Diyetisyenlerin yalnızca ne yenilip ne yenilmeyeceğini söyleyen kişiler olmadığına dikkat çeken Hülya Yiğit İspiroğlu, “Diyetisyenin asıl görevi bireyin beslenme davranışını anlamak ve sağlıklı seçimleri günlük yaşamın doğal bir parçası haline getirmesine yardımcı olmaktır.” dedi.</p>

<p>Bazen porsiyon kontrolünü, bazen besin etiketlerini okumayı, bazen de açlık ve tokluk sinyallerini fark etmeyi öğrettiklerini ifade eden İspiroğlu, şunları söyledi:</p>

<p>“Kısacası kişiye yalnızca bir liste değil, sürdürülebilir bir yol haritası sunulur. Çoğu kişi beslenmeyi birkaç haftalık bir proje gibi görür. Oysa sağlıklı beslenme kısa süreli bir uygulama değil, uzun vadeli bir davranış değişikliğidir. İnternette bulunan birçok diyet planı bireyin yaşam koşullarını, sağlık durumunu ve alışkanlıklarını dikkate almaz. Bu nedenle başlangıçta hızlı sonuç alınsa bile sürdürülebilir olmadığı için kişi çoğu zaman eski alışkanlıklarına geri döner. Sorun genellikle irade eksikliği değil, kişinin yaşamına uygun olmayan yöntemlerdir.”</p>

<p><strong>Diyetisyenler; bireylerin uygun kararlar almasına rehberlik eden sağlık profesyonelleri!</strong></p>

<p>Diyetisyen desteğinin yalnızca kilo vermek isteyen bireyler için olmadığının altını çizen Hülya Yiğit İspiroğlu, “Diyabetten kalp-damar hastalıklarına, sindirim sistemi hastalıklarından yeme bozukluklarına kadar pek çok durumda beslenme tedavisi sürecin önemli bir parçasıdır.” Dedi.</p>

<p>Bunun yanında herhangi bir hastalığı olmayan bireylerde de sağlığın korunması, yaşam kalitesinin artırılması ve doğru beslenme alışkanlıklarının kazandırılması için diyetisyen desteğinin önemli bir rol oynadığına vurgu yapan İspiroğlu, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Eskiden insanlar bilgiye ulaşmakta zorlanırken, bugün doğru bilgiyi ayırt etmekte zorlanıyor. Sosyal medya ve dijital platformlarda her gün yeni bir beslenme önerisi, yasaklı besin listesi veya hızlı sonuç vaat eden yöntemlerle karşılaşıyoruz. Bu nedenle günümüzde diyetisyenlerin rolü yalnızca beslenme planı hazırlamanın ötesine geçmiş durumdadır. Diyetisyenler; bilimsel kanıtları günlük yaşama uyarlayan, bilgi kirliliğini azaltan ve bireylerin sağlık durumlarına uygun kararlar almasına rehberlik eden sağlık profesyonelleridir. Özellikle obezite, diyabet, depresyon ve yeme bozuklukları gibi beslenmenin doğrudan etkili olduğu alanlarda, doğru bilginin güvenilir kaynaklardan aktarılması her zamankinden daha büyük önem taşımaktadır.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 05 Jun 2026 22:02:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/06/saglikli-beslenme-ogrenilen-bir-beceri-1780686138.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yüksek tansiyonu tetikleyen 14 şaşırtıcı neden</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/yuksek-tansiyonu-tetikleyen-14-sasirtici-neden-31061</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/yuksek-tansiyonu-tetikleyen-14-sasirtici-neden-31061</guid>
                <description><![CDATA[Modern yaşamın yoğun temposu, stres ve kötü beslenme hipertansiyonu tetikleyen başlıca nedenler arasında yer alıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ancak bu nedenlerin hiçbiri yoksa ve tansiyon yine de yükseliyorsa altında daha alışılmadık nedenler olabileceğine dikkat çeken Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Yalnızlık, uyku apnesi, susuzluk, ağrı kesici kullanımı, bazı bitkisel takviyeler ve tiroid problemleri gibi günlük yaşamda çoğu zaman önemsenmeyen faktörler de tansiyon değerlerini yükseltebilir. Kontrol altına alınmayan hipertansiyon ise zamanla kalp, damar, böbrek ve beyin sağlığı üzerinde ciddi hasarlara yol açabilir” uyarısında bulundu.</p>

<p>Özellikle tansiyon problemi yaşayan kişilere verilen ilk tavsiyelerden birinin tuz tüketimini azaltmak olduğunu paylaşan Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Bunun nedeni, fazla tuzun vücutta su tutulmasına yol açarak kalp ve damar sistemi üzerinde ekstra yük oluşturmasıdır. Ancak hipertansiyonu tetikleyen nedenler yalnızca tuzla sınırlı değildir. Stres, kaygı ve öfke gibi duygusal değişimlerin yanı sıra günlük yaşamda fark edilmeyen bazı alışkanlıklar da tansiyon değerlerinde ani yükselmelere neden olabilir. Geçici iniş ve çıkışlar her zaman ciddi bir soruna işaret etmese de uzun süre yüksek seyreden değerlerin mutlaka hekim kontrolünden geçmesi gerekir” dedi.</p>

<p>Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan yüksek tansiyon üzerinde etkisi olan beklenmedik 14 faktörü sıraladı:</p>

<p><strong>Yalnızlık</strong></p>

<p>Yalnızlık hissi, özellikle uzun vadede büyük tansiyonun yükselmesine neden olabilir. Bu konuda yapılan bir araştırmada, kendisini yalnız hisseden kişilerin büyük tansiyonunda dört yıl içinde 14 puandan fazla artış olduğu ortaya kondu.</p>

<p><strong>&nbsp;Beyaz önlük sendromu</strong></p>

<p>Doktor kontrolü sırasında ölçülen tansiyon değerleriyle evde ölçülen değerler arasında fark görülebilir. “Beyaz önlük etkisi” olarak adlandırılan bu durum, yalnızca muayene ortamında bulunmaya bağlı olarak büyük tansiyonda 10, küçük tansiyonda ise 5 puana kadar yükselmeye neden olabilir. Bu artışın genellikle stres ve kaygıyla ilişkili olduğu düşünülüyor.</p>

<p><strong>&nbsp;Tuvalete gitmeyi geciktirmek</strong></p>

<p>Tuvalet ihtiyacını uzun süre ertelemek de tansiyonun yükselmesine neden olabilir. Yapılan bir araştırmada, en az 3 saat boyunca tuvalete gitmeyen orta yaşlı kadınların büyük tansiyonunda ortalama 4, küçük tansiyonunda ise 3 puan artış görüldü. Benzer etkilerin farklı yaş gruplarındaki kadın ve erkeklerde de ortaya çıkabileceği belirtildi.<strong>&nbsp;</strong></p>

<p><strong>Duygusal konuşmalar</strong></p>

<p>Dinlenme halindeki kan basıncı, konuşmaya başlanmasıyla birlikte geçici olarak yükselebilir. Bu artışın seviyesi, konuşulan konunun içeriğine ve duygusal yoğunluğuna göre değişebilir. Benzer etki telefon görüşmeleri sırasında da görülebilir.<strong>&nbsp;</strong></p>

<p><strong>Susuzluk</strong></p>

<p>Vücudun yeterli suya sahip olmaması, kan damarlarının daralmasına neden olarak tansiyonu yükseltebilir. Susuz kalan vücut sıvıyı korumaya çalışırken damarlar daha fazla sıkışabilir ve böbrekler daha az idrar üretmeye başlayabilir. Bu durum da kalp ve beyindeki küçük damarlar üzerinde ekstra baskı oluşturabilir.</p>

<p><strong>&nbsp;Şeker</strong></p>

<p>Özellikle yüksek fruktozlu mısır şurubu içeren işlenmiş şekerler, kan basıncının yükselmesinde tuz kadar hatta bazı durumlarda daha fazla etkili olabilir.<strong>&nbsp;</strong></p>

<p><strong>Bitkisel takviyeler</strong></p>

<p>Ginkgo, ginseng, guarana, efedra, acı portakal ve sarı kantaron gibi bazı bitkisel takviyeler kan basıncını yükseltebilir. Ayrıca bu ürünler, yüksek tansiyon ilaçları da dahil olmak üzere bazı ilaçların etkisini değiştirebilir.<strong>&nbsp;</strong></p>

<p><strong>Uyku apnesi</strong></p>

<p>Uyku apnesi, yüksek tansiyon ve diğer kalp hastalıkları riskini artırabilir. Uyku sırasında solunumun sık sık durup yeniden başlaması, sinir sisteminin kan basıncını yükselten kimyasallar salgılamasına neden olabilir. Ayrıca bu durumun yol açtığı oksijen eksikliği damar duvarlarına zarar vererek vücudun tansiyonu düzenlemesini zorlaştırabilir.</p>

<p><strong>&nbsp;Tiroid problemleri</strong></p>

<p>Vücudun yeterince tiroid hormonu üretmemesi, kalp atış hızının yavaşlamasına ve damarların esnekliğini kaybetmesine neden olabilir. Ayrıca kötü kolesterol olarak bilinen LDL kolesterolü de yükseltebilir ve bu da damar sertliğine yol açarak tansiyonu artırabilir. Nadiren de olsa tiroid hormonunun fazla salgılanması, kalbin daha hızlı ve güçlü çalışmasına neden olarak kan basıncını yükseltebilir.</p>

<p><strong>&nbsp;Doğum kontrol ilaçları</strong></p>

<p>Doğum kontrol hapları, iğneleri ve bazı diğer yöntemler, kan damarlarını etkileyen hormonlar içerdiği için tansiyonun yükselmesine neden olabilir. Bu riskin özellikle 35 yaş üstü, fazla kilolu veya sigara kullanan kadınlarda daha yüksek olduğu düşünülüyor.</p>

<p><strong>Antidepresanlar</strong></p>

<p>Dopamin, norepinefrin ve serotonin gibi beyin kimyasallarını etkileyen antidepresan ilaçlar, kan basıncında değişikliklere yol açabilir. Özellikle serotonin üzerinde etkili ilaçların birlikte kullanılması durumunda tansiyon değerleri yükselebilir.</p>

<p><strong>Ağrı kesici kullanımı</strong></p>

<p>Aspirin ve ibuprofen gibi steroid olmayan anti-enflamatuar ilaçlar hem sağlıklı kişilerde hem de hipertansiyon hastalarında tansiyon değerlerinin yükselmesine neden olabilir. Artış genellikle birkaç puanla sınırlı kalsa da bazı kişiler bu ilaçlardan çok daha fazla etkilenebilir.</p>

<p><strong>&nbsp;Potasyum eksikliği</strong></p>

<p>Böbreklerin kandaki sıvı dengesini koruyabilmesi için sodyum ve potasyumun dengeli olması gerekir. Bu nedenle düşük tuzlu besleniliyor olsa bile yeterince meyve, sebze, fasulye, az yağlı süt ürünleri ya da balık tüketilmemesi tansiyonun yükselmesine neden olabilir.<strong>&nbsp;</strong></p>

<p><strong>Ağrı</strong></p>

<p>Tansiyonu yükselten alışılmadık nedenlerden biri de ağrı olabilir. Ani ya da şiddetli ağrılar, sinir sistemini hızlandırarak kan basıncının yükselmesine yol açabilir.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 22 May 2026 23:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/05/yuksek-tansiyonu-tetikleyen-14-sasirtici-neden-1779480360.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kurban Bayramı’nda ağız ve diş sağlığı ihmal edilmemeli</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/kurban-bayraminda-agiz-ve-dis-sagligi-ihmal-edilmemeli-31050</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/kurban-bayraminda-agiz-ve-dis-sagligi-ihmal-edilmemeli-31050</guid>
                <description><![CDATA[Kurban Bayramı’nda lifli et, şeker ve tatlı tüketirken dikkat edilmesi gereken noktalara dikkat çeken İstanbul Atlas Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Ana Bilim Dalı’ndan Dr. Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu, bayramda ağız ve diş sağlığının ihmal edilmemesi gerektiğini söyledi. Diş arasında kalan besinlerin uzun süre temizlenmezse bakteri birikimine, kötü ağız kokusuna, diş eti kanamasına ve zamanla çürük oluşumuna neden olabileceğini belirten Gemrekoğlu, “Et tüketiminden sonra diş ipi veya ara yüz fırçası kullanılarak mekanik temizlik yapılması önemlidir” dedi. Kürdan kullanırken yumuşak uçlu ürünlerin tercih edilmesini ve zorlanmaması gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu, tatlı ve şeker tüketiminin ardından su tüketilmesini ve dişlerin fırçalanmasını önerdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Kurban Bayramı’nda lifli et, şeker ve tatlı tüketirken dikkat edilmesi gereken noktalara dikkat çeken İstanbul Atlas Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Ana Bilim Dalı’ndan Dr. Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu, bayramda ağız ve diş sağlığının ihmal edilmemesi gerektiğini söyledi. </span></span></span></b><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Diş arasında kalan besinlerin uzun süre temizlenmezse bakteri birikimine, kötü ağız kokusuna, diş eti kanamasına ve zamanla çürük oluşumuna neden olabileceğini belirten Gemrekoğlu, “Et tüketiminden sonra diş ipi veya ara yüz fırçası kullanılarak mekanik temizlik yapılması önemlidir” dedi. Kürdan kullanırken yumuşak uçlu ürünlerin tercih edilmesini ve zorlanmaması gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu, tatlı ve şeker tüketiminin ardından su tüketilmesini ve dişlerin fırçalanmasını önerdi.</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>İstanbul Atlas Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Ana Bilim Dalı’ndan Dr.Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu, Kurban Bayramı’nda ağız ve diş sağlığının korunmasıyla ilgili önerilerde bulundu.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Diş aralarına sıkışan besinler temizlenmeli</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Kurban Bayramı’nda özellikle ağız ve diş sağlığı açısından bazı risk ve tehditlerin ortaya çıkabildiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu, “Kurban Bayramı’nda kırmızı et tüketiminin artmasıyla birlikte diş aralarına lifli et parçalarının sıkışması oldukça sık karşılaştığımız bir durumdur. Özellikle mevcut diş eti problemi, çapraşıklık veya eski dolgu-protez varlığında bu durum daha belirgin hale gelir. Diş arasında kalan besinler uzun süre temizlenmezse bakteri birikimine, kötü ağız kokusuna, diş eti kanamasına ve zamanla çürük oluşumuna neden olabilir. Bu nedenle et tüketiminden sonra diş ipi veya ara yüz fırçası kullanılarak mekanik temizlik yapılması önemlidir. Ayrıca yeterli su tüketimi ve ağız hijyeninin aksatılmaması gerekir” diye konuştu.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Bilinçsiz kürdan kullanımı diş eti dokusuna zarar verebilir</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Kürdanın bilinçsiz ve sert şekilde kullanılmasının diş eti dokusuna zarar verebileceğini söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu, “Özellikle sivri uçlu kürdanlar diş eti çekilmesine, diş eti travmasına ve zamanla diş aralarında boşluk oluşmasına neden olabilir. Bu nedenle diş arasında biriken besinleri temizlemek için öncelikli olarak diş ipi veya hekimin önerdiği ara yüz fırçaları tercih edilmelidir. Kürdan kullanılacaksa da çok zorlamadan ve yumuşak uçlu ürünler tercih edilerek dikkatli kullanılmalıdır” dedi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Bayramda ağız bakım rutinleri ihmal edilmemeli</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Bayram döneminde ağız bakım rutinlerinin ihmal edilmemesinin çok önemli olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu, tavsiyelerini şöyle sıraladı:</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>“</span></span></span><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Günde en az iki kez florürlü diş macunu ile dişler fırçalanmalı, özellikle gece yatmadan önce diş ipi kullanımı ihmal edilmemelidir. </span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Et tüketimi sonrası ağız çalkalamak, su tüketmek ve şekerli gıdaların ardından dişleri temizlemek ağız ortamındaki asit yükünü azaltır. Ayrıca çok sert kemik parçalarını dişle kırmaya çalışmak diş çatlaklarına veya kırıklarına yol açabileceği için bundan kaçınılmalıdır.”</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Tatlıdan sonra su içilmeli ve dişler fırçalanmalı</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Bayramlarda gelenekselleşen tatlı ve şeker ikramları ile çay ve kahve tüketiminin arttığını söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu, “Bayram ziyaretlerinde gün boyu sık aralıklarla tatlı ve şeker tüketimi ağızdaki asidik ortamı artırarak çürük riskini yükseltir. Özellikle şekerli gıdaların tüketim sıklığı, miktarından daha önemlidir. Tatlı tüketimi mümkünse ana öğün sonrasında yapılmalı, ardından su tüketilmeli ve kısa süre sonra dişler fırçalanmalıdır. Çay ve kahve tüketiminin artması ise dişlerde renklenmeye neden olabilir. Bu nedenle su tüketimini artırmak ve düzenli ağız bakımı yapmak önemlidir” dedi.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><b><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Düzenli ve doğru ağız hijyeni diş çürüklerini önler</span></span></span></b></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Dr. Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu</span></span></span><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>, diş çürüklerinin önlenmesinde alınabilecek tedbirlere değinerek sözlerini şöyle tamamladı:</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>“Diş çürüğünü önlemenin temelinde düzenli ve doğru ağız hijyeni yer alır. Florürlü diş macunu kullanımı, diş ipi alışkanlığı ve düzenli diş hekimi kontrolleri büyük önem taşır.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Şekerli ve yapışkan gıdaların sık tüketiminden kaçınılmalı, özellikle gece tüketim sonrası dişler mutlaka temizlenmelidir. Çocuklarda bayram şekeri tüketimi kontrol altında tutulmalı ve aileler ağız bakım konusunda çocukları teşvik etmelidir.</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”><span style=”font-size:11pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:Aptos,sans-serif”><span style=”font-size:12.0pt”><span style=”line-height:107%”><span style=”font-family:”Calibri”,sans-serif”>Bayram döneminde küçük gibi görünen ağız bakım ihmalleri, sonrasında diş eti problemleri ve çürük artışı olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bu nedenle ağız bakım rutinlerinin bayramda da devam ettirilmesi gerekir.”</span></span></span></span></span></span></p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p style=”text-align:justify; margin-bottom:11px”> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 22 May 2026 23:04:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/05/kurban-bayraminda-agiz-ve-dis-sagligi-ihmal-edilmemeli-1779480249.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İmplant tedavisinde üst yaş sınırı yok!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/implant-tedavisinde-ust-yas-siniri-yok-31024</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/implant-tedavisinde-ust-yas-siniri-yok-31024</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, dental implant tedavisinin kimlere uygulanabileceği, avantajları ve başarı oranı hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>İmplantlar komşu dişlere zarar vermeden eksik dişi tamamlar!</strong></p>

<p>Dental implantın, eksik dişlerin yerine çoğunlukla titanyumdan üretilen ve çene kemiğine yerleştirilen vidalar olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, “Bu vidaların üzerine yapılan protetik rehabilitasyonla birlikte hastaların eksik dişleri tamamlanabiliyor.” dedi.</p>

<p>Diş eksikliği tedavilerinde implant uygulandığında, köprü tedavilerinde olduğu gibi yandaki dişlerin küçültülmek durumunda kalınmadığını aktaran Dr. Öğr. Üyesi Altop, “Komşu dişler korunmuş oluyor. Bunun dışında, diş eksikliği sebebiyle hareketli (takma) protez kullanan hastalar implant tedavisi ile birlikte sabit protez kullanabiliyor. Ya da hareketli protez kullanan ama protezleri ağzında çok fazla oynayan hastalarda implant desteği ile birlikte protezlerin tutuculuğu artıyor. Aynı zamanda dental implantlar, normal dişlerde olduğu gibi çene kemiğine kuvvet iletebildikleri için kemik erimesini de durdurabiliyor.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>İmplant tedavisi için üst yaş sınırı yok!</strong></p>

<p>Genel sağlık durumu elverişli olan ve büyüme gelişimini tamamlamış tüm bireylere implant tedavisi uygulanabildiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, “Çene gelişimimiz genel olarak 17-18 yaşlarında tamamlanır. İmplant tedavisi için herhangi bir üst yaş limiti yoktur; sadece hastaların sistemik durumunun buna uygun olması gerekir.” dedi.</p>

<p>Dental implantların ömrünün tıpkı doğal dişlerimiz gibi olduğuna işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Altop, “Düzenli hekim kontrolü ve iyi bir ağız hijyeni ile birlikte son derece uzun yıllar hastalara hizmet edebilir. Sağ kalım ömrü ortalama olarak 15-20 yıl diyebiliriz. Yapılan cerrahinin başarı oranı da yüzde 98’dir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Kontrol altında olması şartıyla diyabet ve tansiyon hastalarında implant yapılabilir!</strong> </p>

<p>Çok yoğun sigara kullanımı ve kötü ağız hijyeninin, implantın başarı oranını ciddi anlamda düşürebildiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, “Böyle durumlarda hastaların sigarayı bırakması, en azından azaltması beklenir. Ancak sigara kullanımı, tek başına implant yapılması için bir engel teşkil etmez.” dedi.</p>

<p>Şeker ve tansiyon gibi rahatsızlıkları bulunanların da implant yaptırabileceğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Altop, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Kontrol altında olduğu sürece hem diyabet (şeker) hastalarında hem de tansiyon hastalarında implant tedavileri yapılabilir. Bu tarz durumlarda hastaların kendi doktorlarından konsültasyon istenerek tedavi güvenle sürdürülür. </p>

<p>Dişlerin çekiminden hemen sonra implant yapılmasına karar verirken; mevcut dişlerin durumu, kemiğin hacmi, hastanın beklentisi ve hekimin görüşü önemlidir. Uygun olan bazı vakalarda, aynı seansta hem çekim hem de implant bir arada yapılabilir.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 21 May 2026 17:51:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/05/implant-tedavisinde-ust-yas-siniri-yok-1779375075.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bayram Sofralarında Kalbinizi Koruyan Bu Önerilere Kulak Verin</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/bayram-sofralarinda-kalbinizi-koruyan-bu-onerilere-kulak-verin-31022</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/bayram-sofralarinda-kalbinizi-koruyan-bu-onerilere-kulak-verin-31022</guid>
                <description><![CDATA[Kurban Bayramı; aile sofralarının kurulduğu, et tüketiminin belirgin şekilde arttığı özel dönemlerden biridir. Ancak bu dönemde kontrolsüz kırmızı et tüketimi, fazla tuz, ağır yemekler ve hareketsizlik özellikle kalp-damar hastalığı olan kişiler için ciddi risk oluşturabiliyor. Hipertansiyon, diyabet, kolesterol yüksekliği, stent öyküsü, ritim bozukluğu veya kalp yetersizliği bulunan bireylerin bayram boyunca beslenmelerine ekstra dikkat etmesi büyük önem taşıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Özge Özden Kayhan, Kurban Bayramı’nda kalp sağlığını korumak için önemli önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Yeni kesilen et tüketimi çarpıntı ve yüksek tansiyona neden olabilir </strong></p>

<p>Toplumda sık söylenen “eti dinlendirmek gerekir” ifadesinin bilimsel bir karşılığı bulunmaktadır. Kesim sonrası ette “rigor mortis” yani ölüm sertliği adı verilen doğal bir biyolojik süreç gelişmektedir. Bu süreçte kas hücrelerinde enerji kaynağı olan ATP azalmakta ve kas lifleri geçici olarak sertleşmektedir. Bu nedenle yeni kesilmiş et hem daha sert olmakta hem de sindirimi zorlaşmaktadır. Özellikle mide hassasiyeti, reflü veya kalp hastalığı olan kişilerde ağır sindirim yükü; çarpıntı, tansiyon yükselmesi ve nefes darlığı gibi yakınmaları artırabilmektedir. Etin ideal olarak 12-24 saat dinlendirilmesi önerilmektedir.</p>

<p><strong>Fazla tüketilen kırmızı et damar fonksiyon bozukluğuna neden olabilir</strong></p>

<p>Kırmızı et kaliteli bir protein kaynağıdır ancak fazla miktarda tüketildiğinde yüksek doymuş yağ ve kolesterol içeriği nedeniyle damar sağlığı üzerinde olumsuz etki yaratabilmektedir. Özellikle yağlı etlerin yoğun tüketimi sonrası kandaki trigliserid seviyeleri hızla yükselebilmektedir. Bilimsel çalışmalar; ağır yağlı öğünlerin damar iç yüzeyinde geçici fonksiyon bozukluğu oluşturabildiğini göstermektedir. Bu durum damarların gevşeme kapasitesini azaltabilmekte ve özellikle kalp hastalarında risk oluşturabilmektedir. Bu nedenle et tüketiminde porsiyon kontrolünün sağlanması önem taşımaktadır.</p>

<p><strong>Bayram sofralarındaki fazla tuz tüketimi nefes darlığına neden olabilir</strong></p>

<p>Bayram sofralarında kavurma, sucuk, işlenmiş etler ve fazla tuzlu gıdalar sık tüketilmektedir. Fazla tuz alımı vücutta sıvı tutulmasına neden olurken tansiyonun yükselmesine yol açabilmektedir. Özellikle kalp yetersizliği hastalarında nefes darlığı, bacaklarda şişlik ve tansiyon yükselmesi görülebilmektedir. İleri yaş hastalarda ani tansiyon yükselmeleri inme riskini de artırabilmektedir. Bu nedenle yemeklere ilave tuz eklenmemesi ve işlenmiş et tüketiminin sınırlandırılması önerilmektedir.</p>

<p><strong>Kontrolsüz ateşte pişirilen et, damar sağlığınızı olumsuz etkileyebilir</strong></p>

<p>Etin yüksek ateşte yakılarak pişirilmesi sırasında damar sağlığı açısından zararlı bazı kimyasallar ortaya çıkabilmektedir. Özellikle kömürleşmiş et tüketiminin uzun vadede hem damar sağlığı hem de genel sağlık üzerinde olumsuz etkileri olduğu bilinmektedir. Etin kontrollü ateşte, yakmadan ve aşırı yağ kullanımından kaçınılarak pişirilmesi daha sağlıklı bir tercih oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>Bilinçsiz şeker ve tatlı tüketimi kalp hastalığı riskini artırabilir</strong></p>

<p>Bayram döneminde sadece et değil, şerbetli tatlı ve şeker tüketimi de ciddi şekilde artmaktadır. Ani şeker yükselmeleri özellikle diyabet hastalarında damar yapısını olumsuz etkileyebilmektedir. Aynı zamanda yüksek şeker tüketimi trigliserid seviyelerini artırarak kalp-damar hastalığı riskine katkıda bulunabilmektedir. Tatlı tüketiminde porsiyon kontrolünün sağlanması ve mümkün olduğunca hafif alternatiflerin tercih edilmesi önerilmektedir.</p>

<p><strong>Hareketsiz bayram günleri de kalp sağlığını olumsuz etkileyebilir</strong></p>

<p>Bayram döneminde uzun süre oturmak, ağır yemekler tüketmek ve günlük hareketin azalması kalp sağlığını olumsuz etkileyebilmektedir. Bu nedenle gün içinde yeterli su tüketilmesi, hafif yürüyüşlerin ihmal edilmemesi ve düzenli ilaç kullanımının aksatılmaması önem taşımaktadır. Göğüs ağrısı, nefes darlığı veya çarpıntı gibi belirtiler ortaya çıktığında ise vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerekmektedir.</p>

<p><strong>Bayram sofraları keyif versin, sağlığı zorlamasın</strong></p>

<p>Bayramlar; aile ile vakit geçirilen, sosyal bağların güçlendiği özel dönemlerdir. Kontrollü beslenme, yeterli hareket ve dengeli tüketim ile hem bayramın keyfini çıkarmak hem de kalp sağlığını korumak mümkündür.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 21 May 2026 17:50:39 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/05/bayram-sofralarinda-kalbinizi-koruyan-bu-onerilere-kulak-verin-1779375039.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cildiniz kışın çok yıprandı diye üzülmeyin!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/cildiniz-kisin-cok-yiprandi-diye-uzulmeyin-31020</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/cildiniz-kisin-cok-yiprandi-diye-uzulmeyin-31020</guid>
                <description><![CDATA[Soğuk hava ve düşük nem oranı, cildimizin doğal bariyerini zayıflatarak gerginlik, kuruluk ve pullanma gibi sorunlara yol açarken, kapalı alanlardaki ısıtıcılar da cildin nem deposunu adeta kurutarak mat bir görünüme neden oluyor. Peki yaz öncesi yeniden ışıltılı bir cilde kavuşmak nasıl mümkün olabilir? Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Bahar Sevimli Dikicier, “Yaz ayları yaklaşırken cildimiz için bakım ve yenilenmenin önem kazandığı bir döneme giriyoruz. Doğru bakım adımlarıyla cildi canlandırmak, daha sağlıklı, canlı ve ışıltılı bir görünüme kavuşturmak mümkündür” diyor. Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Dikicier, canlılığını kaybeden cildi canlandıracak, ışıltısını geri kazandıracak 6 püf noktasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Soğuk hava ve düşük nem oranı, cildimizin doğal bariyerini zayıflatarak gerginlik, kuruluk ve pullanma gibi sorunlara yol açarken, kapalı alanlardaki ısıtıcılar da cildin nem deposunu adeta kurutarak mat bir görünüme neden oluyor. Peki yaz öncesi yeniden ışıltılı bir cilde kavuşmak nasıl mümkün olabilir? <strong>Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Bahar Sevimli Dikicier</strong>, “Yaz ayları yaklaşırken cildimiz için bakım ve yenilenmenin önem kazandığı bir döneme giriyoruz. Doğru bakım adımlarıyla cildi canlandırmak, daha sağlıklı, canlı ve ışıltılı bir görünüme kavuşturmak mümkündür” diyor. Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Dikicier, canlılığını kaybeden cildi canlandıracak, ışıltısını geri kazandıracak 6 püf noktasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p>·      <strong>Nazikçe peeling yapın</strong></p>

<p>Kış boyunca cilt yüzeyinde biriken ölü hücre tabakası, cildin nefes almasını engelleyerek bakım ürünlerinin emilimini zorlaştırır. Bu nedenle bahar temizliğine cildinizi bu donuk tabakadan arındırarak başlamalısınız. Ancak burada önemli bir nokta var: Hassaslaşmış cildi tahriş etmemek için sert granüllü ürünler yerine, cildi ovalamadan, özel içeriklerle ölü deriyi nazikçe çözen enzimatik peelingleri tercih etmelisiniz. Bu işlem cildinizin daha canlı ve aydınlık görünmesini sağlayacaktır.</p>

<p>·       <strong>Mutlaka nemlendirici kullanın</strong></p>

<p>Soğuk havalarda kullandığımız yoğun kıvamlı ve yağ bazlı kremler, ısınan havayla birlikte gözeneklerin tıkanmasına yol açabilir. Bu nednele daha hafif ve cildi yormayan ürünlere geçilmelidir. Özellikle cildin içine su çekip nemi tutan içeriklere sahip serumlar (örneğin; hyaluronik asit içeren serumlar) ağırlık yapmadan nem sağlar. Bu sayede hem cildinizin nem dengesi korunur hem de yağlanma ve parlama gibi sorunlar önlenebilir.  </p>

<p>·       <strong>Güneş koruyucuyu ihmal etmeyin</strong></p>

<p>Doç. Dr. Dikicier “Bahar aylarında güneş ışınlarının etkisi hızla artar. Bu nedenle sadece plajda değil, günlük yürüyüşlerinizde de en az 30 faktörlü bir koruyucu kullanmak, leke oluşumunu ve erken yaşlanmayı önlemek için kritiktir. Kışın ihmal edilen bu adım, baharın tazeleyici etkisini kalıcı kılmak adına en önemli kalkanınızdır. Bulutlu havalarda bile UV ışınlarının cildinize ulaştığını unutmadan, koruyucunuzu her sabah tazelemeyi alışkanlık edinin” diyor. </p>

<p>·     <strong>Cildi koruyan vitamin destekleri kullanın</strong></p>

<p>Mevsim geçişleri, çevresel stres faktörlerinin ve serbest radikallerin cilt üzerindeki etkisini artırabilir. C vitamini başta olmak üzere antioksidan içerikli serumlar, cildinizi dış etkenlere karşı bir zırh gibi korur. Aynı zamanda kolajen üretimini destekleyerek kışın neden olduğu donukluğu giderir ve cilt tonunu eşitler. Sabahları temiz cilde uygulayacağınız bir antioksidan serum, gün boyu daha enerjik ve ışıltılı bir görünüm sağlar. </p>

<p>·       <strong>Sağlıklı beslenip yeterli su tüketmeyi ihmal etmeyin</strong></p>

<p>Cilt yenilenmesi sadece dışarıdan sürülen kremlerle değil, içeriden destekle tamamlanır. Baharın taze sebze ve meyveleri, cildinizin ihtiyacı olan vitamin ve mineralleri doğal yollardan sağlar. Özellikle su içeriği yüksek gıdalar tüketmek ve günlük su miktarını artırmak, cildinizin elastikiyetini geri kazanmasına yardımcı olur. Hücrelerin yenilenme hızı, yeterli su tüketmekle bağlantılıdır; bu nedenle su içmeyi bir görev değil, sağlık ve güzellik ritüeli olarak görün.</p>

<p>·       <strong>Gece bakımını atlamayın</strong></p>

<p>Uyku sırasında cildimiz kendini yeniler. Bu nedenle bahar aylarında gece rutinleri her zamankinden daha değerlidir. Uyku sırasında cildin kendini yenileme mekanizmasını desteklemek için besleyici gece maskeleri veya onarıcı gece kremleri kullanabilirsiniz. Özellikle retinol, alfa veya beta hidroksi asit ya da peptit içeren ürünler, kışın neden olduğu ince çizgileri ve yorgunluk belirtilerini onarmada etkilidir. Sabah uyandığınızda daha dinlenmiş ve sıkı bir ciltle karşılaşmak için gece bakımını asla atlamayın.</p>

<p><strong>xxxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxxx</strong></p>

<p><strong>Cildi yenileyen yeni nesil tedaviler </strong></p>

<p><strong>Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Bahar Sevimli Dikicier</strong>, artan polenler ve güneş ışınlarının, hassas ciltlerde kızarıklıkla alerjik reaksiyonları tetikleyebildiğini belirterek öncelikle mutlaka Alerji uzmanının önereceği tedaviye özen gösterilmesi gerektiğini vurguluyor. Doç. Dr. Dikicier, yaz öncesi dönemde cildi yenileyen yeni nesil yöntemleri ise şöyle sıralıyor; </p>

<p>·       Ekzozom terapisi: Hücreler arası iletişimi sağlayan akıllı kesecikler olan ekzozomlar, cilde enjekte edildiğinde hasarlı dokuyu hızla onarır ve kolajen üretimini desteklemeye yardımcı olur.</p>

<p>·       Mezoterapi (Bahar kokteylleri): Vitamin, mineral ve hyaluronik asit karışımlarının cildin alt katmanına iletildiği bu yöntem, mevsim geçişlerinde yaşanan nemsizlik ve matlık sorununu çözer. Cildi kısa sürede daha parlak ve nemli hale getirir. </p>

<p>·       Altın iğne (Radyofrekans): Cilt yüzeyine zarar vermeden alt katmanlara enerji gönderen bu işlem, gözenekleri sıkılaştırırken kışın oluşan ince kırışıklıkları ütüler ve cilde pürüzsüz bir doku kazandırır.</p>

<p>·       Somon DNA uygulaması: Çevresel faktörlerle yıpranmış cildi yapılandırmak için kullanılan bu yöntem, içeriğindeki polinükleotitler sayesinde cildin su tutma kapasitesini artırarak ”cam cilt” etkisi yaratır.</p>

<p>·       Biyostimülatörler: Cildin kendi doğal kolajenini üretmesini tetikleyen yeni nesil dolgular, bahar aylarında yüz hatlarını toparlar ve cilde doğal bir dolgunluk kazandırır. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 21 May 2026 17:50:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/05/cildiniz-kisin-cok-yiprandi-diye-uzulmeyin-1779375018.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Safra kanalındaki tekrarlayan taşlardan ameliyatsız kurtuldu</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/safra-kanalindaki-tekrarlayan-taslardan-ameliyatsiz-kurtuldu-30929</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/safra-kanalindaki-tekrarlayan-taslardan-ameliyatsiz-kurtuldu-30929</guid>
                <description><![CDATA[2023 yılında şiddetli karın ağrısı şikayetiyle Prof. Dr. Meltem Ergün’e başvuran 51 yaşındaki Nurcan Turaylar’ın ilk muayenesinde safra kanalında tıkanıklık tespit edildi ve stent takıldı. İlerleyen zamanlarda safra kanalında taş oluşan hastanın 2024 yılında safra kesesi alındı. Yaklaşık 2 hafta önce yüksek ateş, sarılık ve karın ağrısı şikayetleriyle tekrar Prof. Dr. Ergün’e başvuran Turaylar’ın safra kanalında 3 santimetrelik taşlar tespit edildi. Hastaya kolanjioskopi işlemi uygulandı ve lazer yöntemi ile taşları kırıldı. Sağlığına kavuşan Türaylar, “Bu sancı hiçbir şeye benzemiyor,  safra kanalına düşen o taş çok fena bir ağrı yapıyor. Meltem hocam da sağ olsun, yeni bir teknoloji varmış, safra kanalındaki taşları lazerle kırabiliyorlarmış. Şu anda çok iyiyim” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>Nurcan Turaylar, 2023 yılında şiddetli karın ağrısı şikayetiyle Yeditepe Üniversitesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Meltem Ergün’e başvurdu. İlk muayenelerinde kanalda tıkanıklık tespit edilen hastaya stent takılarak müdahale edildi. Ancak bünyesinin tekrar taş üretmesi üzerine 2024 yılında safra kesesi operasyonla alındı. İlerleyen zamanlarda hastanın safra kanalında tekrar taş oluştu. Yaklaşık 2 hafta önce yüksek ateş, sarılık ve dayanılmaz karın ağrısı şikayetleriyle tekrar Prof. Dr. Ergün’e başvuran hastanın safra kanalındaki taşların boyutları 3 cm olarak belirlendi. Hastanın, kolanjioskopi işlemi ile lazer yöntemiyle taşları kırıldı ve sağlığına kavuştu. Prof. Dr. Ergün, “Kolanjiyoskopi adını verdiğimiz safra kanalına girerek kanalın incelenmesi yöntemi, Yeditepe Üniversitesi Hastanelerinde ilk defa uygulanmakta olup dünyada da oldukça sayılı merkezde yapılmaktadır” diye konuştu.</p>

<p><strong>‘KANALIN İÇİNE GİREREK BU TAŞLARI LAZER YÖNTEMİYLE KIRDIK’</strong></p>

<p>Yeditepe Üniversitesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Meltem Ergün, “Nurcan Hanım bize sarılık, yüzde ve göz aklarında sararma, yüksek ateş ve karın ağrısı şikayetleriyle başvurdu. Kendisinin yaklaşık 15 yıldır bir kan hastalığı mevcuttu ve bu durum safra taşları yapmaya meyil etmekteydi. Bundan 2 yıl kadar önce de safra kesesi taşları, safra kesesiyle birlikte komple ameliyatla alındı. Buna rağmen zaman içerisinde tekrarlayan şekilde atakları devam etti. Bu sefer de safra yollarında taşlar tespit ettik. Birkaç seans ERCP işlemi yaparak safra kesesindeki taşları temizledik ve yerine stentler yerleştirdik. Ama son zamanlarda hastamızın taşları giderek daha da büyük, dev taşlar haline gelmeye başladı. Dev taşların da yaklaşık 3 santimetrelik oldukça büyük taşlar, ERCP işlemiyle çıkarılamayacak kadar büyük ve sert kaya gibi taşlar. Ne yapabiliriz diye düşündüğümüz zaman hastamıza safra kanalının içine girerek görüntüleme yaptık ve lazerle taşları kırma yöntemini uygulamaya karar verdik. Bu yöntem Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri bünyesinde ilk defa yapılan bir işlemdi. Gerçekten kanalın içine girerek bu taşları lazer yöntemiyle kırdık. Ondan sonraki süreçte hastamızın kliniği hemen o akşamdan itibaren oldukça rahatladı, ertesi gün de hastamızın taburcusuna karar verdik; laboratuvar değerlerimiz düzeldi. Şu an sağlığı gayet iyi” dedi.</p>

<p>Prof. Dr. Ergün, “Kolanjiyoskopi adını verdiğimiz safra kanalına girerek kanalın incelenmesi yöntemi, Yeditepe Üniversitesi Hastanelerinde ilk defa uygulanmakta olup dünyada da oldukça sayılı merkezde yapılmaktadır. Bu yöntem teknolojinin, tıbbın aslında ilerlediği yerleri göstermektedir. Son yıllarda endoskopik işlemlerde, safra yollarına müdahalelerde tıpta oldukça güzel gelişmeler oluyor” diye konuştu.</p>

<p><strong>‘BU SANCI HİÇBİR ŞEYE BENZEMİYOR’</strong></p>

<p>51 yaşındaki bir çocuk annesi Nurcan Turaylar, “2023 yılında bir karın ağrısıyla şikayeti başlamıştı. Meltem hocama gelmiştim yine. Safra kanalında tıkanmalar olduğunu söylemişti ve stent takılmıştı. Fakat tekrardan taşlar oluşmuş. 2024 yılında yine karın ağrısı şikayetiyle hastaneye geldim. Bu sefer de safra kesemin alınması gerektiği söylendi çünkü çok fazla taş varmış. Safra kesesi alınmıştı, bayağı rahatladım. Fakat bu süreç içerisinde bünyem tekrar taş yapmaya devam etmiş. Geçen pazartesi günü sarılık ve ateş şikayetiyle hastaneye geldim. Hemen müdahale ettiler. Meltem hocam da sağ olsun, yeni bir teknoloji varmış, safra kanalındaki taşları lazerle kırabiliyorlarmış. Hemşire hanımlarımız da çok tecrübeli insanlar, devamlı kontrol altındaydım. İşlemden sonra bir iki gün içinde toparlandım. Şu anda çok iyiyim. Zaten değerlerim de kontrol altında, o yüzden de yakın zamanda taburcu olacağım. Bu sancı hiçbir şeye benzemiyor,  safra kanalına düşen o taş çok fena bir ağrı yapıyor. O karın ağrısı çok büyük bir şiddetle geliyor. İlk soruda doktor 10 derece üzerinden kaç veriyorsun dediğinde benim kesinlikle 9 ve 10 üzerine çıkıyordu” dedi.</p>

<p>  </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 15 May 2026 22:56:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/05/safra-kanalindaki-tekrarlayan-taslardan-ameliyatsiz-kurtuldu-1778874992.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aile bağlarının güçlü olması nitelikli iletişime bağlı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/aile-baglarinin-guclu-olmasi-nitelikli-iletisime-bagli-30842</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/aile-baglarinin-guclu-olmasi-nitelikli-iletisime-bagli-30842</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikoloji Hizmetleri Genel Koordinatörü ve Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, 15 Mayıs Aile Günü kapsamında, aile bağlarının güçlenmesinde iletişim, rol model olma, birlikte kaliteli zaman geçirme ve karşılıklı etkileşimin önemi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Aile, bireyin içine doğduğu, hayatı anlamlandırmayı öğrendiği ilk yer!</strong></p>

<p>Ailenin neden önemli olduğunu açıklayan Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Aile, bireyin içine doğduğu, hayatı anlamlandırmayı öğrendiği ilk yerdir. O yüzden bireyin yaşamında; kişilik gelişmesinde, özgüveninin gelişmesinde, iletişim tarzında, sorun çözme becerilerinde ailenin rolü çok büyüktür.” dedi.</p>

<p>Günümüzde teknolojinin de gelişmesiyle birlikte aile bağlarının oldukça zayıfladığını aktaran Demirsoy, “Toplumu sağlıklı bir toplum yapan, sağlıklı bireylerdir; sağlıklı birey de ancak sağlıklı aile ilişkilerinin içerisinde yetişebilir. Modern yaşamda aileler artık daha az iletişim kuruyor.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Birey ve aile birbirini karşılıklı etkiliyor! </strong></p>

<p>Aile günü gibi özel günlerin sembolik hatırlama açısından önemli olduğunu ancak sadece bir gün hatırlamamak gerektiğini dile getiren Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Tabii ki, sürekliliği olması önemli. Özellikle bizim gibi kurumların burada bir görevi var. Sağlıklı iletişim becerileri, sorun çözme yöntemleri öğrenilirse bu, aileyi dayanıklı ve güçlü kılacaktır.” dedi.</p>

<p>Her ailede sıkıntılar yaşandığına işaret eden Demirsoy, şöyle devam etti:</p>

<p>“İnsan hayatında, yaşamın akışı içerisinde inişler çıkışlar, zor zamanlar olur. Eğer bağlar güçlüyse, ilişkiler sağlıklıysa bu zor zamanlara karşı dayanıklı olunur. Klinik ortamda bize insanlar sıkıntıyla, sorunla geliyorlar ama önemli olan bu sorunlar ortaya çıkmadan önce yapılacaklardır. İşte orada bağları güçlendirmek, aile içi iletişimin artması, aileyi zor zamanlara karşı dayanıklı ve güçlü kılacaktır. Bireyde bir sıkıntı olduğu zaman bu aileyi etkiliyor; aile içi etkileşimlerde sorun olduğu zaman da bireyi etkiliyor. İki taraflı bir etkileşim var.”</p>

<p><strong>Aile içinde nitelikli ve kaliteli zaman geçirmek şart!</strong></p>

<p>Ailedeki bağı güçlendirmek için birlikte zaman geçirmenin çok önemli olduğuna vurgu yapan Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Ailenin ritüelleri çok değerlidir. Özel günler, bayramlar, kandiller; bunlar bizim toplumumuzda aile bağlarını ve kişiler arası ilişkileri güçlendiren sosyal destek sistemleridir. Bunlar günümüzde biraz zayıflamaya başladı. Komşuluk ilişkileri bile zayıfladı. İnsan sosyal bir canlıdır. İnsanın iyilik halini; yakın ve doyurucu sosyal ilişkilerinin çokluğu belirliyor.” dedi.</p>

<p>Birlikte yemek yeme, ailece belli zamanlarda bir araya gelme gibi ritüelleri kaybetmemek gerektiğini aktaran Demirsoy, “Nitelikli ve kaliteli zaman geçirmek şart. O sırada birbirini dinlemek çok önemli. İletişim diyoruz ama iletişimde en önemli unsur konuşmaktan da önce dinlemek. Karşısındakini dinlemek, anlayabilmek... İnsan anlaşıldığını hissettiği zaman karşısındakine kendini yakın ve bağlı hisseder. Bu insanın bir ihtiyacıdır. Eğer aile içi ilişkiler sağlıklıysa, kişi kendini gerçekleştirebiliyorsa, işitildiğini ve anlaşıldığını hissediyorsa o aile bağları güçlüdür ve zorluklara karşı dayanıklıdır. Böyle ailelerin çok olduğu bir toplum da güçlü olur.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>İş birliği ve dayanışma bağları güçlü kılar!</strong></p>

<p>Aileyi oluşturan çekirdeğin evlilik ilişkisi olduğunu hatırlatan Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Eş ilişkisinde de kadının ve erkeğin nasıl bir geçmişi olduğu, kendi köken ailelerinden ne aldıkları çok önemlidir. İçinde yetişilen aile kişiliği belirliyor; ne tarz ilişkiler kuracağını, nasıl bir romantik bağlanma yaşayacağını, nasıl bir evlilik yürüteceğini belirliyor.” dedi.</p>

<p>Neden bazı ailelerde bu bağlar zayıf olduğuna değinen Demirsoy, “Biraz ‘bireyselliğin’ bir değer olarak sunulduğu bir dönemdeyiz. Kişiler arası ilişkiler, aile bağlarının güçlü olması, birbirine karşı hoşgörü ve yerine göre önceliği diğerine verebilmek gibi özellikleri gerektiriyor. Ama ‘ben önemliyim, öncelik benim’ dendiği zaman bu, ilişkileri yaralayan bir şeye dönüşüyor. İş birliği ve dayanışma bağları güçlü kılar.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Anne-babanın çocuklara doğru rol model olması gerekiyor! </strong></p>

<p>Teknolojinin gelişmesi ve dijitalleşmenin de aile kavramı üzerinde etkileri olduğuna işaret eden Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Çocuklar kendi odasında bilgisayarla, anne-baba elinde telefonla... Ailelerde bu örüntüyü çok görüyoruz. Aileler bunu ne zaman sorun ediyor? Çocuk ders çalışmıyorsa veya sorumluluklarını aksatıyorsa. Halbuki çocuk model alarak öğrenir. Anne-baba kendisi televizyon karşısında veya sosyal medyada zaman geçiriyorsa, çocuğa ‘bunu yapma’ demenin hiçbir anlamı yok. Ne dediği değil, ne yaptığı önemlidir.” dedi.</p>

<p>Biz ailelere bu durumda ‘dijital detoks’ önerildiğini dile getiren Demirsoy, şunları söyledi:</p>

<p>“Doğru model oluşturmaları gerekiyor. Çocuk, anne-babasının ilişkisini model alacak; hayattaki diğer insanlarla, nesnelerle ve sorumluluklarla olan ilişkisini onlara bakarak kuracaktır. Eğer aile içinde samimi, sıcak bir hava varsa, ilişkiler yakınsa o çocuk da dünyaya o şekilde yönelir. Haz odaklı olmamayı, bazı yaşam hedeflerine ulaşmak için öncelikleri doğru sıralamayı öğrenir. Bu tamamen anne-babanın kendisinde bunları geliştirmiş olmasına bağlı.</p>

<p>Aile kavramı sadece kan bağıyla sınırlı değil tabii ki. Toplumumuzda büyük aile, akrabalar ve hatta komşuluk birer sosyal destek sistemidir. Bazen hastalık, iş temposu gibi nedenlerle anne-babanın yetişemediği durumlarda, diğer sosyal destek sistemleri devreye girdiğinde dayanıklılık artar.”</p>

<p><strong>Aile bağlarını güçlendirmek için 3 öneri! </strong></p>

<p>Aile bağlarını güçlendirmek için önerilerde bulunan Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, sözlerini şöyle tamamladı.</p>

<p>“İletişim ve etkileşim önemli. Aile sadece aynı evin içinde yaşayan insanlar topluluğu değildir; gerçek bir etkileşim gerekir. Birbirini dinlemek, ‘yanındayım’ mesajını verebilmek ve hissettirebilmek çok önemlidir. Anlaşmazlıklar ve çatışmalar yaşanabilir, hiçbir sorun çözümsüz değildir. Sorun odaklı değil, çözüm odaklı olmak gerekir. Hayatın getirdiği zorluklar aslında daha iyi şeyleri geliştirme fırsatıdır. Bu bakış açısıyla zorluklardan nasıl güçlü çıkabiliriz, buna bakılmalı.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 14 May 2026 16:58:11 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/05/aile-baglarinin-guclu-olmasi-nitelikli-iletisime-bagli-1778767091.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Psikologlar görünmeyen dengeyi kuruyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/psikologlar-gorunmeyen-dengeyi-kuruyor-30797</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/psikologlar-gorunmeyen-dengeyi-kuruyor-30797</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, 10 Mayıs Psikologlar Günü kapsamında psikologların ruh sağlığını koruma, iyileştirme ve güçlendirme sürecindeki rolünden bahsetti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Psikologlar yalnızca sorun çözmüyor!</strong></p>

<p>Sağlığın yalnızca bedensel iyilik hali değil zihinsel, duygusal ve sosyal boyutlarıyla bir bütün olduğunu vurgulayan Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Psikologlar tam da bu bütünlüğün görünmeyen ama belirleyici kısmında çalışır.” dedi.</p>

<p>Psikoloğun sağlık sistemi içindeki temel rolünü açıklayan Taşkın, “Psikoloğun temel rolü, bireyin düşünce, duygu ve davranış süreçlerini bilimsel yöntemlerle değerlendirerek ruh sağlığını korumak, geliştirmek ve bozulduğunda yeniden yapılandırmaktır. Biz yalnızca ‘sorun çözmeyiz’ aynı zamanda kişinin içsel kaynaklarını fark etmesine ve daha işlevsel bir yaşam kurmasına eşlik ederiz.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Ekip çalışması, tedavi etkinliğini doğrudan artırıyor!</strong></p>

<p>Ruh sağlığı alanının doğası gereği multidisipliner bir yapıya sahip olduğunu ifade eden Özgenur Taşkın, “Psikiyatristler medikal değerlendirme ve gerektiğinde farmakolojik tedavi yürütürken, psikologlar psikoterapi ve psikolojik değerlendirme süreçlerini üstlenir. Gerektiğinde hekimler, sosyal hizmet uzmanları, fizyoterapistler gibi diğer profesyonellerle iş birliği yaparak kişiye bütüncül bir bakım sunulur. Bu ekip çalışması, tedavi etkinliğini doğrudan artırır.” dedi.</p>

<p>Psikolojik değerlendirme sürecinin işleyişine değinen Taşkın, “Klinik görüşme, gözlem ve bilimsel geçerliliği olan testlerin birlikte kullanıldığı sistematik bir süreçtir. Amaç sadece tanı koymak değil; bireyin güçlü yönlerini, zorlanma alanlarını ve ihtiyaçlarını anlamaktır. Bu süreç kişiye özel bir yol haritası oluşturmanın temelidir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Psikoloğa gitmek ‘son çare’ değil, farkındalık ve kendine yatırım süreci! </strong></p>

<p>Bilinenin aksine psikoloğa gitmek için ‘çok ciddi bir sorun’ olması gerekmediğine dikkat çeken Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Psikoloğa gitmek bir ‘son çare’ değil, bir farkındalık ve kendine yatırım sürecidir. İnsanlar yalnızca kriz anlarında değil kendilerini daha iyi tanımak, ilişkilerini güçlendirmek veya yaşam kalitelerini artırmak için de psikolojik destek alabilir.” dedi.</p>

<p>Psikologlara dair toplumda hala yanlış inanışlar olduğunu kaydeden Taşkın, şunları söyledi:</p>

<p>“En sık karşılaştığımız yanlış inanışlardan biri, psikoloğun ‘akıl okuduğu’ ya da ‘sadece nasihat verdiği’ düşüncesidir. Oysa psikologlar bilimsel yöntemlerle çalışır ve danışanın aktif katılımını esas alır. Bir diğer yanlış inanış da psikoloğa gitmenin ‘zayıflık’ göstergesi olduğudur. Gerçekte bu, kişinin kendine karşı sorumluluk alabilme kapasitesinin bir göstergesidir.”</p>

<p><strong>Psikolojik destek tedaviye uyumu arttırıyor ve iyileşme sürecini hızlandırıyor!</strong></p>

<p>Günümüzde stres, kaygı, depresyon ve tükenmişlik gibi ruhsal sorunlar giderek yaygınlaştığına işaret eden Taşkın, “Bunun yanı sıra kronik hastalıklarla yaşayan bireylerin psikolojik yükü de artıyor. Psikologlar bu noktada hem önleyici hem de iyileştirici rol üstlenerek sağlık sisteminin sürdürülebilirliğine katkı sağlıyor.” dedi.</p>

<p>Psikolojik durumun, fiziksel iyileşme sürecini de doğrudan etkilediğini aktaran Taşkın, “Örneğin kaygı ve depresyon, tedaviye uyumu düşürebilir stres ise bağışıklık sistemini zayıflatabilir. Psikolojik destek alan bireylerde tedaviye uyumun arttığını, yaşam kalitesinin yükseldiğini ve iyileşme sürecinin daha sağlıklı ilerlediğini görüyoruz.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Destek ihtiyacını fark etmek psikolojik dayanıklılığın ilk adımı!</strong></p>

<p>Psikoloğu, ‘bireyin iç dünyasını anlamlandırmasına yardımcı olarak ruhsal dengeyi kuran ve bu denge üzerinden genel sağlığı destekleyen profesyonel’ olarak tanımlayan Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Ruh sağlığı, ertelenebilecek bir alan değil; yaşam kalitesinin temelidir. Destek almak bir ihtiyaçtır ve bu ihtiyacı fark etmek güçsüzlük değil, psikolojik dayanıklılığın ilk adımıdır.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 May 2026 18:24:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/05/psikologlar-gorunmeyen-dengeyi-kuruyor-1778340240.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Andropoz, menopozdan farklı olarak yavaş ilerliyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/andropoz-menopozdan-farkli-olarak-yavas-ilerliyor-30694</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/andropoz-menopozdan-farkli-olarak-yavas-ilerliyor-30694</guid>
                <description><![CDATA[Günlük yaşam stresi, yoğun tempo ve değişen yaşam alışkanlıkları vücuttaki hormonal dengeyi doğrudan etkileyebiliyor. Yaşla birlikte ortaya çıkan bu hormonal değişimlerin erkeklerdeki yansımalarından biri de andropoz olarak karşımıza çıkıyor. Testosteronun yıllar içinde azalmasıyla gelişen bu sürecin çoğu zaman fark edilmeden ilerlediğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Op. Dr. Elnur Allahverdiyev, “Hormonal değişimlerin etkileri yalnızca cinsel yaşamla sınırlı değildir; enerji düzeyi, kas gücü, ruh hali, uyku düzeni ve metabolik denge üzerinde de önemli rol oynar. Ancak her yorgunluk veya isteksizlik halinin andropoz anlamına gelmediğini de unutmamak gerekir” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Andropozun, erkeklerde testosteron hormonunun yaşla birlikte kademeli olarak azalmasıyla ortaya çıktığını ve menopozdan farklı olarak ani değil, yıllar içinde yavaş ilerlediğini açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Op. Dr. Elnur Allahverdiyev, “Bu nedenle belirtiler çoğu zaman göz ardı edilebiliyor. Yaşamın doğal bir parçası olmakla birlikte doğru yönetilmediğinde yaşam kalitesini etkileyebilen andropozda modern yaklaşım, gereksiz müdahalelerden kaçınarak kişiye özel ve dengeli tedavi planına odaklanmak. Uzun süredir devam eden yorgunluk ve isteksizlik, cinsel performansta azalma, kas gücünde düşüş, kilo artışı, uyku problemleri ve ruh hali değişiklikleri gibi semptomlarda bir sağlık merkezine başvurmak kıymetli” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Her yorgunluk andropoz değildir</strong></p>

<p>Andropozun belirtisi olabilse de, günlük yaşamda sık görülen yorgunluk, isteksizlik veya performans düşüklüğünün her zaman testosteron eksikliğine bağlı olmadığını vurgulayan Allahverdiyev, “Tiroid hastalıkları, diyabet, obezite, kronik stres, uyku apnesi ve bazı ilaçlar da benzer şikayetlere neden olabilir. Bu nedenle altta yatan nedenin doğru analiz edilmesi gerekir. Gereksiz hormon kullanımı hem faydasız hem de riskli olabilir. Andropozun en sık karşılaşılan sinyalleri; cinsel istekte azalma, sertleşme kalitesinde düşüş, sabah ereksiyonlarında azalma, yorgunluk, halsizlik, enerji kaybı, kas kütlesinde azalma, yağ oranında artış, konsantrasyon güçlüğü ve zihinsel yavaşlama, uyku bozuklukları, depresif ruh hali, motivasyon kaybı olarak sıralanabilir” dedi.</p>

<p><strong>Testosteron seviyesi kaliteli bir uykuyla desteklenebilir</strong></p>

<p>Andropoz yönetiminde tek tip bir yaklaşım olmadığını da sözlerine ekleyen Allahverdiyev, “Tedavide en önemli nokta, planlamanın kişiye özel yapılmasıdır. Her hastanın yaşı, beklentisi, eşlik eden hastalıkları ve yaşam tarzı farklılık gösterir. Bu süreçte yaşam tarzı düzenlemeleri tedavinin temelini oluşturur. Düzenli egzersiz, sağlıklı beslenme, kilo kontrolü ve kaliteli uyku testosteron seviyelerini doğal olarak destekleyebilir. Gerekli görülen hastalarda ise testosteron replasman tedavisi jel, enjeksiyon veya farklı formlarda planlanabilir, tedavi öncesinde ve sırasında düzenli takip şarttır. Ayrıca sertleşme sorunu, metabolik hastalıklar veya psikolojik faktörler gibi eşlik eden durumlar da eş zamanlı ele alınmalıdır. Tedavide tek tip bir yaklaşım yoktur, önemli olan hastaya özel ve bütüncül bir planlama yapmaktır” dedi.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 15:12:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/04/andropoz-menopozdan-farkli-olarak-yavas-ilerliyor-1776859972.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İlk diş, diş hekimi ziyaret vakti demek!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/ilk-dis-dis-hekimi-ziyaret-vakti-demek-30691</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/ilk-dis-dis-hekimi-ziyaret-vakti-demek-30691</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Çocuk Diş Hekimliği Dr. Öğr. Üyesi Elif Ayşe Tamtekin Erdoğan, çocuklarda ilk diş muayenesinin ne zaman yapılması gerektiği ve bu muayenenin ağız-diş sağlığını korumadaki önemi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>İlk diş muayenesi, ilk diş ile birlikte yapılmalı!</strong></p>

<p>Çocuklarda diş sağlığının, çoğu zaman ilk dişlerin çıkmasıyla birlikte gündeme geldiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Elif Ayşe Tamtekin Erdoğan, “Ancak birçok ebeveyn, dişler henüz yeni çıkmışken muayenenin gerekli olup olmadığını sorgulayabiliyor. Oysa Dünya Sağlık Örgütü, Amerikan Pediatrik Diş Hekimliği Akademisi ve Türk Pedodonti Derneği’nin ortak görüşüne göre, çocukta ilk diş çıktığı andan itibaren ilk diş muayenesinin yapılması gerekir. En geç bir yaşına kadar bu ilk muayenenin tamamlanması önerilir.” dedi.</p>

<p>İlk diş muayenesinin temel amacının, herhangi bir problem oluşmadan önce çocuğun ağız ve diş sağlığını korumaya yönelik önleyici yaklaşımların başlatılması olduğunu hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Tamtekin Erdoğan, “Bu erken dönemde yapılan bilgilendirme ve yönlendirmeler, ilerleyen yıllarda sağlıklı bir ağız yapısının oluşmasına önemli katkı sağlar.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>İlk muayenede sadece diş kontrolü değil, çocukla iletişim de hedeflenir! </strong></p>

<p>İlk muayenede yalnızca diş kontrolü yapılmadığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Elif Ayşe Tamtekin Erdoğan, “Aynı zamanda çocukla bir iletişim kurulması da hedeflenir. Bu süreçte velilerden çocuğun genel sağlık durumu, beslenme alışkanlıkları ve ağız bakım rutini hakkında bilgi alınır.” dedi.</p>

<p>Özellikle gece beslenmesi, memede uyuma ya da biberon kullanımı gibi durumların değerlendirildiğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Tamtekin Erdoğan, şöyle devam etti:</p>

<p>“Bu alışkanlıklara bağlı olarak diş yüzeylerinde biriken süt artıklarının temizlenmesi için ebeveynlere öneriler sunulur. Genellikle dişlerin nemli bir bez yardımıyla silinmesi tavsiye edilir. Bunun yanı sıra, şeker içeriği yüksek ek gıdaların kullanımının düzenlenmesi de önemle vurgulanır. Çocuğun yaşına uygun diş fırçası ve diş macunu seçimi hakkında bilgilendirme yapılır. Florlu ya da florsuz ürün kullanımı, fırçalama sıklığı gibi konular da bu ilk değerlendirmede ele alınır. Bebekler için ise ağız temizliğini kolaylaştırmak amacıyla parmak fırçaları önerilebilir.”</p>

<p><strong>Amaç, çürük oluşmadan önce önlem almak! </strong></p>

<p>İlk diş muayenesinde ayrıca çocuğun varsa alışkanlıklarının da değerlendirdiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Elif Ayşe Tamtekin Erdoğan, “Bu alışkanlıkların diş ve ağız sağlığı üzerindeki etkileri belirlenerek aileye gerekli yönlendirmeler yapılır. Bunun yanında çocuğun çürük risk durumu belirlenir ve buna göre takip planı oluşturulur.” dedi.</p>

<p>Hiç çürük riski olmayan çocuklar için yılda bir kontrol yeterli görülürken, risk durumuna göre 3 veya 6 ayda bir kontrol seansları planlanabileceğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Tamtekin Erdoğan, “Bu yaklaşımın temel amacı, çürük oluşmadan önce önlem almak ve çocukları düzenli diş hekimi takibiyle sağlıklı bir sürece yönlendirmektir. Aynı zamanda erken yaşta yapılan bu ziyaretler, çocukların diş hekimi ortamına alışmasını ve ilerleyen dönemlerde korku geliştirmeden tedavi olabilmesini sağlar. Ebeveynler çoğu zaman çocuklarını yalnızca ağrı ya da sorun olduğunda diş hekimine götürme eğilimindedir. Ancak bu durum, tedavilerin daha karmaşık ve zor hale gelmesine neden olabilir. Oysa çocuğun ilk dişleri çürümemişken, ağrı veya enfeksiyon yaşamadan yapılan ilk ziyaret, hem çocuğun hem de ailenin süreci daha sağlıklı yönetmesini sağlar.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Eğlenceli materyaller, çocukların sürece daha kolay uyum sağlamasına yardımcı olur! </strong></p>

<p>Günümüzde birçok diş kliniğinde çocuklara özel alanlar oluşturulduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Elif Ayşe Tamtekin Erdoğan, “Bu sayede çocuklar, muayene sürecini daha rahat ve keyifli bir şekilde geçirebiliyor.” dedi.</p>

<p>Ebeveynlerin çocuklarını diş hekimiyle tanıştırma sürecinde, eğitici videolar ve hikaye kitaplarının da faydalı birer araç olabileceğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Tamtekin Erdoğan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Bu materyaller, çocukların diş kliniği ortamını önceden tanımasına ve sürece daha kolay uyum sağlamasına yardımcı olur.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 15:12:03 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/04/ilk-dis-dis-hekimi-ziyaret-vakti-demek-1776859923.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>V-NOTES Yöntemiyle Ameliyat İzsiz, Dikişsiz, Kesisiz Yapılıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/v-notes-yontemiyle-ameliyat-izsiz-dikissiz-kesisiz-yapiliyor-30667</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/v-notes-yontemiyle-ameliyat-izsiz-dikissiz-kesisiz-yapiliyor-30667</guid>
                <description><![CDATA[Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gizem Boz İzceyhan, ”Tıp teknolojisindeki gelişmeler yalnızca hayat kurtarmayı değil, hastaların yaşam kalitesini korumayı da önceliklendiriyor. Halk arasında ’izsiz cerrahi’ olarak bilinen Vaginal Natural Orifice Transluminal Endoscopic Surgery (V-NOTES) yöntemi, vücutta hiçbir kesi ya da iz bırakmadan gerçekleştirilebilmesiyle dikkat çekiyor” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Büyük kesilerle yapılan ameliyatların ve laparoskopik girişimlerin ötesinde bu tekniğin sağladığı avantajları anlatan Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri’nden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gizem Boz İzceyhan, ”V-NOTES, cücudun sunduğu doğal açıklıklar kullanılarak, karın duvarına neşter vurmadan gerçekleştirilen kapalı bir ameliyat yöntemidir. Gelişmiş, yüksek çözünürlüklü kameralar ve cerrahi aletler karın cildinden değil, doğal yollardan içeri ilerletilir. Yani dışarıdan bakıldığında ameliyat olduğu kanıtlanacak tek bir dikiş izi bile olmaz” diye konuştu.</p>

<p><strong>’AĞRISIZ İYİLEŞME SAĞLIYOR’</strong></p>

<p>İzceyhan, ”Ameliyat sonrası ağrının yüzde 90 sebebi karın kaslarının ve cildinin kesilmesidir. Bu yöntemde kesi olmadığı için hastalar çok daha az ağrı hissediyor. Estetik olarak vücut bütünlüğü tamamen korunuyor. Çoğu hasta ameliyatın akşamında ya da ertesi gün taburcu oluyor. Karın duvarı açılmadığı için ileride oluşabilecek ’ameliyat yeri fıtığı’ riski bu yöntemde tamamen ortadan kalkıyor. Hastalar bir haftayı yatakta geçirmek yerine, birkaç gün içinde normal hayatlarına, işlerine dönebiliyorlar” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>’DAHA GÜVENLİ VE NET GÖRÜŞ SAĞLIYOR’</strong></p>

<p>İzceyhan, ”Rahim alınması (histerektomi), yumurtalık kistlerinin temizlenmesi, tüplerin bağlanması veya dış gebelik ameliyatları hatta bazı rahim sarkması operasyonlarını bu yöntemle gerçekleştirebiliyoruz. Her cerrahi yöntem her hasta için sihirli bir değnek değildir. Özellikle karın bölgesinde çok yağlanma (obezite) olan hastalarda veya daha önce geçirilmiş ameliyatlar nedeniyle karın duvarında çok fazla yapışıklık olan hastalarda V-NOTES bize çok daha güvenli ve net bir görüş alanı sağlıyor” dedi.</p>

<p>Bazı durumlarda bu yöntemin uygulanmayacağını söyleyen İzceyhan, ”Rahim veya miyomlar çok devasa boyutlara ulaşmışsa veya çok ileri derecede, tüm organları birbirine yapıştırmış derin bir endometriozis (çikolata kisti) tablosu varsa, o zaman klasik kapalı veya robotik yöntemler tercih edilebiliyor. Ayrıca yöntemin doğal yollar üzerinden uygulanması nedeniyle henüz cinsel birliktelik yaşamamış hastalar için uygun değil” diye konuştu.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Apr 2026 14:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/04/v-notes-yontemiyle-ameliyat-izsiz-dikissiz-kesisiz-yapiliyor-1776340356.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Menopozda hormon tedavisi her kadın için uygun değil!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/menopozda-hormon-tedavisi-her-kadin-icin-uygun-degil-30635</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/menopozda-hormon-tedavisi-her-kadin-icin-uygun-degil-30635</guid>
                <description><![CDATA[Menopoz kadınlarda adet döngüsünün ve doğurganlığın sona erdiği yaşam evresi olarak tanımlanıyor. Dünya genelinde menopoz yaşı ortalama 50-52 iken ülkemizde kadınlar genellikle 47-49 yaşları arasında bu döneme giriyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kadının yaşamında doğal bir geçiş süreci olsa da beraberinde getirdiği fiziksel ve psikolojik değişimler yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebiliyor. Menopozda östrojen ve progesteron hormonlarının azalması; sıcak basmaları, gece terlemeleri, uyku sorunları ve ruh hali dalgalanmaları gibi sorunlara yol açabiliyor.&nbsp;Uzun vadede ise kardiyovasküler hastalıklar ve kemik yoğunluğunda azalma (osteoporoz) riski &nbsp;artıyor. Bu olumsuz etkileri azaltmada öncelikle yaşam tarzı değişiklikleri büyük önem taşıyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı &nbsp;Dr. A. Ezgi Sancaklı,&nbsp;</strong>menopoz döneminde biyoeşdeğer hormon replasman tedavisinin (HRT) uygun hasta grubunda ve hekim kontrolünde önemli faydalar sağladığına dikkat çekerek, “Her kadın perimenopoz ve menopoz dönemindeki bulgularını takip etmeli ve gerekli durumlarda bu tedaviden faydalanmalıdır. Tedavi uygun hastaya, uygun dozda, uygun zamanda verildiğinde, düzenli doktor takibiyle birlikte oldukça etkili sonuçlar alınmaktadır” diyor.&nbsp;<strong>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. A. Ezgi Sancaklı,</strong>&nbsp;hormon replasman tedavisi hakkında en &nbsp;çok yöneltilen soruları yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.</p>

<p><strong>Hormon replasman tedavisi &nbsp;(HRT) nedir?</strong></p>

<p>Hormon replasman tedavisi, menopozla birlikte azalan östrojen ve progesteron hormonlarının takviye edilmesini &nbsp;amaçlıyor. Tedavinin temel &nbsp;hedefi; sıcak basması ve vajinal kuruluk gibi menopoz belirtilerini hafifletmek, ayrıca özellikle kemik ile kalp sağlığı üzerindeki uzun vadeli olumsuz etkilerini azaltmaktır. Hormon replasman tedavisi; sadece östrojen veya östrojen ile birlikte progesteron tedavisi olmak üzere iki gruba ayrılıyor. Ağızdan, cilt üzerinden veya vajinal yoldan gerçekleştirilebiliyor. Bazı preparatlar enjeksiyon veya implant (cilt altı) olarak da uygulanabiliyor. Günümüzde tedavi planlamasında biyoeşdeğer hormonların tercih edildiğini belirten Dr. A. Ezgi Sancaklı, ”Biyoeşdeğer hormon tedavisi, klasik sentetik hormon tedavisinden farklı olarak, vücuttaki hormonlar ile birebir aynı kimyasal yapıdadır. Bu sayede, özellikle mikronize progesteronun kullanımı sentetik hormonlara göre yan etki risklerini azaltır. Biyoeşdeğer tedaviler kişiye özel dozlarda uygulanabilir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Her kadın için gerekli midir?&nbsp;</strong></p>

<p>Hormon replasman tedavisini her kadının kullanması zorunlu değildir. Ancak her kadında özellikle perimenopoz döneminde başlanarak yaşam tarzı düzenlemeleri öneriliyor.&nbsp;Kemik ve kas sağlığını artırmaya yönelik direnç egzersizleri yapmak, sigarayı bırakmak, kafein tüketimini azaltmak, sıvı tüketimini artırmak, dengeli ve düzenli beslenmek, yeterli protein almak, kalsiyum ve D vitamini alımını sağlamak yapılabilecek değişikliklerin başında geliyor.&nbsp;Bunların yanı sıra düzenli jinekolojik muayeneler, meme kanseri taramaları, kardiyovasküler &nbsp;değerlendirmeler ve kemik yoğunluğu ölçümü büyük önem taşıyor. Dr. A. Ezgi Sancaklı, yaşam tarzı değişikliklerinin ve tarama programlarının perimenopoz olarak adlandırılan menopoz öncesi dönemden itibaren önerildiğini belirterek, “Bazı kadınlarda özellikle sıcak basması ve vajinal kuruluk gibi semptomlar çok şiddetli olabilir. &nbsp;Uygun olan hasta grubunun bu şikayetlerinde biyoeşdeğer hormon replasman tedavisinden faydalanması son derece kıymetlidir” bilgisini veriyor. &nbsp;</p>

<p><strong>Tedavi nasıl planlanıyor?&nbsp;</strong></p>

<p>Hormon replasman tedavisi standart bir uygulama değildir; tamamen kişiye özel planlanıyor ve düzenli doktor takibi gerekiyor. Kadının yaşı, şikayetleri, risk faktörleri, kronik hastalıkları, rahim alma ameliyatı öyküsü, menopoz süresi, kan değerleri ve pıhtılaşma riski gibi bulgular detaylı olarak değerlendiriliyor. Tüm bu veriler doğrultusunda hangi hormonun, hangi dozda, hangi yolla (ağızdan, vajinal veya cilt üzerine) ve ne kadar süreyle kullanılacağı belirleniyor. &nbsp;</p>

<p><strong>Kimler hormon replasman tedavisinden faydalanamaz?&nbsp;</strong></p>

<p>Hormon replasman tedavisi her kadın için uygun olmuyor. &nbsp;Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. A. Ezgi Sancaklı, hormon tedavisi önerilmeyen durumları “Tanı konulmamış vajinal kanama, meme kanseri öyküsü, daha önce geçirilmiş inme, pıhtılaşma bozukluğu, yumurtalık veya rahim kanseri, aktif karaciğer hastalığı veya yüksek riskli koroner kalp hastalığı” olarak sıralıyor.</p>

<p><strong>Tedaviye ne zaman başlamak gerekiyor?</strong></p>

<p>Hormon replasman tedavisine 60 yaşından önce veya menopozdan sonraki ilk 10 yıl içinde başlanması öneriliyor. Yapılan çalışmalar, bu dönemde başlanan tedavinin kadınlarda tüm hastalıklara bağlı ölüm riskini azaltabildiğini gösteriyor. Buna karşılık, menopozdan uzun süre sonra başlanan tedaviler ise pıhtı oluşumu ve kalp damar hastalıkları açısından risk oluşturabiliyor.</p>

<p><strong>Hormon replasman tedavisi ne kadar sürüyor?&nbsp;</strong></p>

<p>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. A. Ezgi Sancaklı, hormon tedavisinin süresinin kişiye özel olarak belirlendiğini belirterek, şu bilgileri paylaşıyor: “Genel yaklaşım; en düşük etkili dozun gerekli olduğu süre boyunca kullanılmasıdır. Tedavi genellikle 2-5 yıl sürmektedir. Ancak, semptomlar devam ediyorsa ve tedavinin sağladığı fayda olası risklerden daha fazlaysa tedavi süresi doktor kontrolünde uzatılabilmektedir.”&nbsp;</p>

<p><strong>Kalp hastalığı riskini önleyebilir mi?&nbsp;</strong></p>

<p>Menopoz sonrası östrojen azalması kalp - damar hastalıkları riskini artırıyor. &nbsp;Yapılan çalışmalarda, menopoz sonrası erken dönemde başlanan hormon tedavisinin kadınlarda iskemik inme, venöz tromboembolizm ve kalp yetmezliği gibi kalp - &nbsp;damar hastalıklarının gelişme riskini azaltabildiği gösterilmiş. Ancak, hormon replasman tedavisine sadece kalp damar hastalıklarını önlemek amacıyla başlanması önerilmiyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Kemik erimesine karşı etkili oluyor mu?</strong></p>

<p>Östrojen azalması kemik kaybını hızlandırabiliyor ve osteoporoz riskini artırabiliyor. Hormon replasman tedavisinin osteoporozun önlenmesinde ilk tedavi seçeneği olmadığını belirten<strong>&nbsp;</strong>Dr. A. Ezgi Sancaklı,<strong>&nbsp;</strong>“Hormon replasman tedavisi 45-55 yaşları arasındaki kadınlarda kemik kaybı ve kırık riskini azaltmaya yardımcı olabilmektedir” diye konuşuyor. &nbsp;</p>

<p><strong>Hormon replasman tedavisi güvenli bir yöntem midir?&nbsp;</strong></p>

<p>Güncel kılavuzlarda, biyoeşdeğer hormon replasman tedavisinin risk faktörü bulunmayan kadınlarda meme kanseri ve kalp krizi riskini&nbsp;arttırmadığı belirtiliyor. Ayrıca, doğru hasta grubunda, doğru zamanda ve doğru uygulama yoluyla kullanıldığında büyük ölçüde faydalı ve güvenli olduğu aktarılıyor. Biyoeşdeğer hormon replasman tedavisinin kadınlarda tüm nedenlere bağlı ölüm oranını azalttığı yapılan çalışmalarla gösterilmiş. 2025 yılında FDA (ABD Gıda ve İlaç Dairesi) hormon replasman tedavisi üzerinde bulunan “kara kutu” uyarısını resmen kaldırdığını duyurdu. Bu yenilikle biyoeşdeğer hormon replasman tedavisinin kullanımının uygun hastalar için güvenli olduğu belirtildi. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. A. Ezgi Sancaklı,<strong>&nbsp;&nbsp;</strong>ancak hormon replasman tedavisinin<strong>&nbsp;</strong>uygun olmayan hasta gruplarında kullanıldığında pıhtı, inme ve endometrium kanseri riskini artırdığı uyarısında bulunarak, “Bu nedenle, hormon replasman tedavisi öncesinde tüm risk faktörlerinin dikkatlice değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Bitkisel ürünler hormon replasman tedavisine alternatif olabilir mi?&nbsp;</strong></p>

<p>Bitkisel ürünler (fitoöstrojenler) &nbsp;menopoza bağlı hafif semptomların giderilmesine yardımcı olabiliyor. Ancak, bu ürünler hormon replasman tedavisinin sağladığı vücuttaki bütüncül etkiyi yerine getiremiyor, etkinliği ve güvenilirliği hormon tedavisi kadar güçlü bilimsel verilerle desteklenmiyor.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 20:57:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/04/menopozda-hormon-tedavisi-her-kadin-icin-uygun-degil-1775757454.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Derin beyin simülasyonu Parkinson’da zamanı geriye sarabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/derin-beyin-simulasyonu-parkinsonda-zamani-geriye-sarabilir-30625</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/derin-beyin-simulasyonu-parkinsonda-zamani-geriye-sarabilir-30625</guid>
                <description><![CDATA[Parkinson hastalığı, hareket sistemini etkileyen ve zamanla ilerleyen bir tablo olarak hastaların hayat kalitesini derinden sarsabiliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>11 Nisan Dünya Parkinson Hastalığı Günü’nün hastalıkla ilgili farkındalığın artması açısından önem taşıdığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Hilmi Kaya, “Bu tür özel günler, hastaların ve yakınlarının hastalığı daha iyi tanımasına ve tedavi seçenekleri konusunda bilinçlenmesine katkı sağlar. Parkinson hastalarında özellikle hareket bozukluğu ön plandaysa tedavi oldukça etkilidir. İlk aşamada ilaç tedavisi uygulanır ancak zamanla etkisi azalabilir. Bu noktada derin beyin simülasyonu yani beyin pili yöntemi hastalara önemli fayda sağlar” dedi.</p>

<p>Derin beyin simülasyonunun neden “zamanı geriye sarıyor” ifadesiyle tanımlandığını açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Hilmi Kaya, “Parkinson hastaları ilaç tedavisinin ilk yıllarında oldukça iyi bir dönem geçirir. Ancak zamanla ilaçların etkisi azalır ve hastalık bulguları yeniden belirginleşir. Beyin pili uygulandığında ise hastalar çoğu zaman ilaçlardan ilk fayda gördükleri döneme geri döner. Bu nedenle hastaların hareket kabiliyeti artar, günlük yaşamları kolaylaşır ve daha rahat bir dönem yaşayabilirler” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Doğru hastada tedavinin seyrini değiştirebilir</strong></p>

<p>Parkinson tedavisinde ilk seçeneğin ilaç olduğunu vurgulayan Kaya, “İlaç tedavisiyle hastalar 3, 5 hatta 7 yıl sürebilen iyi bir dönem geçirir. Ancak bir süre sonra ilaçlar etkili olmamaya başlar ve yan etkiler ortaya çıkar. Bu noktada cerrahi tedavi devreye girer. Ancak kognitif fonksiyon bozukluğu olan yani bunamanın ön planda olduğu hastalarda bu tedavi uygulanamaz. Ayrıca beyinde ciddi hasarlara bağlı gelişen durumlarda da her zaman etkili olmayabilir. Ancak uygun hastalarda derin beyin simülasyonu önemli bir tedavi seçeneği. Bu nedenle doğru hasta seçimi ve uygun zamanda yapılan müdahale tedavinin başarısında belirleyici olur” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 16:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/04/derin-beyin-simulasyonu-parkinsonda-zamani-geriye-sarabilir-1775653531.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Özel bireylerde diş tedavileri genel anestezi altında yapılabiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/ozel-bireylerde-dis-tedavileri-genel-anestezi-altinda-yapilabiliyor-30623</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/ozel-bireylerde-dis-tedavileri-genel-anestezi-altinda-yapilabiliyor-30623</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, özel gereksinimli bireylerde ağız ve diş sağlığı, tedavi sürecinde yaşanan zorluklar ve genel anesteziyle uygulanan diş tedavilerinin önemi hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Özel gereksinimli bireylerde tedavi süreci, tamamen kişiye özel planlanır!</strong></p>

<p>Özel gereksinimli bireylerin, fiziksel, zihinsel ya da bazı sistemik hastalıkları sebebiyle diş tedavilerinde daha özel ve farklı yaklaşımlara ihtiyaç duyan bireyler olarak tanımlandığını aktaran Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, “Bu hasta grubunda tedavi süreci, standart uygulamalardan farklı olarak tamamen kişiye özel planlanır.” dedi.</p>

<p>Sürecin her aşamasında bireyin ihtiyaçlarının göz önünde bulundurulduğuna vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Altop, “Gerekli görüldüğü durumlarda tedaviler genel anestezi ya da sedasyon altında gerçekleştirilebilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Özel gereksinimli bireyler diş sağlığı açısından yüksek risk grubunda! </strong></p>

<p>Özel gereksinimi olan bireylerde ağız ve diş sağlığının çeşitli nedenlerle olumsuz etkilenebildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, “Tükürük akış hızındaki artış veya azalmalar, el-göz koordinasyonundaki bozukluklar, yetersiz beslenme, kas ve iskelet sistemine bağlı yetersizlikler ile zihinsel bazı kısıtlılıklar ağız bakımını zorlaştırabilir.” dedi.</p>

<p>Ayrıca ağız içi dokulardaki hassasiyetlerin de bu süreci daha karmaşık hale getirebileceğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Altop, şunları söyledi:</p>

<p>“Bunun yanı sıra, bu bireylerde genellikle diğer sağlık problemleri ön planda olduğundan ağız ve diş sağlığı ihmal edilebiliyor. Tüm bu etkenler, özel gereksinimli bireyleri diş sağlığı açısından yüksek risk grubuna dahil ediyor.” </p>

<p><strong>Koruyucu önlemler ihmal edilmemeli! </strong></p>

<p>Ağız ve diş sağlığının korunabilmesi için düzenli diş hekimi kontrolleri büyük önem taşıdığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, “Hekim önerileri doğrultusunda bireye uygun bir beslenme planı oluşturulmalı; asitli, şekerli ve yüksek karbonhidrat içeren gıdalardan mümkün olduğunca uzak durulmalı.” dedi.</p>

<p>Ağız hijyeninin optimum seviyede tutulması gerektiğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Altop, “Bu noktada ağız duşu ve ihtiyaç halinde elektrikli diş fırçaları gibi destekleyici ekipmanlardan faydalanılabilir. Koruyucu önlemler ihmal edilmemeli; gerekli durumlarda tedavi süreci, bireyin psikolojik etkilenmesini de en aza indirecek şekilde genel anestezi altında ve tek seansta tamamlanabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Genel anestezi sayesinde tedaviler tek seansta, kontrollü şekilde tamamlanabiliyor! </strong></p>

<p>Genel anestezi altında uygulanan diş tedavileri hakkında bilgi veren Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Down sendromu, serebral palsi, otizm spektrum bozukluğu, zihinsel ya da fiziksel engel, psikiyatrik rahatsızlıklar ve dental fobi gibi durumlara sahip bireylerde genel anestezi güvenle uygulanabilir. Bu yöntem sayesinde tedaviler, hasta konforu sağlanarak tek seansta tamamlanabilir ve süreç hem hasta hem de hekim açısından daha kontrollü bir şekilde ilerleyebilir.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 16:04:29 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/04/ozel-bireylerde-dis-tedavileri-genel-anestezi-altinda-yapilabiliyor-1775653469.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kök Hücre Tedavisi ile Ameliyatsız İyileşebilen 4 Cilt Problemi!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/kok-hucre-tedavisi-ile-ameliyatsiz-iyilesebilen-4-cilt-problemi-30594</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/kok-hucre-tedavisi-ile-ameliyatsiz-iyilesebilen-4-cilt-problemi-30594</guid>
                <description><![CDATA[Kök hücre temelli tedaviler, hasar görmüş dokuların onarılmasını destekleyerek yalnızca hastalıkların tedavisinde değil, aynı zamanda yaşlanma etkilerinin azalmasında da umut vadediyor. Yenileyici tıbbın en önemli yapı taşlarından biri olan bu yöntemler, estetik ve fonksiyonel iyileşmeyi bir arada hedefliyor. Memorial Ankara Hastanesi Estetik Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Bölümü’nden Prof. Dr. Cemal Alper Kemaloğlu, kök hücre ve eksozom tedavileri hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>2000’li yılların başında kök hücrelerin keşfiyle birlikte tıpta önemli bir paradigma değişimi yaşandı. Daha önce yaşlanma ve doku hasarına yönelik tedaviler sınırlı kalırken, iyileşmenin büyük ölçüde mevcut hücrelerin kapasitesiyle gerçekleştiği düşünülüyordu. Ancak kök hücrelerin farklı hücre tiplerine dönüşebilme ve bulundukları dokuyu yeniden düzenleyebilme özellikleri sayesinde, dokuların orijinal yapısıyla onarılabileceği ortaya kondu. Bu gelişme, özellikle estetik ve plastik cerrahi alanında yeni tedavi yaklaşımlarının önünü açtı.</p>

<p><strong>Vücut kendi hücreleriyle kendini onarıyor</strong></p>

<p>İnsan vücudu aslında doğuştan güçlü bir yenilenme kapasitesine sahiptir. Anne karnında tek bir kök hücreden gelişen bu yapı, erişkin dönemde de vücutta varlığını sürdürür. Çoğunlukla yağ dokusu içinde bulunan kök hücreler; travma, stres veya açlık gibi durumlarda aktive olarak onarım sürecini başlatır. Günümüzde bu hücreleri kontrollü şekilde elde edip çoğaltarak yeniden hastaya uygulamak mümkün hale gelmiştir.</p>

<p><strong>Yağ dokusundan elde edilen doğal tedavi </strong></p>

<p>Klinik uygulamalarda en sık tercih edilen yöntem, hastanın kendi yağ dokusundan kök hücre elde edilmesidir. Lokal anestezi altında alınan yağ dokusu özel işlemlerden geçirilerek kök hücreden zengin bir içerik haline getirilir. Bu hücreler ihtiyaç duyulan bölgeye enjekte edildiğinde;</p>

<ul>
	<li>İnflamasyonu azaltır,</li>
	<li>Kolajen yıkımını yavaşlatır,</li>
	<li>Kanlanmayı artırır.</li>
</ul>

<p>Böylece hem doku onarımı desteklenir hem de yaşlanma belirtilerinde belirgin iyileşme sağlanır. Hastanın kendi hücreleri kullanıldığı için tedavi tamamen doğal ve biyouyumlu bir yapıdadır.</p>

<p><strong>Ciltteki problemler ameliyatsız iyileşebiliyor</strong></p>

<p>Hücresel tedaviler günümüzde pek çok alanda etkili sonuçlar sunmaktadır. Bu yöntemler sayesinde büyük cerrahi işlemlere gerek kalmadan, daha konforlu ve tatmin edici sonuçlar elde edilebilmektedir. Genellikle aşağıdaki durumlarda tercih edilmektedir:</p>

<ol>
	<li>Yüz gençleştirme,</li>
	<li>Erkek tipi saç dökülmesi,</li>
	<li>Yara ve iz tedavileri,</li>
	<li>Kronik yaraların iyileştirilmesi</li>
</ol>

<p><strong>Kişiye özel tedavi planlanıyor</strong></p>

<p>Kök hücre tedavilerinin bazı sınırlılıkları da bulunmaktadır. Yağ dokusundan elde edilmesi gerektiği için cerrahi işlem açısından uygun olmayan hastalarda uygulanamayabilir. Ayrıca hücre kalitesi yaşla birlikte azaldığından ileri yaş hastalarda tedavi etkinliği düşebilir. Tekrarlayan uygulamalarda yeniden doku alınması gerekliliği de bir diğer önemli faktördür.  </p>

<p>Son yıllarda yapılan çalışmalar, kök hücrelerin etkilerini büyük ölçüde salgıladıkları “eksozom” adı verilen biyolojik veziküller aracılığıyla gösterdiğini ortaya koymuştur. Eksozomlar; hücreler arası iletişimi sağlayan, DNA, RNA ve protein taşıyan mikro yapılardır. Hedef hücreye ulaştıklarında onarım ve yenilenme süreçlerini tetiklerler. Bu sayede kök hücrenin kendisini kullanmadan da benzer biyolojik etkiler elde edilebilmektedir. </p>

<p><strong>Cerrahiye alternatif güçlü bir seçenek</strong></p>

<p>Eksozom tedavileri; </p>

<ul>
	<li>Cerrahi işlem gerektirmemesi,</li>
	<li>Bağışıklık sistemi tarafından düşük reddedilme riski,</li>
	<li>Daha kolay saklanabilmesi</li>
</ul>

<p>gibi avantajlarıyla öne çıkmaktadır. Özellikle kök hücre tedavisi için uygun olmayan hastalarda önemli bir alternatif sunmaktadır. Her ne kadar eksozom tedavileri henüz gelişim aşamasında olsa da, dozlama ve uygulama standartlarının belirlenmesine yönelik çalışmalar hızla devam etmektedir. İnsan vücudundaki milyarlarca hücre sürekli bir iletişim halindedir. Bu iletişimi doğru şekilde yönlendirmek, hastalığın kökenine inmeyi mümkün kılmaktadır. Kök hücre ve eksozom tedavilerinin, modern tıbbın en güçlü ve en doğal iyileşme araçlarından biri olarak önümüzdeki yıllarda çok daha yaygın kullanılacağı öngörülmektedir.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 17:31:15 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/04/kok-hucre-tedavisi-ile-ameliyatsiz-iyilesebilen-4-cilt-problemi-1775140275.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gece sütüyle uyutma alışkanlığı çocukların diş sağlığını riske atabilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/gece-sutuyle-uyutma-aliskanligi-cocuklarin-dis-sagligini-riske-atabilir-30593</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/gece-sutuyle-uyutma-aliskanligi-cocuklarin-dis-sagligini-riske-atabilir-30593</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Çocuk Diş Hekimi Doç. Dr. Barış Karabulut, çocukların ağız ve diş sağlığını korumak için pedodonti uygulamalarının önemi, erken muayene, koruyucu tedbirler ve doğru alışkanlıkların kazanılmasının gerekliliği hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Koruyucu diş hekimliği ile çürükler ve anomaliler önlenir!</strong></p>

<p>Pedodonti, yani çocuk diş hekimliğinin, bebeklikten ergenlik dönemine kadar çocukların ağız ve diş sağlığıyla ilgilenen bir uzmanlık alanı olduğunu aktaran Doç. Dr. Barış Karabulut, “Bu süreç, aslında anne karnında başlar. Hamilelik döneminde anneye verilen eğitimlerle temeller atılır ve bebeğin ilk dişinin çıkmasıyla birlikte düzenli muayene süreci başlar.” dedi.</p>

<p>Pedodonti uzmanlarının temel hedeflerinden birinin, çocuklarda diş hekimi korkusu oluşmadan, güvenli ve olumlu bir deneyim sağlamak olduğuna vurgu yapan Doç. Dr. Karabulut, “Bu sayede çocukların diş hekimi ziyaretlerini bir alışkanlık haline getirmeleri ve ağız-diş sağlığını yaşam boyu korumaları amaçlanır. Aynı zamanda koruyucu diş hekimliği uygulamalarıyla, çürükler ve olası anomaliler oluşmadan önce önlem alınır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Süt dişleri, geçici olmalarına rağmen son derece önemli bir role sahip! </strong></p>

<p>Koruyucu diş hekimliği uygulamaları kapsamda fissür örtücü ve flor uygulamaları gibi işlemler yapıldığı bilgisini veren Doç. Dr. Barış Karabulut, “Erken çocukluk çağı çürükleri tespit edilerek gerekli durumlarda dolgu veya kanal tedavisiyle dişler restore edilir. Ayrıca dişlerde oluşabilecek çapraşıklıklar erken dönemde belirlenerek ileride oluşabilecek ortodontik sorunların önüne geçilir.” dedi.</p>

<p>Çocukların ilk diş muayenesinin, ilk diş çıkar çıkmaz ya da en geç bir yaş civarında yapılmasının önerildiğine değinen Doç. Dr. Karabulut, şunları söyledi:</p>

<p>“Bu erken tanışma, çocuğun diş hekimine alışmasını kolaylaştırırken, ailelerin de doğru beslenme ve ağız bakımı konusunda bilinçlenmesini sağlar.</p>

<p>Süt dişleri, sanıldığının aksine geçici olmalarına rağmen son derece önemli bir role sahiptir. Çocukların sağlıklı beslenmesi, düzgün konuşabilmesi ve estetik açıdan kendine güven geliştirebilmesi için süt dişlerinin korunması gerekir. Ayrıca süt dişleri, kalıcı dişler için rehber görevi görür. Erken kayıplar, hem fiziksel hem de psikolojik sorunlara yol açabilir.”</p>

<p><strong>Beslenme sonrası ağız temizliği ihmal edilmemeli! </strong></p>

<p>Erken yaşta yapılan düzenli kontrollerin, diş çürüklerinin başlangıç aşamasında tespit edilmesini sağladığını yineleyen Doç. Dr. Barış Karabulut, “Böylece daha basit ve ağrısız yöntemlerle tedavi mümkün olur, ileri aşamalarda gerekebilecek kanal tedavisi veya genel anestezi gibi uygulamaların önüne geçilebilir.” dedi.</p>

<p>Bebeklik döneminde ağız temizliğinin de büyük önem taşıdığına dikkat çeken Doç. Dr. Karabulut, “Dişler çıkmaya başladıktan sonra, her beslenme sonrası diş yüzeyinde kalan süt mutlaka temizlenmelidir. Bu temizlik başlangıçta nemli bir bez veya tülbentle yapılabilir, ilerleyen dönemde ise parmak fırçaları kullanılabilir. Ayrıca bebeklerin memede ya da biberonla uyutulmaması ve beslenme sonrası ağız temizliğinin ihmal edilmemesi önerilir. Parmak emme ve uzun süreli emzik kullanımı gibi alışkanlıklar, 2-3 yaşından sonra devam ettiğinde diş ve çene yapısında bozulmalara yol açabilir. Bu nedenle bu alışkanlıkların kademeli olarak ve çocuğu zorlamadan bırakılması önemlidir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Pedodonti, tedaviden çok koruyucu bir yaklaşım! </strong></p>

<p>Çocuklarda diş gıcırdatmanın, özellikle diş sürme dönemlerinde geçici olarak normal kabul edilebileceğini aktaran Doç. Dr. Barış Karabulut, “Ancak bu durum uzun süreli ve yoğun şekilde devam ediyorsa, dişlere ve çene eklemine zarar verebileceğinden mutlaka değerlendirilmelidir. Gerekli durumlarda koruyucu plaklar, psikolojik destek veya medikal tedavi seçenekleri gündeme gelebilir.” dedi.</p>

<p>Gece sütüyle uyutma alışkanlığının da diş sağlığı açısından riskli olduğunu ifade eden Doç. Dr. Karabulut, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Anne sütü ya da biberonla verilen süt, diş yüzeyinde uzun süre kaldığında çürük oluşumuna zemin hazırlar. Özellikle uyku sırasında tükürük akışının azalması bu riski artırır. Bu nedenle beslenme sonrası dişlerin temizlenmesi ve biberon kullanımının mümkün olan en erken dönemde bırakılması önerilir.</p>

<p>Sonuç olarak pedodonti, sadece mevcut sorunların tedavi edildiği bir alan değil; aynı zamanda çocukların ağız ve diş sağlığını korumaya yönelik önleyici yaklaşımların merkezinde yer alan önemli bir bilim dalıdır. Erken yaşta kazanılan doğru alışkanlıklar, sağlıklı bir ağız yapısının temelini oluşturur.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 17:30:43 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/04/gece-sutuyle-uyutma-aliskanligi-cocuklarin-dis-sagligini-riske-atabilir-1775140243.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beyin dokusu acıyı hissetmiyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/beyin-dokusu-aciyi-hissetmiyor-30569</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/beyin-dokusu-aciyi-hissetmiyor-30569</guid>
                <description><![CDATA[Beyin, vücudun en hayati ve en karmaşık organlarından biri. Tüm hareketleri ve düşünceleri yönetir. Ağrıyı algılasa da kendi dokusu ağrı hissetmez. Beyin cerrahisinin de ileri düzey uzmanlık ve titizlik gerektirdiğini dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Hilmi Kaya, “Günümüzde beyin cerrahisinde en sık ameliyat gerektiren durumlar; omurgada sinirlere baskı yapan fıtıklar, beyin tümörleri ve beyin damar hastalıklarıdır. Ağrıyı algılayan merkez olmasına rağmen beyin dokusunun kendisinin ağrı hissetmemesi, bazı cerrahi aşamaların hastanın konforu korunarak farklı şekillerde yapılabilmesine imkân tanır” ifadelerini kullandı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Beyin dokusunun ağrı hissetmemesi, bazı ameliyatların hastanın uyanık olduğu şekilde planlanabilmesini de mümkün kılar. Ancak uyanık beyin ameliyatının sanıldığı gibi yeni bir yöntem olmadığını, kökeninin 1970’lere uzandığını ve uzun yıllardır uygulandığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Hilmi Kaya, “Beyin dokusu ağrıyı algılasa da kendisi ağrı hissetmez, buna karşılık cilt ve kafatası zarı ağrıya duyarlıdır. Bu nedenle bu bölgeler uyuşturularak ameliyatın belirli aşamaları yapılabilir. Özellikle konuşma ve hareket merkezlerine yakın tümörlerde hastanın tepkileri izlenerek ameliyat daha güvenli şekilde gerçekleştirilir. Bu süreç, ameliyatın belirli aşamalarında hastanın kontrollü şekilde uyandırılması ya da ameliyatın tamamen uyanık olarak gerçekleştirilmesiyle yönetilir. Ayrıca hasta bu süreçte herhangi bir ağrı hissetmez, anestezi uzmanları gerekli ayarlamaları yaparak konforu sağlar” dedi.</p>

<p><strong>Beyin ameliyatları titizlikle planlanmalı</strong></p>

<p>Beyin cerrahisinde ameliyat kararı verilirken birçok unsurun birlikte değerlendirildiğini vurgulayan Kaya, “Örneğin bir tümör söz konusuysa, kitlenin bulunduğu yer, hastanın yaşı, genel sağlık durumu ve yol açtığı şikâyetler dikkate alınarak en uygun tedavi planı belirlenir. Günümüzde cerrahi müdahale gerektiren durumlar incelendiğinde; omurgada sinirlere baskı yapan fıtıklar, beyin tümörleri, beyin içinde kanamaya yol açan durumlar ile beyin damar hastalıkları en sık karşılaşılan tablolar arasında yer alır. Bu hastalıkların bir kısmı doğuştan gelen damar yapısı farklılıklarından kaynaklanabilir. Beyin, oldukça hassas bir yapıya sahip olduğundan ve çevresindeki dokuların karmaşıklığı nedeniyle bu alandaki ameliyatlar dikkatli bir planlama gerektirir. Bu nedenle iyi kurgulanmış bir cerrahi yaklaşım büyük önem taşır” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Her beyin tümöründe ve kanamasında cerrahi gerekmez</strong></p>

<p>Cerrahinin fayda sağlamayacağı durumlar olduğunu da belirten Kaya, “Gerek beyin tümörlerinde gerekse beyin kanamalarında tedavi kararı hastalığın türüne ve seyrine göre belirlenir. Bazı tümörler bulundukları bölgede sınırlı kalır ve şikâyete yol açmaz ise cerrahi yerine düzenli takip yeterli olabilir. Ancak bazı tümörler normal beyin dokusuyla iç içe olduğu için tamamen çıkarılamaz ve biyopsi ile tanıyı netleştirdikten sonra uygun tedavi seçilir. Öte yandan cerrahinin kaçınılmaz olduğu durumlarda amacımız, tümörü güvenli şekilde çıkarırken sağlıklı beyin dokusunu korumaktır. Benzer şekilde beyin kanamalarında da her zaman ameliyat gerekmez, bazı hastalar yakından izlenebilir. Ancak kanama beyne baskı yapıyor ve hayati risk oluşturuyorsa, bu durumda acil cerrahi hayat kurtarıcıdır” dedi.</p>

<p>          </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 15:24:44 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/03/beyin-dokusu-aciyi-hissetmiyor-1774873484.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ağrısı çok, tanısı geç hastalık!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/agrisi-cok-tanisi-gec-hastalik-30568</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/agrisi-cok-tanisi-gec-hastalik-30568</guid>
                <description><![CDATA[Halk arasında ‘çikolata kisti’ olarak bilinen endometriozis, ülkemizde üreme çağındaki 2 milyonu aşkın kadını, bir başka deyişle her 10 kadından birini etkileyen ve bazen organ kayıplarına ya da anneliğe engel olan önemli bir hastalık. Rahim iç dokusunun rahim dışına yayılmasıyla gelişen bu hastalık, farklı rahatsızlıklarla karıştırıldığı için tanısı çoğu zaman gecikiyor bazen yıllarca tanı konulamayabiliyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p>İşte, Mart ayı-Endometriozis Farkındalık Ayı kapsamında Acıbadem Altunizade Hastanesi’nde “Olağan Şüpheli: Endometriozis” etkinliği düzenlendi. Etkinlik kapsamında gerçekleştirilen söyleşinin moderatörlüğünü <strong>Sunucu ve televizyon programcısı Esra Erol</strong> yaptı. <strong>Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Taner Usta,</strong> yıllarca teşhis konulamamasından dolayı, kadınlarda gelişebilen infekritilite (kısırlık) başta olmak üzere böbrek kaybına kadar ilerleyen önemli ve ciddi hastalığa, tedavisindeki en yeni yöntemlere yönelik önemli bilgiler verdi. Hastalar da geç tanı, şiddetli ağrılar ve zorlu süreçlerini içtenlikle paylaştı.</p>

<p>Söyleşinin ardından atölye çalışmasında katılımcılar hep birlikte, Endometriozis Farkındalık Ayı kapsamında bahar çiçeklerinden süsler hazırladılar. </p>

<p><strong>Prof. Dr. Taner Usta: “Hastalık her 10 kadından 1’ini etkiliyor”</strong></p>

<p><strong>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Taner Usta</strong>, dünyada çok yaygın bir hastalık olan endometrioze tanı konulmasının çok uzun yıllar alabildiğini beirterek şöyle konuştu: “<strong>Rahmin iç zarının olmaması gereken yere yerleşip özellikle de yumurtalıklara yerleşip, bazen de komşu organlara yerleşip çok ciddi ağrılarla seyredebilen, kısırlık yapabilen ve kadınların 20’li ve 30’lu yaşlarında ortaya çıkabilen bir hastalık olmasıyla da önem arz ediyor. 10 kadından 1 tanesini etkileyen bir riskten bahsediyoruz. Kontrole kadın doğum uzmanına gitmeli ve akla özellikle çikolata kisti hastalığı geliyorsa bu konuyla ilgilenen kadın doğum uzmanının görmesi çok önemli. İlerleyince hastalık rahim, tüpler, yumurtalıklar bir çok yeri çok etkilemiş oluyor. Bu grup hastada işimiz çok zor. Zaten aslında bu farkındalık etkinliklerinin en önemli amacı; erken tanı koyalım, tedaviyle ilgili fırsat zamanını kaçırmayalım.”</strong></p>

<p>Endometriozisin yol açtığı ağrıların, başka hastalıklarda da görülebildiğini belirten Prof. Dr. Taner Usta, bu nedenle tanı konulmasında gecikme yaşanabildiğini vurguladı: <strong>“Karındaki ağrılar birçok hastalıkta görülebiliyor. Mesela bel fıtığı hastalığıyla karışabiliyor veya hassas bağırsak sendromu ile karışabiliyor. Ama pelvik bölgede bir kadında adetlerle bağlantılı veya yumurtlamayla bağlantılı eğer bir ağrı durumu varsa mutlaka akla endometriozis gelmeli. Birçok durumda da karşımıza endometriozis  çıkıyor.” </strong></p>

<p>Prof. Dr. Taner Usta tedaviye yönelik şu bilgileri verdi: <strong>“Tedavide ilaç tedavilerinden çok faydalanıyoruz. Endometriozis eğer yumurtalık rezervini azalttıysa yumurtaları dondurma veya embriyo dondurma gibi tedavi seçeneklerini mutlaka düşünüyoruz ve hastayla tartışıyoruz. Özellikle çok derin tutulumlar, organları tehdit eden tutulumlar var veya şüpheli bir görüntü varsa da böyle bir durumda cerrahi tedaviye başlıyoruz.”</strong> </p>

<p><em><strong>Esra Erol: “Endometriozisi de toplumda yüksek sesle konuşabilmeliyiz”</strong></em></p>

<p>Etkinlik kapsamında gerçekleştirilen söyleşinin 2. kez moderatörlüğünü yapan <strong>Sunucu ve televizyon programcısı Esra Erol</strong> da; endometriozis hastalığı konusunda toplumsal farkındalık oluşmasının son derece önemli olduğunu vurguladı. Erol şöyle konuştu: </p>

<p><strong>“Kadın hastalıklarına dair toplumda çok yüksek sesle konuşamıyoruz. Bunun tabi kültürel yapıdan, kadının toplumdaki yerinden ve halk arasındaki önyargılardan kaynaklandığını düşünüyorum. Bazı hastalıklarda olduğu gibi bence endometriozisi de yüksek sesle konuşmalıyız.”</strong></p>

<p>Kadınların yaşamını kabusa çevirebilen bu hastalığa yönelik toplumsal farkındalık oluşturabilmek için katkıda bulunmaya özen gösterdiğini vurgulayan Erol, sözlerine şöyle devam etti: “<strong>Bulunduğum konum itibariyle de bu konuda bir farkındalık yaratabiliyorsak ne mutlu. Çünkü halk arasında endometriozis ile ilgili bu hastalığı bilmeyen insanlar genelde şunu söylüyorlar; ‘yaa ne kadar nazlı niyazlı, sanki ağrıları birazcık abartıyor, sanırım senin ağrılarının bir psikolojik karşılığı var’ Aslında böyle değil, çok ciddi bir hastalık. Biz bu hastalığı ne zaman yüksek sesle konuşur farkında olursak sanırım erken teşhis ve tanı ve sürecin anlaşılmasını sağlayabiliriz.”</strong></p>

<p> </p>

<p><em><strong> “7 yılda tanı aldım, keşke daha önce bilseydim”</strong></em></p>

<p><em>Etkinlikte konuşan <strong>48 yaşındaki Aygen Yapıcıkardeşler</strong> de hastalığına 7 yıl tanı konulmadığını belirterek, bir yıl önce, bağırsağında da görülen ‘bağırsak endometriozisi’ tanısı aldığını söyledi. Bağırsağında 4,5 santimlik endometriozis nedeniyle geçtiğimiz ay Prof. Dr. Usta’ya ameliyat olan Yapıcıkardeşler, tanı konulana kadar yaşadığı zorlu süreci şöyle anlattı: </em></p>

<p><em><strong>“Bundan 8 sene kadar önce sol tüpümde tıkanıklık olduğu fark edildi, fakat o zaman teşhis konulmadı. Endometriozis kelimesini de aslında çok yakın bir zamanda duydum. 2024’ün Aralık ayında yaptırdığım check-upta doktorlarımdan bir tanesi ‘çikolata kisti ama bu endometriozis olabilir’ dedi. Benim için kistti, çok bir şey ifade etmiyordu açık söyleyeyim bu konuda tabiri caizse cahil olduğumu düşünüyorum. Bu kelime ‘kist’ demek ki dedim ve çok önemsemedim ama doktorum üzerine gitti, 3 ay sonra tekrar kontrole çağırdı. Başka bir şikayetim var mı anlamaya çalıştı ama ben yine aynı şekilde rahimle bağırsak arasında bu kadar büyük bir ilişki olduğunu bir kadın olarak bilmiyordum. Benim teşhisim Derin Endometriozis olarak konuldu</strong> <strong>ama bağırsak endometriozisydi asıl, evet rahimde endometriozis vardı ama bağırsağa da sıçramıştı. Teşhis konulduğunda 4,5 cm kadar bağırsakta endometriozis vardı”</strong></em></p>

<p><em>48 yaşında olduğunu ve her yıl check-up yaptırdığını belirten Yapıcıkardeşler, 8 yıl önce başlayan sorunlarına ancak bir yıl önce tanı alabildiğinden yakındı: “</em></p>

<p><em><strong>“Yaptırdığım checkuplarda sol tüpümün tıkalı olduğu fark edildi amaı teşhis 8 yıl önce konulmadı. Dolayısıyla ben endometriozis kelimesini 8 yıl önce değil, son 1 sene içerisinde yaptığım görüşmelerde duydum. Bir ay önce olduğum ameliyatın sonucunda da aslında o tarihte tüpümün tıkalı olmasının sebebinin de endometriozis olduğu çok yeni ortaya çıkmış oldu. Belki 8 sene önce tanı konulsaydı farklı bir tedavi uygulanırdı, bağırsak yoluna gitmezdi, bağırsak endometrizoisi olarak sçırmayıp medikal tedaviyle sonuçlanırdı belki de.”</strong></em></p>

<p><em><strong>“Hamileliğimin 30. Haftasında aldığım haberle şok oldum”</strong></em></p>

<p>Bir bebek annesi olan 28 yaşındaki Öykü Güncan da hiçbir şikayeti yokken 2023 yılında rutin kontrolde endometriozis tanısı aldığını ama bunu önemsemediğini söyledi. Evlendikten haftalar sonra çikolata kistinin patlamasıyla acil ameliyata alınan Güncan, hamileliğinde yaşadığı şoku da şöyle paylaştı: </p>

<p><strong>“Herhangi bir sorun yok diye düşünüyorduk fakat çikolata kisti büyümeye devam etmiş içerde. Kist hamile kalınca da büyümeye devam etti ve doktorum, o süreci takip eden doktorum yani sorun yaratmadı en başta ama 30. Haftaya geldiğimizde ‘bu şekilde doğum yaptıramayacağım dedi. Daha sonra yeni bir doktor arayışına girdik ve Taner hocayı bulduk, sağ olsun kabul etti bizi.” </strong></p>

<p>Prof. Dr. Taner Usta tarafından yakın klinik izleme alınan Güncan, doğuma kadar da herhangi bir müdahale yapılmadan izlendi. 30 haftalıkken 6 santim olan endometriozisin doğumda 8 santime ulaştığı görüldü. Bebeğini dünyaya getirmek için sezaryen ameliyatı olan Öykü Güncan’ın ameliyat sırasında çikolata kistinin içi boşaltıldı.. Bebeğine kavuşan Öykü Güncan, endometriozisin oluşturduğu sağlık sorunundan da kurtuldu.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 15:24:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/03/agrisi-cok-tanisi-gec-hastalik-1774873476.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Karaciğer yağlanması siroz ve kanser riskini artırabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/karaciger-yaglanmasi-siroz-ve-kanser-riskini-artirabilir-30550</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/karaciger-yaglanmasi-siroz-ve-kanser-riskini-artirabilir-30550</guid>
                <description><![CDATA[Günlük hayatta hareketin azalması ve beslenme alışkanlıklarının değişmesi karaciğer sağlığını doğrudan etkileyebiliyor. Karaciğer yağlanmasının fazla kilo, insülin direnci, tip 2 diyabet, kolesterol yüksekliği ve hareketsiz yaşam tarzı olan kişilerde daha sık görüldüğünü belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Sedat Karademir, “Karaciğer hücrelerinin içinde normalden fazla yağ birikmesi anlamına gelen karaciğer yağlanması, bazı kişilerde ilerleyerek iltihaplanma, hücre hasarı ve daha ileri aşamalarda siroz ile karaciğer yetmezliği gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor” açıklamasında bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Günlük hayatta hareketin azalması ve beslenme alışkanlıklarının değişmesi karaciğer sağlığını doğrudan etkileyebiliyor. Karaciğer yağlanmasının fazla kilo, insülin direnci, tip 2 diyabet, kolesterol yüksekliği ve hareketsiz yaşam tarzı olan kişilerde daha sık görüldüğünü belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Sedat Karademir, “Karaciğer hücrelerinin içinde normalden fazla yağ birikmesi anlamına gelen karaciğer yağlanması, bazı kişilerde ilerleyerek iltihaplanma, hücre hasarı ve daha ileri aşamalarda siroz ile karaciğer yetmezliği gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor” açıklamasında bulundu.</strong></p>

<p>Karaciğer yağlanmasının göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulayan, özellikle ileri evre yağlanma ve siroz gelişen hastalarda karaciğer kanseri riskinin arttığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Sedat Karademir, “Son yıllarda, sirozu bulunmayan kişilerde bile yağlanmaya bağlı olarak karaciğer kanseri geliştiğini gözlemliyoruz. Bu sebeple diyabeti olan, hızlı kilo alan ya da karaciğer testleri yüksek seyreden kişilerin daha yakından takip edilmesi kıymetli. Bu kişilerde zamanla iltihaplanma ve doku hasarı gelişme riski yüksek olduğu için kan testleri, ultrasonografi, gerekli durumlarda MR ve bazı hastalarda düzenli kanser taramaları çok önemli” dedi.</p>

<p><strong>Kilo kaybı karaciğer sağlığını destekliyor</strong></p>

<p>Var olan kilonun yüzde 7-10 oranında kaybedilmesi, düzenli yürüyüş yapılması ve Akdeniz tipi beslenmenin karaciğer sağlığını olumlu yönde etkilediğini vurgulayan Karademir, “Bu değişiklikler karaciğer yağlanmasının gerilemesine yardımcı olabileceği gibi kanser riskini de azaltabilir. Günlük hayata entegre edilecek küçük ama sürdürülebilir adımlar bu süreçte önemli bir fark yaratır. Yağlanma tehlikesinin doğru takip ve uygun yaşam tarzı değişiklikleriyle kontrol altına alınabileceği, ihmal edildiğinde ise daha ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceği bilinmeli” uyarısında bulundu.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 22:17:43 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/03/karaciger-yaglanmasi-siroz-ve-kanser-riskini-artirabilir-1774552663.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ramazan’da kontrolsüz tatlı tüketimi kan şekerini zorluyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/ramazanda-kontrolsuz-tatli-tuketimi-kan-sekerini-zorluyor-30382</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/ramazanda-kontrolsuz-tatli-tuketimi-kan-sekerini-zorluyor-30382</guid>
                <description><![CDATA[Diyabet, vücudun kan şekerini sağlıklı şekilde dengeleyememesiyle ortaya çıkan bir hastalık. Diyabet hastaları için düzenli ve dengeli beslenme hayati önem taşır. Ramazan ayında uzun saatler süren açlık ise kan şekeri dengesini bozarak özellikle diyabet hastaları açısından risk oluşturabilir. Oruç kararı öncesinde mutlaka doktora danışılması gerektiğini dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “İnsülin takviyesi alanların oruç tutması, kan şekeri seviyesinde ciddi dalgalanmalara yol açabileceği için riskli olabilir” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Türkiye’de 2024 verileriyle 12 milyondan fazla diyabet hastası bulunduğunu belirten Prof. Dr. Fulya Akın, “Ramazan’da özellikle iftar sonrasında tatlı ve hamur işi tüketiminde belirgin bir artış yaşanıyor. Şerbetli ve yoğun karbonhidrat içeren tatlılar kan şekerini kısa sürede hızla yükseltebilir, ardından ani düşüşlere yol açarak dalgalanmalara neden olabilir. Bu durum diyabet hastaları açısından ciddi risk oluşturur ve kan şekeri kontrolünü zorlaştırır. Bu nedenle diyabet hastaları oruç tutmadan önce mutlaka doktor kontrolünden geçmeli. Özellikle Tip 1 diyabeti olanlara ve kan şekeri kontrolü sağlanamayan Tip 2 hastalarına oruç önermiyoruz” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Karbonhidrat ağırlıklı beslenme kan şekerini hızla yükseltiyor</strong></p>

<p>Oruç süresince beslenme alışkanlıklarının daha planlı olması gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Akın, “Ramazan ayı boyunca mideyi uzun süre tok tutan, sindirimi daha yavaş olan, protein ve liften zengin besinler tercih edilmeli. İftarda uzun saatlerin ardından bir anda kızartma gibi ağır yemeklere yüklenmek yerine hafif bir başlangıç yapmak ve ana yemeği yavaş yavaş tüketmek kan şekerinin ani yükselmesini engellemeye yardımcı olur. Beyaz ekmek, pizza, makarna ve pasta gibi rafine karbonhidratların fazla tüketilmesi kan şekeri dengesini bozabilir, bu nedenle bu besin türlerinin de porsiyon kontrolü kıymetli. Ayrıca iftar ile sahur arasında yeterli su içmek hem vücudun susuz kalmasını önler hem de gün içindeki kan şekeri dalgalanmalarını azaltmaya destek olur” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Ek hastalığı olan diyabetliler için oruç daha riskli</strong></p>

<p>Diyabete ek olarak hamile olan ya da böbrek hastalığı bulunan kişilerde riskin daha da arttığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Kan şekerindeki ani değişimler hem anne hem de bebeğin sağlığını olumsuz etkileyebilir. Uzun süre susuz kalmak ise böbrek fonksiyonlarını daha da zorlayabilir. Bu nedenle hamile diyabet hastalarına ve böbrek yetmezliği bulunan diyabetlilere oruç tutmalarını önermiyoruz. Ayrıca böbrek hastalığı olan kişilerde kan şekeri düşüklüğü riski de daha yüksek olabilir” ifadelerini kullandı.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 24 Feb 2026 16:03:36 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/02/ramazanda-kontrolsuz-tatli-tuketimi-kan-sekerini-zorluyor-1771938216.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Uzun süreli açlık ve susuzluk Epilepsi hastalarını etkileyebilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/uzun-sureli-aclik-ve-susuzluk-epilepsi-hastalarini-etkileyebilir-30381</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/uzun-sureli-aclik-ve-susuzluk-epilepsi-hastalarini-etkileyebilir-30381</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, epilepsi hastalarının Ramazan ayında oruç tutarken karşılaşabileceği riskler hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Uzun süreli açlık ve susuzluk, beynin çalışma düzenini etkileyebilir!</strong></p>

<p>Uzun süreli açlık ve susuzluğun, vücudumuzun hassas dengesini değiştirerek beynin çalışma düzenini etkileyebileceğini ifade eden Dr. Celal Şalçini, “Özellikle kan şekerinin düşmesi (hipoglisemi) ve vücudun susuz kalması (dehidratasyon), sinir hücrelerinin elektriksel dengesini bozarak ‘nöbet eşiği’ dediğimiz koruyucu sınırı aşağı çeker.” dedi.</p>

<p>Dr. Şalçini, bu durumun, normalde nöbet geçirmeyen veya nöbetleri kontrol altında olan bir hastada, beynin elektriksel fırtınalara daha açık hale gelmesine ve beklenmedik nöbetlerin tetiklenmesine neden olabileceğine vurgu yaptı. </p>

<p><strong>İlaç saatlerinin kaydırılması, nöbet riskini artırabilir!</strong></p>

<p>Epilepsi tedavisinde en kritik kuralın, ilaçların kandaki seviyesini sabit tutmak olduğunu aktaran Dr. Celal Şalçini, “İlaçların sahur ve iftar saatlerine göre (örneğin 12 saat arayla alınması gereken ilacın 16-17 saatlik boşluklarla alınması) kaydırılması, kandaki ilaç düzeyinin tehlikeli seviyelere düşmesine yol açabilir. Bu ‘ilaçsız’ kalan sürede beynin koruma kalkanı zayıflar ve tek bir doz aksatması veya geciktirilmesi bile aylar süren nöbetsiz dönemin bozulmasına, hatta hastaneye yatış gerektiren şiddetli nöbetlere sebebiyet verebilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Her epilepsi hastası oruç için uygun değil!</strong></p>

<p>Epilepsi hastaları için uykunun, en az ilaçlar kadar hayati bir tedavi bileşeni olduğuna dikkat çeken Dr. Celal Şalçini, “Sahura kalkmak için uykunun bölünmesi, geç yatılması veya sabah erken uyanılması ‘uyku yoksunluğu’ yaratarak beyin hücrelerinin aşırı duyarlı hale gelmesine neden olur.” dedi.</p>

<p>Birçok epilepsi türünde uykusuzluğun, nöbeti tetikleyen en güçlü faktör olduğunun altını çizen Dr. Şalçini, şöyle devam etti:</p>

<p>“Bu nedenle ramazan ayındaki düzensiz uyku rutini, nöbet sıklığının artması konusunda ciddi bir risk taşır. Her epilepsi hastası oruç için uygun değildir. Özellikle ilaçlara rağmen nöbetleri devam eden ‘dirençli epilepsi’ hastaları, gün içinde birden fazla veya üçten fazla ilaç kullanmak zorunda olanlar, nöbetleri uykusuzlukla tetiklenenler ve çocukluk/yaşlılık dönemindeki hastalar için oruç tutmak önerilmez. Ayrıca nöbetleri kontrol altında olsa bile, hayati risk taşıyan ağır nöbet geçmişi olan kişilerin bu kararı doktorlarına danışmadan almamaları hayati önem taşır.”</p>

<p><strong>En ufak nöbet belirtisinde oruç bırakılmalı ve doktora başvurulmalı!</strong></p>

<p>Eğer nöbetler uzun süredir tam kontrol altındaysa, tek tip ilaç kullanılıyorsa ve doktor onayı varsa güvenli oruç tutmanın mümkün olabileceğini ifade eden Dr. Celal Şalçini, “Bu süreçte iftar ile sahur arasında bol sıvı tüketilmeli, ilaçlar doktorun önerdiği yeni zaman dilimlerine harfiyen uyularak alınmalı ve en önemlisi gün içindeki uyku kaybını telafi edecek dinlenme süreleri oluşturulmalı. Ancak oruç tutarken en ufak bir nöbet veya nöbet habercisi (aura) hissedilirse, sağlığı riske atmamak adına oruca hemen ara verilmeli ve durum doktora bildirilmeli.” uyarısını yaparak sözlerini tamamladı.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 24 Feb 2026 16:02:47 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/02/uzun-sureli-aclik-ve-susuzluk-epilepsi-hastalarini-etkileyebilir-1771938167.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kanser Tedavisinde Genetik Testlerin 4 Önemli Avantajı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/kanser-tedavisinde-genetik-testlerin-4-onemli-avantaji-30315</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/kanser-tedavisinde-genetik-testlerin-4-onemli-avantaji-30315</guid>
                <description><![CDATA[Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, her yıl yaklaşık 20 milyon kişiye kanser tanısı konuluyor ve 10 milyonun üzerinde insan kansere bağlı nedenlerle yaşamını yitiriyor. Kanser, artık sadece bireysel bir sağlık sorunu değil; tüm toplumları etkileyen küresel bir halk sağlığı meselesi olarak tanımlanıyor. Ancak ilerleyen teknoloji ve tıp alandaki son gelişmeler kapsamında yapılan genetik testler ile yapılan doğru planlamalar sayesinde kanser büyük oranda tedavi edilebiliyor. Memorial Sağlık Grubu Medstar Antalya Hastanesi Onkoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Mükremin Uysal,  kanser tedavisinde yeni yol haritası genetik ve moleküler testler hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Kanser görülme sıklığı dikkat çekiyor<br />
 </strong>Güncel veriler, kanser görülme sıklığının özellikle yaşam süresinin uzaması, çevresel faktörler, sigara kullanımı, beslenme alışkanlıkları ve hareketsiz yaşam tarzı gibi nedenlerle giderek arttığını göstermektedir. Dünya genelinde ve ülkemizde en sık görülen kanser türleri arasında; meme kanseri, akciğer kanseri, kolorektal (kalın bağırsak, resktum) kanserler, prostat kanseri, mide kanseri yer almaktadır. Bu kanserlerin önemli bir kısmında, düzenli tarama programları ve erken tanı sayesinde tedavi başarısı belirgin şekilde artmakta, hastaların yaşam süresi ve yaşam kalitesi olumlu yönde etkilenmektedir.</p>

<p><strong>Kanserde değişen yaklaşım: kişiselleştirilmiş tedavi<br />
 </strong>Geçmişte kanser tedavileri daha çok standart protokollerle yürütülürken, günümüzde her hastanın kanserinin biyolojik ve genetik açıdan farklı özellikler gösterebildiği bilinmektedir. Bu anlayış, “herkese aynı tedavi” yaklaşımının yerini “kişiye özel tedavi” kavramına bırakmasını sağlamıştır . Biyopsi veya cerrahi sonrası elde edilen tümör dokusunda yapılan moleküler ve genetik analizler, hastalığın davranışı hakkında önemli bilgiler sunmakta ve tedavi planının daha doğru şekilde belirlenmesine yardımcı olmaktadır. Kanserde genetik test; tanıyı doğrular, yol haritası çıkarır ve <em>hedefe yönelik akıllı ilaçlar ve immünoterapiler</em> gibi modern tedavi seçeneklerinin, uygun hastalarda doğru zamanda kullanılabilmesini sağlar. </p>

<p><strong>Genetik testlerin hastaya sağladığı 4 avantaj </strong></p>

<ol>
	<li><strong>Tedaviyi yönlendirme : </strong>Tümörde saptanan genetik değişiklikler, hangi tedavinin daha etkili olabileceğini öngörmemizi sağlamaktadır. Böylece hedefe yönelik tedaviler ve immünoterapiler, doğru hastada ve doğru zamanda kullanılabilmektedir. </li>
	<li><strong>Gereksiz tedavilerden kaçınma : </strong>Genetik testler sayesinde etkisiz olacağı öngörülen tedavilerden kaçınılmakta, hastalar gereksiz yan etkilerden korunmaktadır. </li>
	<li><strong>Tedavi başarısını artırma :</strong> Moleküler düzeyde doğru hedefe yönelik tedaviler, tedaviye yanıt oranlarını artırmakta ve hastalığın kontrol altına alınmasını kolaylaştırmaktadır. </li>
	<li><strong>Kalıtsal kanser riskinin belirlenmesi :</strong> Uygun hastalarda yapılan bazı genetik testler, ailesel kanser yatkınlığını ortaya koyabilir. Bu sayede yüksek risk taşıyan bireyler erken dönemde izlenmekte, koruyucu önlemler alınabilmekte ya da kanser çok erken evrede saptanabilmektedir.</li>
</ol>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 05 Feb 2026 15:45:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/02/kanser-tedavisinde-genetik-testlerin-4-onemli-avantaji-1770295506.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Moleküler Testlerle Kansere Dakikalar İçinde Tanı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/molekuler-testlerle-kansere-dakikalar-icinde-tani-30314</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/molekuler-testlerle-kansere-dakikalar-icinde-tani-30314</guid>
                <description><![CDATA[Kanserde tanı süreçleri artık günlerle değil, dakikalarla ölçülüyor. Yeni nesil moleküler ve genetik testler sayesinde, normalde yaklaşık bir ay süren analizler çok kısa sürede tamamlanarak tümörün temel biyolojik özellikleri ortaya konabiliyor. Tanı süreçlerindeki bu hız kazanımı, özellikle cerrahi sırasında alınan kararlar açısından hayati önem taşıyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayça Erşen Danyeli, tanıya hız kazandıran bu teknolojilerin klasik patoloji anlayışını kökten değiştirmekte olduğunu belirtiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Kanserde tanı süreçleri artık günlerle değil, dakikalarla ölçülüyor. Yeni nesil moleküler ve genetik testler sayesinde, normalde yaklaşık bir ay süren analizler çok kısa sürede tamamlanarak tümörün temel biyolojik özellikleri ortaya konabiliyor. Tanı süreçlerindeki bu hız kazanımı, özellikle cerrahi sırasında alınan kararlar açısından hayati önem taşıyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi <strong>Prof. Dr. Ayça Erşen Danyeli</strong>, tanıya hız kazandıran bu teknolojilerin klasik patoloji anlayışını kökten değiştirmekte olduğunu belirtiyor.</strong></em></p>

<p><em><strong>Tanı süreçlerinde gelinen bu ileri noktanın en çarpıcı örneklerinden biri beyin tümörleri alanında yaşanıyor. Artık yalnızca mikroskop altında görülen hücre yapıları değil, tümörün moleküler ve epigenetik imzası da tanının merkezine yerleşiyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) güncel sınıflamalarında da bu yaklaşımın benimsendiğine dikkat çeken Prof. Dr. Ayça Erşen Danyeli, beyin tümörlerinde tanının artık tek bir test ya da tek bir görüntüye dayanmadığını vurguluyor. Tümörün mikroskopik özellikleri, genetik yapısı, hastanın klinik bulguları ve MR görüntüleri birlikte değerlendiriliyor; böylece tanı doğruluğu artıyor ve hastaya en uygun tedavi planı oluşturulabiliyor.</strong></em></p>

<p>Tanı hızlandıkça tedavi yaklaşımı da değişiyor. “Kansere dakikalar içinde tanı” ifadesi, tüm DNA’nın baştan sona analiz edilmesinden ziyade, hastalık açısından kritik genetik bilgilerin çok kısa sürede elde edilebilmesini ifade ediyor. Prof. Dr. Ayça Erşen Danyeli, özellikle nanopore gibi gerçek zamanlı dizileme teknolojilerinin DNA’dan gelen sinyali anında okuyabilmesi sayesinde bu hızın mümkün hale geldiğini belirtiyor.<br />
 Prof. Dr. Ayça Erşen Danyeli, “Yürütmekte olduğumuz projelerde, ‘frozen’ yöntemiyle ameliyat sırasında tümörden alınan doku örneklerinin anında dondurulup incelenmesiyle, dakikalar içinde tümörün temel moleküler profilini elde edebiliyoruz. Bu yaklaşım, günler sürebilen klasik testlere kıyasla klinik karar süreçlerinde büyük bir dönüşüm anlamına geliyor” diyor.</p>

<h3><strong>Mikroskop Yetmiyor; Kanserde Genetik Kodlar Konuşuyor</strong></h3>

<p>Moleküler testler bugün en yaygın olarak beyin tümörleri, akciğer kanseri, meme ve kolorektal kanserler ile hematolojik kanserlerde kullanılıyor. Prof. Dr. Ayça Erşen Danyeli, mikroskop altında birbirine çok benzeyen iki tümörün moleküler olarak tamamen farklı olabildiğini ve bunun hastanın alacağı tedaviyi kökten değiştirebildiğini belirtiyor:<br />
 “Mikroskop altında aynı görünen tümörler biyolojik olarak çok farklı davranabiliyor. Bu fark bilinmeden uygulanan bir tedavi, hastayı yanlış bir yola sürükleyebilir. Özellikle akciğer kanseri gibi bazı tümörlerde, belirli genetik mutasyonlar saptandığında kemoterapi yerine hedefe yönelik akıllı ilaçlarla çok daha etkili sonuçlar elde edilebiliyor”… </p>

<p>Genetik testler artık yalnızca “Bu tümör nedir?” sorusuna değil, “Bu hastada hangi tedavi işe yarar?” sorusuna da yanıt veriyor. Prof. Dr. Ayça Erşen Danyeli, “Bazı genetik değişiklikler, belirli ilaçlara duyarlılığı ya da direnç riskini önceden gösterebiliyor. Bu sayede hastalar etkisiz tedavilerden korunurken, en uygun tedaviye daha baştan yönlendirilebiliyor” ifadelerini kullanıyor.</p>

<h3><strong>Metilasyon Analizi ve Ameliyat Sırasında Genetik Tanı</strong></h3>

<p>Beyin tümörlerinde son yılların en güçlü tanı yaklaşımlarından biri olan tümör DNA metilasyon analizi, özellikle tanısı zor ve atipik olgularda belirleyici rol oynuyor. Prof. Dr. Ayça Erşen Danyeli, bu yöntemin tanı doğruluğunu artırdığını, nadir tümör alt tiplerinin güvenle ayırt edilmesini sağladığını ve böylece klinik seyrin daha öngörülebilir hale geldiğini vurguluyor.</p>

<p>Avrupa Birliği çatısı altında TRANSCAN projesi kapsamında yürütmekte oldukları çalışmaların, tümörle ilgili genetik bilgileri ameliyat sırasında cerraha ulaştırmayı hedeflediğini belirten Prof. Dr. Ayça Erşen Danyeli’ye göre, DNA’yı anlık olarak okuyabilen nanopore dizileme teknolojisi bu dönüşümün en önemli anahtarlarından biri.</p>

<p>Prof. Dr. Ayça Erşen Danyeli, “Ameliyat sırasında alınıp dondurulduktan sonra incelenen doku örneklerinden neredeyse eş zamanlı olarak tümörün moleküler profilini elde edebiliyoruz. Patolog mikroskopta frozen (dondurulmuş doku) kesitini değerlendirirken, eş zamanlı olarak aynı dokudan DNA izole edilip genetik analiz başlatılıyor. Böylece cerrahi ekip, operasyon devam ederken kritik bilgilere sahip olabiliyor ve ameliyat bu bilgilere göre şekilleniyor. Bu yaklaşım, gelecekte ‘ameliyat sırasında genetik tanı’ kavramının standart hale gelmesinin önünü açıyor” diyor.</p>

<h3><strong>Görüntüleme Artık Tümörün Biyolojisini de Gösteriyor</strong></h3>

<p>Beyin tümörlerinde radyolojinin rolünün de değiştiğini vurgulayan Prof. Dr. Ayça Erşen Danyeli, ileri görüntüleme yöntemlerinin moleküler ve patolojik verilerle entegre edildiği projeler yürüttüklerini belirtiyor. Bu sayede cerrahi planlama, tedavi yanıtı ve nüks riski daha doğru öngörülebiliyor.</p>

<p>Acıbadem Üniversitesi bünyesinde kurulan Beyin Tümörleri Araştırma Grubu’nun (Acıbadem University Brain Tumor Research Group-AUBTRG) patoloji, moleküler biyoloji, radyoloji, biyoinformatik, beyin cerrahisi ve onkolojiyi aynı çatı altında buluşturduğunu aktaran Prof. Dr. Ayça Erşen Danyeli, bu multidisipliner yapının bilimsel üretimi hızlandırdığını söylüyor.</p>

<p><strong>Tümörün Gizli Haritası Ortaya Çıkıyor </strong></p>

<p>Türkiye’de ilk kez Acıbadem Üniversitesi’nde altyapısı kurulan <strong>mekansal transkriptomik (spatial transcriptomics)</strong> yöntemine de değinen Prof. Dr. Ayça Erşen Danyeli, bu teknolojinin bir tümörü oluşturan farklı hücrelerin dokudaki konumlarını ve hangi genleri aktif kullandıklarını bozmadan ortaya koyduğunu belirtiyor. Prof. Dr. Ayça Erşen Danyeli, “Bu yöntemle tümörü adeta bir harita gibi okuyabiliyor, hangi bölgenin agresif, hangisinin tedaviye dirençli olduğunu anlayabiliyoruz. Tıp artık hastalığı değil hastayı merkeze alan, moleküler verilerle desteklenen bir yaklaşım benimsiyor. Biz Acıbadem Üniversitesi’nde, tümör hücrelerinin sadece ne olduğunu değil, nerede ve nasıl davrandığını da ortaya koyan çalışmalar yürütüyoruz. Patoloji ise klinik karar süreçlerinin tam merkezinde yer alıyor” diyerek sözlerini tamamlıyor… </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 05 Feb 2026 15:44:12 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/02/molekuler-testlerle-kansere-dakikalar-icinde-tani-1770295452.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Psikolojik sağlamlık bağışıklık sistemini de güçlendiriyor…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/psikolojik-saglamlik-bagisiklik-sistemini-de-guclendiriyor-30295</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/psikolojik-saglamlik-bagisiklik-sistemini-de-guclendiriyor-30295</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, 4 Şubat Dünya Kanser Günü dolayısıyla kanser hastalarının psikolojik sağlamlığının tedavi ve iyileşme süreçleri üzerindeki etkisi hakkında bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Psikolojik sağlamlık bağışıklık sistemi üzerinde doğrudan etkili olabilir!</strong></p>

<p>Psikolojik sağlamlık olarak bilinen ‘resilience’ kavramının kişinin, kişilerarası ilişkilerde zorlanmalar, travmatik süreçler ve stresli yaşam olayları karşısında uyum sağlayabilme, toparlanabilme ve hatta bu süreçlerden güçlenerek çıkabilme kapasitesi olduğunu dile getiren&nbsp;Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, “Kanser tedavisi gibi hem fiziksel hem psikolojik olarak zorlayıcı olan bir süreçte psikolojik desteğin önemi büyüktür.” dedi.</p>

<p>Psikolojik sağlamlığın kanser süreci açısından ele alındığında, tanı konduğu andan itibaren başlayan belirsizliğe, tedavi sürecindeki fiziksel ve ruhsal zorlanmalara, geleceğe dair kaygılar ve yaşam kalitesinde olası değişimlere rağmen ruhsal dengenin korunmasına yardımcı olduğunun bilindiğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, “Araştırmalar, psikolojik sağlamlığın bağışıklık sistemi üzerinde doğrudan etkili olabileceğini gösteriyor. Kronik olarak strese maruz kalmak ve depresif hissetmek, bağışıklık sistemini baskılayarak vücudun enfeksiyonlara ve hastalıklara karşı direncini azaltabilir. Buna karşılık, güçlü bir psikolojik duruş, stres hormonlarının dengelenmesine, inflamasyon seviyelerinin azalmasına ve hatta bazı durumlarda hastalığın ilerleme hızının yavaşlamasına katkıda bulunabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Önceki zorluklarla nasıl başa çıkıldığı hatırlanmalı!</strong></p>

<p>Psikolojik sağlamlığın kanser hastalarının tedavi sürecindeki olumlu etkilerinden birinin kişinin hayata bağlılığını arttırarak geleceğe dair umutlarını sürdürmesine katkıda bulunmak olduğuna dikkat çeken&nbsp;Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, “Hayata anlam katan aktivitelerle ilgilenmek ve sosyal bağları güçlendirmek kişinin tedavi uyumunu arttırır. Bu durum tedavi sürecinde ortaya çıkabilecek yan etkilerle daha iyi baş edebilmesini sağlar.” dedi.</p>

<p>Psikolojik sağlamlığı arttırmak amacıyla uygulanabilecek pek çok farklı yöntem olduğuna değinen&nbsp;Erol, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Psikoterapilerde en çok kullanılan yaklaşım bilişsel davranışçı terapidir. Bu yöntem süreçte kişide görülen negatif inançları gerçekçi bir bakış açısıyla ele almayı hedefler. Örneğin tanıyı alan kişi ‘tanı aldım, hayatımın geri kalanı tamamen mahvoldu’ düşüncesine kapılabilir. Bu düşüncesine gerçekçi bir perspektif kazandırmaya çalışmalı, ‘evet, zor bir süreçten geçiyorum, ama hayatımda hala devam eden güzel şeyler var’ diye düşünebilmeli. Kişi önceki zorluklarla nasıl başa çıktığını hatırlamalı, ‘daha önce de zor zamanlar yaşadım ve üstesinden geldim’ gibi yeniden çerçevelemeler bilişsel müdahalelerin temelini oluşturur.”</p>

<p><strong>Şükran duygusu depresyon ve kaygıyı azaltmaya yardımcı oluyor!</strong></p>

<p>Mindfulness teknikleri, derin nefes egzersizleri, progresif kas gevşetme ve rehberli imgeleme gibi tekniklerin, hastaların kaygıyı azaltmasına, duygusal dalgalanmaları daha iyi yönetmesine ve zihinsel dayanıklılığı arttırmasına yardımcı olabileceğini aktaran&nbsp;Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, “Günlük şükran listeleri oluşturmak, küçük mutluluklara odaklanmak ve olumlu anları fark etmek, psikolojik sağlamlığı artırır. Araştırmalar, şükran duygusunun depresyon ve kaygıyı azaltmaya yardımcı olduğunu gösteriyor.” dedi.</p>

<p><strong>Psikolojik sağlamlığı artırmak, sadece zihinsel iyi oluşu değil, fiziksel iyileşmeyi de destekliyor!</strong></p>

<p>Aile, arkadaşlar ve destek grupları ile sosyal destek sistemi kurmanın, hastaların yalnız hissetmesini engelleyeceğini ve duygusal dayanıklılığı artıracağını vurgulayan&nbsp;Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, “Grup terapileri veya kanser hastalarına özel topluluklarla iletişim kurmak, hastaların deneyimlerini paylaşmalarına ve güçlenmelerine yardımcı olabilir.” dedi.</p>

<p>Sanat ve müzik terapisinden de psikolojik sağlamlığı arttırmak için yararlanıldığını aktaran Erol, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Estetik kaygısı gütmeden boyama, yazı yazma, enstrüman çalma gibi aktiviteler, hastaların duygularını ifade etmeleri için güvenli bir alan yaratır.&nbsp;</p>

<p>Kanser hastalarında psikolojik sağlamlığı artırmak, sadece zihinsel iyi oluşu değil, aynı zamanda fiziksel iyileşmeyi de destekleyen önemli bir faktör.&nbsp;Psikolojik iyi oluş için kullanılabilecek&nbsp;teknik ve yaklaşımlar, hastaların bu zorlu süreçte daha dirençli olmalarına yardımcı olabilir. Her bireyin ihtiyaçları farklı olduğu için, psikolojik destek planları kişiye özel olarak hazırlanmalı ve hastanın kendisini en iyi hissettiği yöntemlerle uyumlu olmalı.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 02 Feb 2026 21:25:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/02/psikolojik-saglamlik-bagisiklik-sistemini-de-guclendiriyor-1770056742.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beynin detoksu kaliteli uyku!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/beynin-detoksu-kaliteli-uyku-30268</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/beynin-detoksu-kaliteli-uyku-30268</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, günlük hayatta sıkça kullanılan ‘beyin detoksu’ kavramını bilimsel açıdan değerlendirdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Beyin detoksu olarak adlandırılan süreçler, bilimsel karşılığı farklı olan mekanizmaları ifade ediyor!</strong></p>

<p>‘Beyin detoksu’ kavramının, nöroloji ve nörobilim literatüründe tanımlanmış, klinik olarak kullanılan bir terim olmadığını aktaran Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Bilimsel çalışmalarda beyni belirli bir sürede toksinlerden arındırmayı hedefleyen standart bir detoks yaklaşımından söz edilmez.” dedi.</p>

<p>Bu kavramın toplumda ilgi görmesinin altında yatan nedenin, beynin gerçekten de kendi iç dengesini koruyan ve kendini düzenleyen bir yapıya sahip olması olduğunu dile getiren Alp, “Günlük dilde ‘detoks’ olarak adlandırılan süreçler, aslında beynin doğal fizyolojik işleyişine atıfta bulunan, ancak bilimsel karşılığı farklı olan mekanizmaları ifade eder. Bu nedenle mesele, kavramın kendisinden çok, nasıl ve ne amaçla kullanıldığıdır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Beynin ‘detoksu’, uyku ve fizyolojik denge ile ilişkili!</strong></p>

<p>Beynin temel temizlik sisteminin, glimfatik sistem olarak adlandırılan ve beyin omurilik sıvısı aracılığıyla çalışan bir yapı olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, şöyle devam etti:</p>

<p>“Bu sistem, metabolik faaliyetler sonucu ortaya çıkan atık maddelerin beyinden uzaklaştırılmasını sağlar ve en aktif olduğu dönem derin uyku evreleridir. Özellikle öğrenme, hafıza ve nörodejeneratif hastalıklarla ilişkilendirilen proteinlerin temizlenmesi büyük ölçüde uyku sırasında gerçekleşir. Buna ek olarak kan-beyin bariyeri zararlı maddelerin beyne geçişini sınırlandırırken, mikroglial hücreler hücresel düzeyde temizlik ve onarım süreçlerinde rol alırlar. Dolayısıyla beynin ‘detoksu’, uyanıkken yapılan uygulamalardan ziyade, uyku ve fizyolojik denge ile ilişkilidir.”</p>

<p><strong>Bilimsel temeli olmayan ‘detoks’ uygulamaları, faydadan çok zarara yol açabilir!</strong></p>

<p>Detoks adı altında sunulan besinler, kürler ya da takviyelerin beyni doğrudan temizlediğini gösteren güçlü bilimsel kanıtlar bulunmadığına vurgu yapan Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Dengeli ve yeterli beslenme, beynin enerji ihtiyacını karşılamak ve sinaptik işlevleri desteklemek açısından önemlidir; ancak bu, belirli bir ürünün kısa sürede zihinsel arınma sağlayacağı anlamına gelmez.” dedi.</p>

<p>Kontrolsüz kullanılan takviyelerin, özellikle yüksek dozda alındığında, karaciğer ve böbrek üzerinde yük oluşturabileceğini ve bazı nörolojik ya da psikiyatrik belirtileri olumsuz etkileyebileceğini hatırlatan Alp, kullanılan ilaçlarla etkileşime girme riskinin de göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguladı. Alp, bilimsel temeli olmayan ‘detoks’ uygulamalarının, faydadan çok zarara yol açabileceği uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>‘Doğal’ ürünlerin güvenli olduğu düşüncesi, nörolojik hastalıklar söz konusu olduğunda geçerli değil!</strong></p>

<p>Nörolojik hastalığı olan bireylerde beyin dengesinin zaten hassas bir sistem üzerinden korunduğunu kaydeden Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Epilepsi, Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı, migren ya da multipl skleroz gibi durumlarda ani beslenme değişiklikleri, uzun süreli açlık uygulamaları veya kontrolsüz takviye kullanımı bazı semptomları artırabilir.” dedi.</p>

<p>Bu nedenle bu tür uygulamaların, genel öneriler yerine kişiye özel olarak ele alınması gerektiğini hatırlatan Alp, “‘Doğal’ olarak tanımlanan ürünlerin her koşulda güvenli olduğu düşüncesi, nörolojik hastalıklar söz konusu olduğunda geçerli değildir. En sağlıklı yaklaşım, bu tür girişimleri mutlaka hekim ve alan uzmanlarıyla birlikte değerlendirmektir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Sürekli ekrana maruz kalmak toksik yükten çok, zihinsel dengeyi zorlayan kronik bir uyarılma hâli!</strong></p>

<p>Sürekli ekrana maruz kalmanın beyin üzerinde kimyasal anlamda bir toksin birikimine yol açtığının söylenemeyeceğini dile getiren Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Ancak uzun süreli ekran kullanımı, beynin dikkat, uyanıklık ve bilgi işleme sistemleri üzerinde belirgin bir yük oluşturur.” dedi.</p>

<p>Özellikle sürekli değişen görsel uyaranların ve bildirimlerin, beynin dinlenme ağlarının yeterince devreye girmesini zorlaştırabileceğine işaret eden Alp, “Bu durum zamanla zihinsel yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve uyku düzeninde bozulmalar şeklinde kendini gösterebilir. Dolayısıyla burada söz konusu olan bir toksik yükten çok, zihinsel dengeyi zorlayan kronik bir uyarılma hâlidir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Beyin sağlığı, sürdürülebilir ve dengeli bir yaşam düzeniyle korunur!</strong></p>

<p>Beyin sağlığını korumak en önemli alışkanlığın düzenli ve kaliteli uyku olduğuna vurgu yapan Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Uyku sırasında beyin, gün içinde edinilen bilgileri düzenler, gereksiz uyarıları ayıklar ve kendini yeniler. Ayrıca duygusal düzenleme ve stresle başa çıkma kapasitesi de büyük ölçüde uyku kalitesiyle ilişkilidir. Yeterli uyku olmadığında, sağlıklı beslenme, egzersiz ya da diğer destekleyici alışkanlıkların etkisi sınırlı kalabilir. Bu nedenle beyin sağlığı, kısa süreli çözümlerden çok, sürdürülebilir ve dengeli bir yaşam düzeniyle korunur.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 26 Jan 2026 16:30:46 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/01/beynin-detoksu-kaliteli-uyku-1769434246.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir tıkla başlıyor, hayatları dağıtıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/bir-tikla-basliyor-hayatlari-dagitiyor-30251</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/bir-tikla-basliyor-hayatlari-dagitiyor-30251</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, sanal kumar bağımlılığının bireyin yaşamına etkileri ile tedavi yöntemleri ve tedavi sürecinden bahsetti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Sanal kumar bağımlılığı hem psikolojik hem de sosyal boyutta ciddi sonuçlar doğuruyor!</strong></p>

<p>Sanal kumar bağımlılığının, bireyin gündelik yaşamında çoğu zaman fark edilir ve hızlı değişimlerle kendini göstermeye başladığını ifade eden Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Bu süreçte kişinin rutinleri belirgin şekilde bozulur. Özellikle para harcama alışkanlıklarında kontrol kaybı, aile ve sosyal çevreyle olan ilişkilerde zayıflama, uyku düzeninde ve iş yaşamında aksaklıklar dikkat çeker.” dedi.</p>

<p>Bağımlılıkla birlikte ekonomik sorunların ön plana çıktığını ve bu sorunların yalnızca bireyi değil, çevresini de doğrudan etkilediğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Kişi, para bulmaya yönelik yoğun bir arayış içine girebilir. Çevresindeki insanlarla maddi gerekçelerle iletişime geçmesi ve elde ettiği parayı sanal kumar oynamaya devam etmek için kullanması sık görülen bir durumdur. Bu dönemde bireyin ruh hali belirgin biçimde bozulabilir. Günlük sorumluluklarını yerine getirmekte zorlanabilir, dikkatini toplamakta güçlük çekebilir ve zihinsel dağınıklık yaşayabilir. Tüm bu belirtiler, sanal kumar bağımlılığının hem psikolojik hem de sosyal boyutta ciddi sonuçlar doğurduğunu gösterir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sanal kumar bağımlılığı tedavisi, bireyin ihtiyaçlarına göre çok yönlü planlanıyor!</strong></p>

<p>Sanal kumar bağımlılığında tedavi sürecinin, doğru tanının konulmasıyla başladığını dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Öncelikle danışanın bağımlılık düzeyi, hastalığın şiddeti ve gündelik yaşama olan etkileri ayrıntılı biçimde değerlendirilir.” dedi.</p>

<p>Bu amaçla çeşitli psikiyatrik değerlendirmeler ve gerekli görülen testler uygulandığına değinen Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Tedavi tek boyutlu değildir; bireyin ihtiyaçlarına göre çok yönlü bir planlama yapılır. Uygun vakalarda farmakoterapi (ilaç tedavisi) sürece dâhil edilir. Bunun yanı sıra, bu alanda uzmanlaşmış psikologlar eşliğinde yürütülen psikoterapi süreci tedavinin temel taşlarından biridir. Bazı durumlarda, özellikle belirtilerin şiddetli olduğu vakalarda beyin uyarım tedavileri de tedavi planına eklenebilir. Sürecin kontrol altına alınmasının zorlaştığı ve riskin arttığı durumlarda ise hastanede yatış ihtiyacı gündeme gelebilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Tedavinin amacı, bireyin yaşam kalitesini kalıcı olarak yeniden inşa etmek!</strong></p>

<p>Tedavi sürecinin en önemli adımlarından birinin, danışanla ve yakınlarıyla sağlıklı ve güvene dayalı bir iletişim kurulması olduğuna vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Öncelikle sorun net bir şekilde tanımlanır, ardından kişiye özel bir tedavi planı oluşturulur.” dedi.</p>

<p>Tedavi sürecinin yalnızca danışana değil, yakınlarına da ayrıntılı biçimde anlatıldığının altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Böylece herkesin sürece bilinçli ve iş birliği içinde dâhil olması sağlanır. Sanal kumar bağımlılığı tedavisi kısa süreli bir müdahale değildir; aksine uzun soluklu bir yolculuktur. Bu süreç kimi zaman 6 ay, kimi zaman 1 yıl veya daha uzun sürebilir. Danışan ve yakınlarıyla birlikte yapılan ayrıntılı planlama, tedavinin sürdürülebilirliği açısından büyük önem taşır. Amaç, yalnızca bağımlılığı sonlandırmak değil; bireyin yaşam kalitesini kalıcı olarak yeniden inşa etmektir.” </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 22 Jan 2026 16:40:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/01/bir-tikla-basliyor-hayatlari-dagitiyor-1769089237.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Selülit Tedavisi&#039;nde Cerrahi Çözüm Ne Zaman Devreye Girer?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/selulit-tedavisinde-cerrahi-cozum-ne-zaman-devreye-girer-30249</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/selulit-tedavisinde-cerrahi-cozum-ne-zaman-devreye-girer-30249</guid>
                <description><![CDATA[Estetik ve Plastik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Karacalar, selülit tedavisinde bugüne kadar uygulanan yüzeysel yöntemlerin ötesine geçen yeni bir klinik yaklaşım ortaya koydu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Estetik ve Plastik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Karacalar, selülit tedavisinde bugüne kadar uygulanan yüzeysel yöntemlerin ötesine geçen yeni bir klinik yaklaşım ortaya koydu. Portakal kabuğu görünümünün basit bir estetik kusurdan ibaret olmadığını vurgulayan Karacalar, bu görüntünün aslında vücudun derinliklerindeki metabolik sorunların bir yansıması olduğunu belirtti.</p>

<p><strong>"Portakal Kabuğu Görüntüsü, Altta Yatan Sorunların Yansımasıdır"</strong></p>

<p>Selülitin bir sonuç olduğunu, sebep olmadığını belirten Prof. Dr. Karacalar, konuyu tıbbi bir perspektifle şu sözlerle özetledi:</p>

<p>"Selülit sadece selülit değildir. Gördüğümüz o portakal kabuğu görüntüsü, aslında altta yatan metabolik sorunların yüzeye yansımasıdır. Bu nedenle konu, kozmetik değil medikal bir bakış açısı gerektirir.&nbsp;Lipödem, insülin direnci, kronik yangı (inflamasyon), östrojen baskınlığı, mitokondriyal bozukluk, mikrobiyota bozukluğu ve bazı vitaminlerin eksikliği bu tablonun başrol oyuncularıdır."</p>

<p><strong>Mekanizma Nasıl İşliyor: İnsülin ve Östrojen Tehlikesi</strong></p>

<p>Prof. Dr. Karacalar, selülitin fizyolojik oluşum sürecini ise hücre düzeyinde şöyle detaylandırdı:</p>

<p>"Yüksek insülin, yağ hücrelerinin büyümesini ve sertleşmesini artırır; bu durum yağ dokusunda iltihap (inflamasyon) artışına neden olur. Sonuç olarak lenf drenajı ve kan dolaşımı bozulur. Östrojen baskınlığında ise yağ depolanması artar. Özellikle üst tabaka yağ birikimi portakal kabuğu görüntüsünü belirginleştirir. Ayrıca damar geçirgenliğinin artması ödeme neden olurken; sedanter yaşam, uzun süre oturma ve azalan kas kütlesi dolaşımı daha da bozar."</p>

<p><strong>"Enerji Fabrikaları Bozuksa Yağ Yakılamaz"</strong></p>

<p>Vücudun enerji merkezlerine dikkat çeken Karacalar, "Mitokondriler enerji fabrikalarıdır; bozulmuş fonksiyonda yağ yakılamaz," diyerek beslenme eksikliklerinin de sürece etkisini ekledi: "Bağırsak bakterileri sorunları endotoksin yükünü arttırır, bu da derideki iltihabı tetikler. C vitamini, çinko eksikliği, yetersiz protein ve aşırı şeker tüketimi diğer kritik etkenlerdir."</p>

<p><strong>Isı Veren Cihazlar Konusunda Kritik Uyarı</strong></p>

<p>Prof. Dr. Karacalar, altyapı düzeltilmeden yapılan müdahalelerin risklerine değinerek şu uyarıda bulundu:</p>

<p>"Selüliti sadece estetik bir sorun olarak görüp, özellikle ısı veren ve hasar veren cihazlarla müdahale etmek durumu daha kötüleştirebilir. Öncelikle tıbbi bir sorun olarak ele alınıp, estetik cerrahi işlemleri bunun üzerine inşa edilmelidir."</p>

<p><strong>Cerrahi Çözüm Ne Zaman Devreye Girer?</strong></p>

<p>Tedavi protokolünün sıralamasını net bir şekilde çizen Karacalar, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>"Bahsettiğimiz metabolik sorunları çözdükten sonra; özellikle 3. ve 4. evre selülit için yüzeyel tabaka liposuction'ı ve selülit bantlarının kesilmesi gibi ek cerrahi işlemler gerekir. Eğer doku sarkmasına bağlı bir selülit görüntüsü varsa, tek çare lifting (germe) işlemidir."</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 22 Jan 2026 16:28:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/01/selulit-tedavisinde-cerrahi-cozum-ne-zaman-devreye-girer-1769089163.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yıllarca belirti vermeden sinsice ilerliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/yillarca-belirti-vermeden-sinsice-ilerliyor-30176</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/yillarca-belirti-vermeden-sinsice-ilerliyor-30176</guid>
                <description><![CDATA[Rahim ağzı (serviks) kanseri, dünyada ve ülkemizde kadın sağlığını tehdit eden en önemli kanser türleri arasında yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, rahim ağzı kanseri kadınlarda en sık görülen kanserler arasında dördüncü sırada bulunuyor. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 660 bin kadına rahim ağzı kanseri tanısı konulurken, yaklaşık 350 bin kadın ise bu hastalık nedeniyle hayatını kaybediyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa, Türkiye’de de her yıl yaklaşık 2 bin 400 yeni rahim ağzı  kanseri vakası görülürken, yaklaşık bin 200 kadının bu hastalık sebebiyle yaşamını yitirdiğine dikkat çekerek,  “Bu kayıpların en önemli nedenlerinden biri,  ülkemizde uzun yıllardır uygulanmakta olan tarama programlarına katılımın yetersiz olmasıdır. Ayrıca, hastalığın erken dönemde belirti vermemesi ve hastalarımızın anormal vajinal kanama ile kasık ağrısı gibi yakınmalarında hekime geç başvurmaları diğer önemli sebepleri oluşturmaktadır” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Rahim ağzı (serviks) kanseri, dünyada ve ülkemizde kadın sağlığını tehdit eden en önemli kanser türleri arasında yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, rahim ağzı kanseri kadınlarda en sık görülen kanserler arasında dördüncü sırada bulunuyor. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 660 bin kadına rahim ağzı kanseri tanısı konulurken, yaklaşık 350 bin kadın ise bu hastalık nedeniyle hayatını kaybediyor. <strong>Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa,</strong> Türkiye’de de her yıl yaklaşık 2 bin 400 yeni rahim ağzı  kanseri vakası görülürken, yaklaşık bin 200 kadının bu hastalık sebebiyle yaşamını yitirdiğine dikkat çekerek,  “Bu kayıpların en önemli nedenlerinden biri,  ülkemizde uzun yıllardır uygulanmakta olan tarama programlarına katılımın yetersiz olmasıdır. Ayrıca, hastalığın erken dönemde belirti vermemesi ve hastalarımızın anormal vajinal kanama ile kasık ağrısı gibi yakınmalarında hekime geç başvurmaları diğer önemli sebepleri oluşturmaktadır” diyor. </p>

<p>Oysa rahim ağzı kanserinin erken tanı konulduğunda başarıyla tedavi edilebilen, hatta  önlenebilen bir kanser türü olduğunu belirten <strong>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa, </strong>“Hiçbir yakınması olmasa  bile her kadının düzenli olarak jinekolojik muayenelerini yaptırması, gerekli testlerden geçmesi ve rahim ağzı kanseri aşısını olması son derece değerlidir. Zira, tarama testlerinde tespit edilen kanser öncüsü lezyonlar LEEP (Loop elektrocerrahi eksizyonu prosedörü) veya konizasyon gibi günübirlik cerrahi işlemlerle kansere dönüşmeden ortadan kaldırılmaktadır. Rahim ağzı kanseri aşısı da kanser oluşumunu büyük oranda önleyebilmektedir” diye konuşuyor.  </p>

<p><strong>En yaygın sebebi HPV enfeksiyonu</strong></p>

<p>Rahim ağzı kanserinin yaklaşık yüzde 99’u Human Papilloma Virüsü (HPV) ile ilişkili oluyor. Çalışmalar, her 10 kadından 8’inin yaşamları boyunca en az bir kez Human Papilloma Virüsü ile enfekte olduğunu gösteriyor.  Cinsel temas yoluyla bulaşan ve son derece yaygın bir virüs olan Human Papilloma Virüsü, herhangi bir belirti vermeden vücutta uzun yıllar kalabiliyor. Bağışıklık sistemi gerilediğinde virüs kendini yeniden gösterebiliyor. Bazı yüksek riskli HPV tipleri ise rahim ağzındaki hücrelerde zamanla kanser öncüsü değişikliklere ve tedavi edilmediğinde rahim ağzı kanserine yol açabiliyor. Rahim ağzı kanseri genellikle ileri evreye kadar sessiz seyrettiği için düzenli yapılan muayene ve taramalar hayati önem taşıyor. <strong>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa,</strong> rahim ağzı kanserine karşı hayat kurtaran 4 önlemi anlattı; önemli uyarılarda bulundu! </p>

<p><strong>Jinekolojik muayene</strong></p>

<p>Düzenli jinekolojik muayeneler, rahim ağzı kanserinin erken tanısında ilk ve en önemli adımı oluşturuyor. Kadınların hiçbir yakınmaları olmasa bile 21 yaşından itibaren yılda en az bir kez jinekolojik muayene olmaları öneriliyor. Muayene sırasında hekimin gerekli gördüğü tarama testleri planlanıyor ve detaylı bilgilendirme yapılıyor. </p>

<p><strong>Pap Smear testi</strong></p>

<p>Pap smear testi, rahim ağzından yumuşak bir fırça ile alınan hücre örneklerinin patoloji doktoru tarafından incelenmesiyle yapılıyor. Bu test, kanser öncesi hücresel değişiklikleri erken dönemde saptayarak hastalığın gelişmesini önlemek için doktora ve hastaya zaman tanıyor. Kadınların hiçbir yakınmaları olmasa bile, 21 yaşından itibaren smear testine başlamaları ve testi 3 yılda bir düzenli olarak  yaptırmaları öneriliyor. </p>

<p><strong>HPV tarama testleri</strong></p>

<p>HPV tarama testleri; rahim ağzı kanserine yol açabilen yüksek riskli Human Papilloma Virüs tiplerini saptıyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa, özellikle 30 yaşından itibaren önerilen bu testlerin kanser riskini belirlemede son derece etkili olduklarını anlatarak, “Bazı HPV tipleri düşük riskli olup genital siğiller ile sınırlı kalırken, yüksek riskli olan bazı tipleri ise rahim ağzı kanserine neden olabilmektedir. HPV taraması sayesinde, risk altındaki kadınlar erken dönemde belirlenerek, yakın takibe alınmaktadır” diyor.  Doç. Dr. Murat Yassa, smear veya HPV testlerinde virüsün tespit edilmiş olmasının kadınlarda kansere yakalanma kaygısına neden olabildiğini ifade ederek, “Bu durum hastalarımızın cinsel yaşamlarını ve sosyal ilişkilerini olumsuz etkileyebilmektedir. Aslında, anormal smear sonucu ve HPV pozitifliği hastanın kanser olduğu anlamına gelmemektedir. Bunlar potansiyol kanser öncüsü lezyonlardır ve çoğu durumda erken müdahale ile  kontrol altına alınmaktadır” bilgisini veriyor. </p>

<p><strong>Human Papilloma Virüsü aşısı</strong></p>

<p>Dünyadaki tek kanser aşısı olan HPV (Human Papilloma Virüsü) aşısı, rahim ağzı kanserine neden olan yüksek riskli HPV tiplerine karşı koruma sağlıyor.  Günümüzde 9’lu HPV aşısının ülkemizde de uygulandığını belirten Doç. Dr. Murat Yassa, bu aşının rahim ağzı kanseriyle ilişkili en yaygın ve en riskli HPV tiplerine karşı geniş koruma sağladığını vurguluyor. HPV aşısının ideal olarak 9-14 yaş arasında uygulanmakla birlikte, 15 yaş ve sonrasında da tüm kadınlara ve erkeklere yapılabildiğini ifade eden Doç. Dr. Murat Yassa, sözlerine şöyle devam ediyor: “Rahim ağzı kanseri aşısı HPV ile daha önce karşılaşmamış bireylerde en yüksek koruyuculuğu sağlamaktadır. Ancak, HPV enfeksiyonu pozitif olan kadınlarda da fayda sağlayabilir; diğer HPV tipleriyle oluşan enfeksiyonu engelleyebilir ve hastalığın ilerlemesini önlemeye katkıda bulunabilir. Bu nedenle aşı kararı, yaş ve bireysel riskler göz önünde bulundurularak, kadın hastalıkları ve doğum hekimiyle birlikte değerlendirilmelidir.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 05 Jan 2026 15:52:07 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/01/yillarca-belirti-vermeden-sinsice-ilerliyor-1767617527.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kanser tedavisinde alternatif yöntemlere dikkat</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/kanser-tedavisinde-alternatif-yontemlere-dikkat-30173</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/kanser-tedavisinde-alternatif-yontemlere-dikkat-30173</guid>
                <description><![CDATA[Kanser tedavisi sürecinde hastalar, uygulanan tıbbi tedavilerin yanı sıra günlük yaşamda kendilerini destekleyecek yollar arayabiliyor. Bu süreçte alternatif ve tamamlayıcı yöntemlere yönelmenin oldukça yaygın olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Hastalar bedenlerini desteklemek, tedavi sürecini daha rahat geçirmek ve kendilerini daha iyi hissetmek amacıyla bitkisel ya da doğal ürünlere yönelebiliyor, bu son derece anlaşılır bir yaklaşım. Kanser tedavisi hem fiziksel hem de duygusal olarak zorlayıcı bir süreç dolayısıyla kontrol hissini yeniden kazanma isteği çok olağan. Ancak her doğal ürünün güvenli olmadığı ve bilimsel bilginin asıl tedavi olduğu hiçbir zaman unutulmamalı” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kanser tedavisi sürecinde hastalar, uygulanan tıbbi tedavilerin yanı sıra günlük yaşamda kendilerini destekleyecek yollar arayabiliyor. Bu süreçte alternatif ve tamamlayıcı yöntemlere yönelmenin oldukça yaygın olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Hastalar bedenlerini desteklemek, tedavi sürecini daha rahat geçirmek ve kendilerini daha iyi hissetmek amacıyla bitkisel ya da doğal ürünlere yönelebiliyor, bu son derece anlaşılır bir yaklaşım. Kanser tedavisi hem fiziksel hem de duygusal olarak zorlayıcı bir süreç dolayısıyla kontrol hissini yeniden kazanma isteği çok olağan. Ancak her doğal ürünün güvenli olmadığı ve bilimsel bilginin asıl tedavi olduğu hiçbir zaman unutulmamalı” dedi.</strong></p>

<p>Alternatif ve tamamlayıcı yöntemlerin ‘doğal’ olarak tanımlanmasının her zaman güvenli oldukları anlamına gelmediğine dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Bazı bitkisel takviyeler kemoterapi ilaçlarının emilimini azaltabilir, karaciğer ve böbrekler üzerinde ek yük oluşturabilir ya da bağışıklık sistemi üzerinde istenmeyen etkilere yol açabilir. Zararsız olduğu düşünülen ürünler bazen tedavinin etkisini azaltabilir ve bu durum hastaların farkında olmadığı riskler doğurabilir. Bu nedenle tedavi sürecinde kullanılan her ürünün, alınan her desteğin mutlaka hekimle paylaşılması gerekir” ifadelerini kullandı. </p>

<p><strong>Masaj her kanser hastası için uygun olmayabilir</strong></p>

<p>Bitkisel ürünlerin yanı sıra, kanser tedavisi sürecinde masaj gibi fiziksel tamamlayıcı yöntemlerin de hastalar tarafından sıkça merak edildiğini belirten Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, masajın bazı hastalarda ağrıyı azaltmaya, stresi hafifletmeye ve genel iyilik halini desteklemeye yardımcı olabildiğini söyledi. Ancak masajın herkes için uygun bir yöntem olmadığının altını çizen Yıldırım, “Damar tıkanıklığı, kanama yapıcı ilaç kullanımı, aktif enfeksiyon, ateş ya da ciltte açık yara gibi durumlarda ise masaj önerilmez. Bu ve benzeri tamamlayıcı yöntemlerin güvenle uygulanabilmesi için mutlaka hekim bilgisi ve onayıyla planlanması gerekir” açıklamasında bulundu. </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 05 Jan 2026 15:51:21 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/01/kanser-tedavisinde-alternatif-yontemlere-dikkat-1767617481.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>45 yaş üzerine kolonoskopi uyarısı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/45-yas-uzerine-kolonoskopi-uyarisi-30151</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/45-yas-uzerine-kolonoskopi-uyarisi-30151</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, kolon kanserinde erken tanının önemi, kolonoskopinin hayati rolü ve yaşam tarzı faktörleriyle korunmanın mümkün olduğu hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve<strong> </strong>Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, kolon kanserinde erken tanının önemi, kolonoskopinin hayati rolü ve yaşam tarzı faktörleriyle korunmanın mümkün olduğu hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<p><strong>Kolon kanseri tedavisi mümkün olan ancak düzenli takip gerektiren bir hastalık! </strong></p>

<p>Kolon kanserinin günümüzde en çok karşılaşılan üçüncü kanser çeşidi olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Yaygın olarak görülmesi nedeniyle takip edilmesi gerekir.” dedi.</p>

<p>Kolon kanserinin tedavisi mümkün olan bir hastalık olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Atamer, “45 yaşın üzerindeki herkesin mutlaka kolonoskopi yaptırması gerekir. Ancak ailesinde özellikle birinci derece akrabalarında kolon kanseri olan kişiler, akrabalarının kolon kanserine yakalandığı yaşın on yıl gerisinden başlayarak düzenli olarak kolonoskopi yaptırmaları önerilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Kolon kanserleri genellikle belirti vermeden ilerliyor! </strong></p>

<p>Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Kolonoskopi yapılarak düzenli takip edilen kişilerde hastalığı erken yakalamak mümkündür.” dedi.</p>

<p>Kolon kanserinin genellikle belirti vermediğini hatırlatan Prof. Dr. Atamer, “Kanserler polip olarak başlar. Bu nedenle kolonoskopi yapıldığında polip aşamasındayken yakalanırsa polibi çıkartmak suretiyle hastalığı önlemek mümkün. Çünkü kolon kanserleri genellikle sinsi seyreder. Sol kolon tarafını tutan kanserler kanamayla erken belirti verdiğinde doktora gelinir. Ancak sağ tarafı tutan kolon kanserleri geç belirti verir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Kolonoskopi, kolon kanserinin ortaya çıkarılmasında altın standart! </strong></p>

<p>Kolon kanserinin sadece genetik faktörlere bağlı olarak oluşmadığının altını çizen Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Beslenme alışkanlıkları, özellikle sigara ve alkol tüketimi de riski artırır.” dedi.</p>

<p>Kırmızı et tüketimi, şarküteri ürünleri, yağlı gıda tüketimi, aşırı kilo ve hareketsizliğin kolon kanserinin gelişmesinde rol oynadığını aktaran Prof. Dr. Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Özellikle yanmış et ürünleri kolon kanserleri oluşma riskini artırır. Bu nedenle yanmış gıdalardan uzak durmakta fayda var. Kolon kanserinden korunmak için özellikle düzenli egzersiz, kilo kontrolü, sigara ve alkolden uzak durmak ve yanmış gıdalardan kaçınmak önemlidir. Ayrıca Akdeniz diyeti dediğimiz bol lifli gıdalar ile sebze tüketilmesinde fayda vardır. Bu nedenle hiçbir şikâyeti olmasa dahi 45 yaşını geçen her bireyin kolonoskopi yaptırmasında fayda vardır ve hâlâ günümüzde kolonoskopi kolon kanserinin ortaya çıkarılmasında altın standart olarak rol oynar.</p>

<p>Kolonoskopiyi erteleyen ya da yaptırmaktan çekinen bireylere özellikle belirtmek gerekir ki kolonoskopi genellikle anestezi altında, tam uyutarak yapıldığı için hasta hiçbir şey hissetmez.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 02 Jan 2026 20:02:24 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2026/01/45-yas-uzerine-kolonoskopi-uyarisi-1767373344.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlıklı yılbaşı dengeli tercihlerle mümkün!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/saglikli-yilbasi-dengeli-tercihlerle-mumkun-30135</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/saglikli-yilbasi-dengeli-tercihlerle-mumkun-30135</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, yılbaşında sağlıklı beslenmenin püf noktaları hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Sağlıklı bir yılbaşı, dengeli ve esnek bir yaklaşımla mümkün!</strong></p>

<p>Yılbaşı akşamının sosyal etkileşimin arttığı, öğün süresinin uzadığı ve rutin beslenme düzeninin geçici olarak değiştiği özel zaman dilimlerinden biri olduğunu ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Çoğu zaman ‘sağlıklı bir yılbaşı geçirelim’ dediğimizde aklımıza katı kısıtlamalar gelse de, aslında sağlıklı bir yılbaşı geçirmek; gün boyu dengeli bir hazırlık yapmak, akşamı planlı ama esnek bir yaklaşımla geçirmek ve ertesi günü bedeni cezalandırmak yerine toparlayıcı alışkanlıklarla desteklemek anlamına gelir.” dedi.</p>

<p>Yılbaşı akşamlarında sofraların zenginleştiğini, ana yemekler, mezeler, atıştırmalıklar ve tatlıların bir arada yer aldığını hatırlatan Yiğit, “Burada önemli olan, beslenmeyi ‘hepsi ya da hiçbiri’ yaklaşımıyla değerlendirmemektir. Dengeli bir yılbaşı sofrası, hem keyif almayı hem de kontrolü aynı anda mümkün kılar.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Ana yemekte kırmızı et yerine daha hafif beyaz etler tercih edilmeli! </strong></p>

<p>Ana yemek seçiminde kırmızı et yerine balık, tavuk veya hindi gibi daha hafif ve sindirimi kolay beyaz etlerin tercih edilmesini öneren Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Bu tarz seçimler yılbaşı gecesi için daha uygun bir yaklaşımdır.” dedi.</p>

<p>Ana yemeğe eşlik edebilecek alternatifler yiyecekler için de önerilerde bulunan Yiğit, şunları söyledi:</p>

<p>“Sofrada ceviz ve narla zenginleştirilmiş bol yeşillikli bir salata ile yoğurtla hazırlanmış sebzeli mezeler gibi en az üç sağlıklı seçeneğin yer alması, lif ve antioksidan alımını artırarak tokluk hissi ve kan şekeri dengesini destekler. Atıştırmalıklarda ise cips ve paketli ürünler yerine çiğ ve tuzsuz kuruyemişler veya evde az yağla hazırlanmış patlamış mısır daha dengeli alternatifler sunar. Tatlı tüketiminde ana öğünden hemen sonra tatlıya yönelmek yerine, önce liften zengin salata ve sebzelerle doygunluğun desteklenmesi; ardından kısa bir ara vererek küçük porsiyonlarla tatlı tüketilmesi kan şekeri dengesini korumaya yardımcı olur. Bu yaklaşım, insülin yanıtının daha kontrollü olmasını sağlayarak ani dalgalanmaları ve fazla enerjinin yağ depolanmasına yönelme riskini azaltır.”</p>

<p><strong>Yılbaşı gecesinde mayalı ve şekerli içecekler sindirim ve karaciğeri zorlayabilir! </strong></p>

<p>Yılbaşı gecesinde mayalı içecekler ile şeker içeriği yüksek içecek karışımlarının sindirim sistemi ve karaciğer üzerinde ek yük oluşturabileceği uyarısında bulunan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Bu nedenle sade içecekler, maden suyu, aromalandırılmış su ve bitki çayları tercih edilmeli; mayalı içecekler boş mideye tüketilmemeli. Özellikle diyabet, insülin direnci veya mide hassasiyeti bulunan bireyler için gün boyu dengeli beslenmek ve çok aç şekilde sofraya oturmamak, hipoglisemi ve porsiyon kontrolü açısından önem taşır.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Yeni yılın ilk günü, bedeninize ve ruhunuza kulak vermek için bir fırsat!</strong></p>

<p><strong>“Yeni yılın ilk günü, bedeninize ve ruhunuza kulak vererek güne başlamak için iyi bir fırsat sunar.” diyen </strong>Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Güne su içerek başlamak, hafif bir kahvaltı yapmak ve gün içinde sebze ağırlıklı öğünler tercih etmek sindirim sistemini destekler.” hatırlatmasını yaptı.</p>

<p>Karaciğerin doğal detoksifikasyon süreçlerini desteklemek için yeşil yapraklı sebzeler, brokoli, enginar, limon, zencefil ve zerdeçal gibi besinlere öğünlerde yer verilebileceğini vurgulayan Yiğit, “Yoğurt ve kefir gibi fermente ürünler bağırsak florasını desteklerken, yeni yıla hafif tempolu bir yürüyüşle ya da evde yapılabilecek kısa bir egzersizle başlamak hem bedene hem de zihne iyi gelecektir. Yeni yıla, ruhunuza ve bedeninize iyi gelen alışkanlıklarla başlamanız dileğiyle, mutlu yıllar.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 30 Dec 2025 20:45:02 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/12/saglikli-yilbasi-dengeli-tercihlerle-mumkun-1767116702.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sinüzit ve yüz felci hakkındaki doğru bilinen yanlışlar!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/sinuzit-ve-yuz-felci-hakkindaki-dogru-bilinen-yanlislar-30063</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/sinuzit-ve-yuz-felci-hakkindaki-dogru-bilinen-yanlislar-30063</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Kulak, Burun, Boğaz Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, toplumda yaygın olan sağlıkla ilgili inanışların bilimsel karşılığını, sinüzit ve yüz felci örnekleri üzerinden değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Nesilden nesile aktarılan bazı inanışlar, sorgulanmadan doğru kabul edilebiliyor!</strong></p>

<p>Toplumda nesilden nesile aktarılan bazı inanışların, çoğu zaman bilimsel dayanağı olup olmadığı sorgulanmadan doğru kabul edildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Günlük yaşamda sıkça duyduğumuz bu ifadeler, özellikle soğuk algınlığı, enfeksiyonlar ve sinir sistemi hastalıklarıyla ilişkilendirilir.” dedi.</p>

<p>Kültürümüzde yerleşmiş olan inanışlardan örnekler veren Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “En çok duyduklarımız ‘dondurma yersen bademcik iltihabı olursun’, ‘çıplak ayakla taşa basma böbreklerini üşütürsün’, ‘taşa oturma bağırsaklarını üşütürsün’, ‘boynuna atkı sar boğazın şişmesin’ ve özellikle soğuk havalarda çok sık duyduğumuz ‘ıslak saçla yatarsan sinüzit olursun’ deyimleridir. Bu ifadelerin hiçbirinin tıpta ispatlanmış bir çalışması yoktur.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Sinüzitin saçın ıslak kalmasıyla ilişkili olduğunu gösteren bilimsel çalışma yok! </strong></p>

<p>Sinüzitin, genellikle nezle ve grip enfeksiyonları sırasında virüslerin sinüs boşlukları içinde iltihap oluşturmasıyla meydana geldiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Bu durumun saç telleriyle ya da saçın ıslak olmasıyla ilişkili olduğunu gösteren herhangi bir bilimsel çalışma bulunmaz.” dedi.</p>

<p>Saç derisi ile nazal mukozanın anatomik olarak birbirinden oldukça uzak bölgelerde yer aldığını hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Ayrıca bağışıklık sistemi üzerinde doğrudan bir etkileşim söz konusu değildir. Buna rağmen, bireylerin kendilerini koruma konusunda azami dikkat göstermeleri elbette önemlidir. Her ne kadar ıslak saçla uyumanın sinüzite yol açtığı bilimsel olarak kanıtlanmamış olsa da, konfor, genel hijyen ve vücut direncinin korunması açısından ıslak saçla uyumamak daha sağlıklı bir tercih olabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Yüz felci, yüz sinirindeki iletim bozukluğuyla gelişir!</strong></p>

<p>Günlük hayatta sıkça yanlış yorumlanan bir diğer durumun ise yüz felci olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Yüz felci, yüz kaslarını hareket ettiren yüz sinirinin iletiminin durması ve bu nedenle mimik kaslarının çalışamaması sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır.” dedi.</p>

<p>Yüz sinirinin motor dallarının beyinden çıktıktan sonra kulak kemiği olarak bilinen temporal kemik içinde dar bir kanaldan ilerlediğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Rahimi şunları söyledi:</p>

<p>“Bu kanaldan çıktıktan sonra yanaktaki tükürük bezesinin içine girer ve çeşitli dallara ayrılarak yüzümüzdeki mimikleri oluşturan kasları hareket ettirir. Özellikle bu dar kemik kanal içinden geçerken sinirde herhangi bir ödem oluşması durumunda sinir iletimi bozulur ve kaslar görevini yapamaz. Bu tabloya yüz felci adı verilir. Bunun yanı sıra, tükürük bezi ameliyatları, çeşitli kafa travmaları ya da cerrahi kesiler sırasında sinirin bazı bölümleri zarar görebilir. Bu gibi durumlarda da sinir iletimi durur, ilgili bölgede mimik kasları çalışmaz ve yüz hareketlerinde belirgin bir asimetri oluşur.”</p>

<p><strong>Yüz felciyle karşılaşıldığında zaman kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmalı!</strong></p>

<p>Yüz felçleri içinde en sık karşılaşılan tablonun, Bell’s palsi olarak adlandırılan ve kemik içindeki ödeme bağlı olarak gelişen felç olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Bu tür yüz felçleri büyük oranda kendiliğinden düzelir.” dedi.</p>

<p>Ancak düşük bir ihtimal de olsa, iyileşmenin gerçekleşmediği durumlar da olabileceğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, “Kalıcı yüz felci gelişebilir. Bu durumda yüzde asimetri ve estetik açıdan şekil bozuklukları ortaya çıkar. Yüz felciyle karşılaşıldığında zaman kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulması son derece önemlidir. İlk olarak yapılması gereken, felcin santral mi (beyin kaynaklı) yoksa periferik mi (sinir trasesi boyunca) geliştiğinin ayırt edilmesidir. Bu ayrım tedavi yaklaşımını doğrudan belirler. Ardından, aynı tarafta kulak enfeksiyonu, kolesteatoma, temporal kemik fraktürü ya da tükürük bezine ait kitle veya cerrahi öykü olup olmadığı değerlendirilmelidir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Tedaviye erken başlamak başarı oranını her zaman artırır!</strong></p>

<p>Göz kapağını kapatan kasları uyaran sinirin de fasiyal sinirin dallarından biri olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi K. Ali Rahimi, “Yüz felcinde gözün kapanamaması, göz kuruluğu ve enfeksiyon riskini artırdığı için ayrıca önem taşır.” dedi.</p>

<p>Tedaviye mümkün olduğunca erken başlanmasının başarı oranını her zaman artırdığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Rahimi, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Tedavi sürecinde ilaçlar, fizik tedavi uygulamaları, masaj, sıcak uygulamalar ve destekleyici yöntemler birlikte kullanılabilir. Bazı durumlarda herpes zoster virüsü, kulak çevresinde döküntülerle birlikte işitme kaybı, kulak çınlaması ve yüz felcini aynı anda ortaya çıkarabilir. Bu tabloda kalıcı hasar riski daha yüksek olduğu için ek ve daha yoğun tedavi yöntemlerine başvurulması gerekir.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 13 Dec 2025 14:19:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/12/sinuzit-ve-yuz-felci-hakkindaki-dogru-bilinen-yanlislar-1765624749.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sağlıklı yaşamın yeni trendi, fermente besinler!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/saglikli-yasamin-yeni-trendi-fermente-besinler-29959</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/saglikli-yasamin-yeni-trendi-fermente-besinler-29959</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, fermente besinlerin sağlık üzerindeki faydaları ve tüketiminde dikkat edilmesi gereken noktalar hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Fermente besinler artık sağlık için tercih ediliyor…&nbsp;</strong></p>

<p>Son yıllarda kronik ve salgın hastalıkların artması ile birlikte bir besinin doyurucu olmasının yanı sıra sağlığa faydalı etkisinin olmasının da önem kazandığına dikkat çeken&nbsp;Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Bu noktada geleneksel besinlere, fermente yiyeceklere yönelim devreye girdi.” dedi.</p>

<p>Tarihsel süreçte fermente besinlerin kullanım amacının besinleri daha uzun süre saklayabilmek olduğunu hatırlatan Yiğit, “Günümüzde ise çoğunlukla sağlık üzerindeki olumlu etkileri sebebiyle tercih ediliyor. Fermente yiyecekler; yararlı mikroorganizmalar sayesinde, besinlerin fermantasyonu sonucunda, çeşitli enzimatik değişimlerin ve sağlığa yararlı son ürünlerin meydana geldiği fonksiyonel besinlerdir.&nbsp;Yoğurt, kefir, kambucha, tarhana, boza, sofralık zeytin, şalgam suyu ve adlarını daha az duyduğumuz Kore turşusu olarak bilinen kimchi, sofu (<em>fermente soya peyniri</em>) fermente besinler arasındadır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Fermente ürünler, anti-diyabetik ve antihipertansif etki gösterebilir!</strong></p>

<p>Yapılan bazı araştırmalara değinen&nbsp;Hülya Yiğit, “Araştırmalarda,&nbsp;fermente besinlerde bulunan bazı probiyotik mikroorganizmaların yeterli miktarda tüketildiklerinde, ürettikleri çeşitli metabolitler sayesinde psikolojik rahatsızlıklar üzerinde olumlu etkiler gösterdiği tespit edildi.” dedi.</p>

<p>Fermente ürünlerin içerdiği biyoaktif moleküller sayesinde vücutta anti-diyabetik, antihipertansif (<em>yüksek tansiyonu düşürücü veya kontrol altında tutucu</em>) etkileri de olduğunu aktaran Yiğit, kefir gibi fermente süt ürünlerinin, laktoz sindirimini arttırıcı etkisi ile laktoz intoleransı olan bireylerde olumlu etkilerinin olduğunu dile getirdi.</p>

<p><strong>Kronik ve salgın hastalıkların arttığı bu yüzyılda fermente besinlere ihtiyacımız var!</strong></p>

<p>Fermente bazı yiyeceklerin tuz içerikleri yüksek olabildiğini vurgulayan&nbsp;Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Bu nedenle tüketim miktarı ve sıklığına dikkat etmek oldukça önemli.” dedi.</p>

<p>Özellikle hazır turşular alınırken tuz içeriklerinin mutlaka incelenmesini öneren Yiğit, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Turşu, çok yararlı fermente bir besin olsa da her gün yüksek porsiyonlarda tüketmek tansiyon dengesizliklerine, mide sorunlarına sebep olabilir. Fermente besinler eğer evde yapılacaksa ortam sıcaklığına, saklama süresine ve saklama kaplarına dikkat edilmeli. Özellikle plastik içermeyen kaplar, mümkünse cam olanlar tercih edilmeli. Eğer satın alınacaksa etiketler mutlaka okunmalı.&nbsp;</p>

<p>Kronik ve salgın hastalıkların arttığı bu yüzyılda; psikolojik sağlamlık, güçlü bir bağışıklık sistemi ve kronik hastalıklardan korunmak için fermente besinlere ihtiyacımız her zamankinden daha fazla olacak gibi görünüyor.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 13 Nov 2025 17:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/11/saglikli-yasamin-yeni-trendi-fermente-besinler-1763042721.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Doktor Murat Acar Sağlık Turizminde Çığır Açıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/doktor-murat-acar-saglik-turizminde-cigir-aciyor-29952</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/doktor-murat-acar-saglik-turizminde-cigir-aciyor-29952</guid>
                <description><![CDATA[Avrupa’dan Türkiye’ye Estetik Yolculuk ve ayrıntıları bu haberimizde. Doktor Murat Acar estetik çözümlerle dikkatleri çekmeye devam ediyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Estetik cerrahi alanında Türkiye’nin adını uluslararası platformda en güçlü şekilde temsil eden isimlerden biri, <strong>Op. Dr. Murat Acar</strong>, Avrupa’da yaşayan binlerce hastaya sağladığı üst düzey estetik çözümlerle dikkatleri üzerine çekiyor. Sadece cerrahi başarılarıyla değil, aynı zamanda sunduğu kusursuz hasta deneyimiyle de fark yaratan Dr. Acar, modern tıbbı lüks ve konforla buluşturarak&nbsp;“sağlık turizmi” kavramına yeni bir boyut kazandırıyor.</p>

<p><strong>Avrupa’dan Türkiye’ye özel konforlu bir estetik deneyim</strong></p>

<p>Op. Dr. Murat Acar ve profesyonel ekibi, yurt dışından gelen hastalarına yalnızca bir operasyon değil, baştan sona planlanmış özel bir&nbsp;“estetik seyahat deneyimi” sunuyor.</p>

<p>Tüm süreç, hastanın ülkesinden Türkiye’ye adım attığı ilk andan itibaren planlanıyor:</p>

<p>VIP havaalanı transferi<br />
5 yıldızlı otel konaklaması<br />
7/24 kişisel danışman desteği<br />
Tam kapsamlı medikal planlama</p>

<p>Bu sistem, özellikle&nbsp;Avrupa’da yaşayan Türk vatandaşları ve yabancı hastalar&nbsp;tarafından büyük ilgi görüyor.</p>

<p>Her detay, konfor ve güvenlik prensibiyle oluşturulmuş durumda.</p>

<p>Dr. Acar’ın ekibi, hastalarını havaalanında karşılıyor, otel ve hastane süreçlerini tamamen organize ediyor.</p>

<p>Bu yaklaşım, Türkiye’nin sağlık turizmi alanındaki yükselişine somut bir katkı sağlıyor.</p>

<p><strong>“Bizim için estetik, bir ameliyat değil; bir sanat dalıdır.”</strong></p>

<p>Op. Dr. Murat Acar:</p>

<p>“Yurt dışından gelen her hastamız, bizim için misafir değil; özel bir sanat projesidir.<br />
Her yüz, her vücut kendi karakterini taşır ve biz bu karakteri koruyarak doğallığı estetikle buluştururuz.</p>

<p>Sağlık turizmi sadece operasyon değil, deneyim yönetimidir.</p>

<p>Bizim farkımız da tam olarak burada: Güven, konfor ve profesyonellik bir arada.”</p>

<p><strong>Alanında fark yaratan modern teknikler</strong></p>

<p>Op. Dr. Murat Acar, estetik cerrahinin birçok alanında öncü teknikler kullanıyor.<br />
Başta&nbsp;BBL (Brezilya Popo Estetiği),&nbsp;360 Karın Germe,&nbsp;Yüz Germe,&nbsp;Meme Estetiği&nbsp;ve&nbsp;Liposuction&nbsp;gibi işlemler olmak üzere,<br />
hastaların ihtiyaçlarına göre birebir planlanan kişisel cerrahi çözümler sunuyor.</p>

<p>Modern teknolojiyle donatılmış özel ameliyathanelerde yapılan bu operasyonlar,<br />
hem estetik hem de fonksiyonel açıdan mükemmel sonuçlar sağlıyor.</p>

<p>Dr. Acar’ın imzasını taşıyan en önemli detay ise&nbsp;doğal sonuç ve kişiye özel yaklaşım.</p>

<p>“Bizim için önemli olan şey; ameliyattan sonra hastanın aynaya baktığında kendini yeniden keşfetmesidir.”</p>

<p>—&nbsp;Op. Dr. Murat Acar</p>

<p>Türkiye, estetikte Avrupa’nın merkezi haline geliyor</p>

<p>Türkiye son yıllarda, özellikle estetik cerrahi ve saç ekimi alanlarında, Avrupa’nın en çok tercih edilen ülkesi haline geldi.</p>

<p>Ancak bu yükselişte yalnızca fiyat avantajı değil,&nbsp;uzmanlık ve güven faktörü&nbsp;de büyük rol oynuyor.</p>

<p>Op. Dr. Murat Acar, Avrupa’dan gelen hastaların memnuniyet oranının yüzde 98’in üzerinde olduğunu belirtiyor.</p>

<p>Kendisini tercih eden birçok hasta, sadece estetik değil;&nbsp;yaşam tarzını değiştiren bir dönüşüm&nbsp;yaşadığını dile getiriyor.</p>

<p>“Her hastamızla birebir ilgileniyoruz, çünkü bu bir güven ilişkisi.”</p>

<p>Dr. Acar’ın kurduğu özel sistemde, her hastaya bir koordinatör atanıyor.</p>

<p>Bu koordinatör, hasta Türkiye’ye gelmeden önce&nbsp;online&nbsp;olarak tüm ön görüşmeleri, tıbbi kontrolleri ve planlamayı organize ediyor.</p>

<p>Operasyon sonrası dönemde ise hasta, özel bir takip programına alınıyor.</p>

<p>Bu sistem, özellikle yurt dışından gelen hastaların güvenini pekiştiriyor.</p>

<p>“İyileşme sadece dikişlerin kapanması değil; hastanın kendini iyi hissetmesidir. Biz her aşamada yanlarında oluyoruz.”<br />
<br />
—&nbsp;Op. Dr. Murat Acar</p>

<p>Sağlık turizmine modern&nbsp;vizyon: Lüks, güven ve ulaşılabilirlik</p>

<p>Bugün birçok Avrupa ülkesinde estetik cerrahi hem pahalı hem de bürokratik süreçlerle dolu.<br />
Oysa Türkiye’de, özellikle&nbsp;Op. Dr. Murat Acar’ın geliştirdiği sistem, hem ulaşılabilir fiyat politikası hem de yüksek tıbbi standartlarıyla fark yaratıyor.</p>

<p>Her şey&nbsp;dahil&nbsp;konseptiyle sunulan paketlerde transfer, otel, ameliyat ve bakım süreci tek elden yönetiliyor.<br />
<br />
Bu sayede hasta, sadece iyileşmeye odaklanıyor.</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 12 Nov 2025 02:39:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/11/op-dr-murat-acar-saglik-turizminde-cigir-aciyor-1762904575.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sabah rutinleri ses sağlığını etkiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/sabah-rutinleri-ses-sagligini-etkiliyor-29905</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/sabah-rutinleri-ses-sagligini-etkiliyor-29905</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Anuş Tahmincioğlu, ses sağlığını korumanın önemi ve sabah rutinleriyle ses tellerinin nasıl doğru şekilde uyandırılabileceği hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Sesimize iyi bakmazsak, gün boyu yorgunluk ve kısıklık kaçınılmaz olur!</strong></p>

<p>Sesin, bedenin en narin enstrümanı olduğunu aktaran Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Anuş Tahmincioğlu, “Sesimize iyi bakmazsak, gün boyu sürecek yorgunluk, kısıklık ve hatta ağrılarla karşılaşmak kaçınılmaz olur.” dedi.</p>

<p>Sabahları gerçekleştirilen küçük alışkanlıkların, sesin gün boyunca nasıl duyulacağını doğrudan etkilediğine dikkat çeken Tahmincioğlu, “Ses sağlığı, sabah başlar. Güne başlarken sesinizi güçlendirmenin ve korumanın basit ama etkili adımları var.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Kahve yerine güne ılık bir bardak su ile başlayın!</strong></p>

<p>Bulunulan ortamın ve sesin nemlendirilmesini öneren Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Anuş Tahmincioğlu, “Kahve yerine güne ılık bir bardak su ile başlayın.” dedi.</p>

<p>Kış aylarında ya da klimalı ortamlarda nem oranının düştüğünü hatırlatan Tahmincioğlu, bu durumun, ses tellerinin doğal nem dengesini bozarak kurumasına yol açtığını söyledi ve şöyle devam etti:</p>

<p>“Eğer sabahları boğazınızda yanma hissediyorsanız, bu sadece bir üşütme belirtisi değil, havada yeterli nem olmadığının da göstergesi olabilir. Sabah kahvesi çoğumuz için vazgeçilmez bir ritüel olabilir. Ancak unutulmamalıdır ki kafein vücudu ve sesi kurutur. Bu nedenle kahvenizi günün ilerleyen saatlerine bırakmak, sabahın ilk dakikalarında ses tellerine dinlendirici bir başlangıç yapmanızı sağlar. Sabah içeceğiniz bir bardak su, sadece vücudunuzu değil, ses tellerinizi de uyandırır. Küçük bir alışkanlık değişikliğiyle sesinizi daha yumuşak ve daha dayanıklı bir hale getirebilirsiniz.”</p>

<p><strong>Doğru duruş, doğru sesi getiriyor!</strong></p>

<p>Postürün, sesin kalitesini doğrudan etkilediğini dile getiren Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Anuş Tahmincioğlu, “Güne başlarken birkaç küçük gerinme hareketi yapmak sadece bedeninizi değil, sesinizi de özgürleştirir.” dedi.</p>

<p>Sesin nefesle başladığını ifade eden Tahmincioğlu, “Uykudan yeni uyanmışken diyaframınız biraz ‘tembel’ olabilir. Yatağınızda oturun, omuzlarınızı geriye alın ve çenenizi hizalayın, bir elinizi göğsünüze, diğer elinizi karnınıza koyun. Nefesinizi burnunuzdan alın, karnınız hafifçe şişsin, sonra yavaşça verin. Bu birkaç nefes, sesinizi gün boyu taşıyacak enerjiyi sağlar. Unutmayın, doğru duruş, doğru sesi getirir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Sabahları konuşmadan önce sesi ısıtmak gerekir!</strong></p>

<p>Uyanır uyanmaz yüksek sesle konuşmanın ya da şarkı söylemenin, ses tellerini ısınmadan zorlamak anlamına geldiğini aktaran Tahmincioğlu, “Sabahın ilk yarım saatinde mümkünse sessiz kalın. Bu kısa sessizlik, hem ses tellerinize hem de zihninize bir ‘ısınma molası’ verir.” dedi.</p>

<p>Koşudan önce kaslar nasıl ısıtılıyorsa, konuşmadan önce de sesi ısıtmak gerektiğini kaydeden Tahmincioğlu, “Sesi ısıtmak yoğun konuşmalı bir güne başlamadan ses tellerinize yapabileceğiniz hızlı ama etkili bir ritüeldir. Ses ısınmaları sadece şarkıcılara değil, sağlık çalışılanlarına, öğretmenlere, avukatlara, sunuculara, satış görevlilerine, çağrı merkezi çalışanlarına ve tüm profesyonel ses kullanıcılarına da fayda sağlar. Aynanın karşısına geçin, dudaklarınızı titreştirin, ‘brrrrr’ sesi çıkmalı. Ardından nazal ‘mmm’ ya da ‘nnn’ sesleriyle titreşimin hissini fark edin. Bu egzersizler ses tellerinizi nazikçe uyandırır. Yalnızca iki dakikalık bu egzersiz, sesinize bütün gün sürecek bir rahatlık kazandırır.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Sesinizi sabah nasıl uyandırırsanız, gün boyu öyle duyulur!</strong></p>

<p>Gece geç yemenin veya sabah kalkar kalkmaz hemen yemek yemenin, mide asidini yukarı çıkarak ses tellerine ulaşmasına neden olabileceğine vurgu yapan Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Anuş Tahmincioğlu, “Buna bağlı olarak da sabah boğazınızda yanma ve ‘boğaz temizleme’ ihtiyacı kendini gösterebilir. Rahatlamak için uygulayacağınız ‘boğaz temizleme’ hareketi de ses tellerinize zarar verir.” dedi.</p>

<p>Bu sebeple sabah kahvaltısının aceleye getirilmemesi gerektiğine işaret eden Tahmincioğlu, “Aşırı baharatlı ya da yağlı yiyeceklerden kaçının ve öğününüzü yavaş bir şekilde yiyin. Her sabah sesinizi nasıl uyandırdığınız, gün boyunca sesinizin nasıl duyulacağını da belirler. Güzel olan şu ki sesinize iyi davranmak için özel bir yeteneğe ihtiyacınız yok, sadece biraz dikkat ile ses sağlığını koruyabilirsiniz.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 03 Nov 2025 18:34:06 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/11/sabah-rutinleri-ses-sagligini-etkiliyor-1762184046.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Soğuk algınlığı sandığınız belirtiler lösemi habercisi olabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/soguk-alginligi-sandiginiz-belirtiler-losemi-habercisi-olabilir-29902</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/soguk-alginligi-sandiginiz-belirtiler-losemi-habercisi-olabilir-29902</guid>
                <description><![CDATA[Kan kanserlerinin başında gelen lösemi tüm çocukluk çağı kanserlerinin yüzde 35’ini oluşturuyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Başlangıçta genellikle soğuk algınlığı veya grip benzeri belirtilerle kendisini gösterebilen löseminin aileler tarafından fark edilmesi zaman alabiliyor. Tekrarlayan veya tedaviye rağmen geçmeyen bu tür rahatsızlıkların önemsenerek alanında uzman doktora başvurulması önem taşıyor. Çünkü lösemide, erken tanı ve gelişmiş tedavi yöntemleri hastanın yaşam şansını büyük ölçüde artırabiliyor. Kan hücrelerinin kemik iliğinde kontrolsüz ve anormal şekilde çoğalmasıyla ortaya çıkan bir kan kanseri olan lösemi, hastaya özel planlanan doğru yöntemlerle tedavi edilebiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden&nbsp;Prof. Dr. Ahmet Demir, “2-8 Kasım Lösemili Çocuklar Haftası” nedeniyle löseminin belirtileri hakkında bilgi vererek, farkındalığın önemine dikkat çekti.&nbsp;</p>

<p><strong>Kansızlık ve enfeksiyonlara yatkınlık görülebilir &nbsp;</strong></p>

<p>Normalde kemik iliği, kırmızı kan hücreleri, beyaz kan hücreleri ve trombositleri dengeli bir şekilde üretir. Lösemide ise bu denge bozulur, olgunlaşmamış beyaz kan hücreleri (blastlar) hızla çoğalır ve normal kan hücrelerinin üretimini engeller. Bu durum kansızlık, enfeksiyonlara yatkınlık ve kanama eğilimi gibi belirtilere yol açar. Lösemi, çocukluk çağı kanserleri arasında en sık görülen türdür. Tüm çocukluk çağı kanserlerinin yaklaşık %30-35’ini oluşturur. Çocuklarda en sık görülen tipi Akut Lenfoblastik Lösemi (ALL)’dir; çocukluk çağı lösemilerinin yaklaşık %75-80’ini oluşturmaktadır. İkinci sıklıkta ise Akut Myeloid Lösemi (AML) gelmektedir.&nbsp;</p>

<p><strong>6 risk faktörüne dikkat!</strong></p>

<p><strong>1. Genetik ve kalıtsal faktörler:</strong>&nbsp;Bazı doğumsal (konjenital) sendromlar lösemi riskini belirgin biçimde artırır. Bunlar Down sendromu (Trizomi 21), Fanconi anemisi, Bloom sendromu, Ataksi-telenjiektazi, Klinefelter sendromu, Neurofibromatozis tip 1 (NF1) şeklinde sıralanabilir.&nbsp;</p>

<p><strong>2. Radyasyon Maruziyeti:&nbsp;</strong>Yüksek doz iyonize radyasyon, çocukta lösemi riskini artırabilmektedir. Anne karnında yüksek doz radyasyon almak da risk faktörüdür.</p>

<p><strong>3. Kemoterapi veya Diğer İlaçlara Maruziyet:&nbsp;</strong>Daha önce başka bir kanser türü nedeniyle kemoterapi (özellikle alkilleyici ajanlar, topoizomeraz inhibitörleri) alan çocuklarda sekonder yani ikincil lösemi gelişebilir.</p>

<p><strong>4. Çevresel ve Kimyasal Etkenler:&nbsp;</strong>Benzen&nbsp;gibi organik çözücülere maruziyet, tarım ilaçları (pestisitler), ağır metaller veya endüstriyel kimyasallara dikkat edilmelidir<strong>.&nbsp;</strong></p>

<p><strong>5. Bağışıklık Sistemi Bozuklukları</strong>: Doğumsal immün yetmezlikler&nbsp;(örneğin Wiskott-Aldrich sendromu SCID), edinsel immün baskılanma (örneğin organ nakli sonrası immünsupresif tedavi) önemli nedenlerdir.&nbsp;</p>

<p><strong>6. Diğer Olası Faktörler:&nbsp;</strong>Bazı viral enfeksiyonlar da etkili olabilir.</p>

<p><strong>Löseminin 8 belirtisini önemseyin!</strong></p>

<p>Çocukluk çağı lösemisi, başlangıçta genellikle soğuk algınlığı veya grip benzeri belirtilerle ortaya çıkabilir. Bu nedenle aileler tarafından fark edilmesi güç olabilir Ancak belirtiler genellikle uzun sürer, tekrarlayıcıdır ve tedaviye rağmen geçmez:</p>

<p>1. Kansızlık (Anemi) belirtileri: Halsizlik, çabuk yorulma, baş dönmesi vs.</p>

<p>2. Kanama eğilimi:&nbsp;Diş eti, burun kanamaları, ciltte morluklar</p>

<p>3. Enfeksiyonlara yatkınlık:&nbsp;Sık veya uzun süren enfeksiyonlar</p>

<p>4. Kemik ve eklem ağrıları</p>

<p>5. Karın şişliği veya kitle</p>

<p>6. Lenf bezlerinde büyüme:&nbsp;Boyun, koltuk altı veya kasık bölgesinde ağrısız şişlikler</p>

<p>7. Genel durum değişiklikleri:&nbsp;İştahsızlık, kilo kaybı, gece terlemeleri</p>

<p>8. Nörolojik belirtiler:&nbsp;<em>Özellikle ileri evrelerde-&nbsp;</em>Baş ağrısı, kusma, görme bozukluğu, denge sorunları</p>

<p><strong>Kesin tanı “<strong>Kemik iliği aspirasyonu ve biyopsisi” ile konuluyor</strong></strong></p>

<p>Tanı süreci, hekimin&nbsp;<strong>hastanın belirtilerini ve muayene bulgularını</strong>&nbsp;değerlendirmesiyle başlamaktadır. Solukluk, morluk, ateş, lenf bezi büyümesi, karında şişlik, kemik ağrısı gibi bulgular sorgulanır. Karaciğer ve dalak büyüklüğü, lenf nodları, ciltte peteşi/ morluk gibi fizik muayene bulguları not edilir. Ancak yalnızca bu bulgular ile tanı konulmaz, laboratuvar incelemeleri de gerekmektedir. Sonrasında, gerekli&nbsp;<strong>kan testleri (Tam kan sayımı ve Periferik yayma) testleri yapılmaktadır.&nbsp;</strong>Kesin tanı ise,&nbsp;<strong>kemik iliği aspirasyonu ve biyopsisi ile konulmaktadır.&nbsp;</strong>Lösemi tanısının&nbsp;<strong>altın standardı</strong>dır.</p>

<p><strong>Lösemide erken tanı tedavi başarısı için önemli</strong></p>

<p>Lösemi&nbsp;<strong>hızla ilerleyen</strong>&nbsp;ancak&nbsp;<strong>erken teşhis edildiğinde tedaviyle tamamen iyileşme şansı yüksek&nbsp;</strong>bir hastalıktır. Çocukluk çağı&nbsp;<strong>akut lenfoblastik lösemisinde (ALL)</strong>&nbsp;erken tanı ve uygun tedaviyle&nbsp;<strong>iyileşme oranı oldukça yüksektir</strong>. Hastalık ileri evrede tanındığında&nbsp;<strong>organ tutulumu artar,</strong>&nbsp;tedavi süreci zorlaşır ve başarı oranı düşebilir. Erken tanı konulan çocuklarda,&nbsp;<strong>ciddi kansızlık, enfeksiyon ve kanama&nbsp;</strong>gelişmeden tedavi başlanabilir.&nbsp;<strong>Dalak, karaciğer, beyin gibi organlarda</strong>&nbsp;yayılım oluşmadan müdahale edilir. Bu sayede hem&nbsp;<strong>hayati risk</strong>&nbsp;hem de&nbsp;<strong>tedaviye bağlı yan etkiler</strong>&nbsp;azalır. Lösemi erken evrede yakalandığında, genellikle&nbsp;<strong>daha kısa süreli ve daha az yoğun&nbsp;</strong>kemoterapi protokolleri yeterli olur.&nbsp;<strong>Ailelerin ve çocuğun psikolojik yükünü</strong>&nbsp;azaltır. Uzun hastane yatışları ve komplikasyonlar önlenebilir.</p>

<p>Lösemiler yüksek oranda tedavi edilebilir hastalıklardır. Tanı anında ailelerde ciddi bir psikolojik travma ortaya çıkabilse de tedaviye odaklanmaları, doktorlarıyla iyi bir koordinasyonla motive olmaları çok önemlidir. Ebeveynler belirti ve bulguların farkında olmalı ve vakit kaybetmeden hekime başvurmalıdır.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 03 Nov 2025 12:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/11/soguk-alginligi-sandiginiz-belirtiler-losemi-habercisi-olabilir-1762161644.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prostat, yaş ilerledikçe kanserli hücre üretiyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/prostat-yas-ilerledikce-kanserli-hucre-uretiyor-29899</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/prostat-yas-ilerledikce-kanserli-hucre-uretiyor-29899</guid>
                <description><![CDATA[Yaşla birlikte erkek vücudunda değişen pek çok biyolojik süreçten biri de prostatta meydana gelen dönüşümler.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Prostatın yapısı gereği, yaş ilerledikçe kanser hücreleri barındırma eğiliminde bir organ olduğunu açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Prof. Dr. İlker Tinay, “Kadavra çalışmaları, 80 yaşına ulaşan erkeklerin yarısından fazlasında, herhangi bir kanser tanısı konmamış olsa bile prostatta başlangıç aşaması kanser hücrelerinin bulunduğunu ortaya koyuyor. Yani yeterince uzun yaşarsak bu hücrelerin prostatta ortaya çıkması doğal bir süreç” şeklinde konuştu.</p>

<p>Erkekler üzerinde yapılan bu kadavra çalışmaları, yaşla birlikte prostatta bazı değişimlerin görülmesinin yaygınlığını gözler önüne seriyor. Ancak bu durumun mutlaka bir hastalık ya da ölüm riski anlamına gelmediğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Prof. Dr. İlker Tinay, “İyi huylu prostat büyümem var, ileride kanser olur muyum? sorusunun cevabı ancak düzenli doktor kontrolleriyle verilebilir. PSA testleri ve gerekli görüldüğünde yapılan biyopsiler sayesinde prostat sağlığı yakından takip edilerek, olası riskler erken dönemde tespit edilebiliyor” dedi.</p>

<p><strong>Her erkekte prostat var&nbsp;</strong></p>

<p>Prostatın bir hastalık değil, her erkekte bulunan doğal bir organ olduğunu hatırlatan Tinay, “Prostatla ilgili aslında üç temel durum ortaya çıkabiliyor; kanser, iyi huylu büyüme ya da akut ve kronik enfeksiyonlar. Bu yüzden ‘Dedemde, babamda prostat vardı’ demek çok doğru değil çünkü prostat hepimizde var. Asıl önemli olan, bunun bir şikâyete neden olup olmadığı” dedi.</p>

<p>Tinay, prostat sorunlarının genellikle büyüme ya da mesanenin etkilenmesiyle ortaya çıktığını belirterek, “Hastalar en çok sık idrara çıkma, idrarı tam boşaltamama, kesik kesik idrar yapma, tuvalete gittikten kısa süre sonra tekrar idrara çıkma, ani sıkışma hissi, idrar kaçırma ya da idrarda kan görülmesi gibi yakınmalarla doktora başvuruyor. Yani mesele prostatın varlığı değil, yarattığı şikâyetler” diye konuştu.</p>

<p><strong>Deneyimli merkezlerde idrar kaçırma oranları yüzde 10’un altında</strong></p>

<p>Erken tanı kadar tedavi yöntemlerindeki gelişmeler de prostat sağlığında büyük fark yaratıyor. Özellikle robotik cerrahi hem onkolojik başarı hem de yaşam kalitesi açısından önemli avantajlar sunuyor. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte robotik cerrahinin, prostat kanseri tedavisinde en sık tercih edilen yöntemlerden biri haline geldiğini belirten Tinay, “Üç boyutlu ve büyütülmüş görüntüleme imkânı sayesinde cerraha hassasiyet kazandıran bu yöntem, kanserli dokunun geride kalma riskini en aza indiriyor. Aynı zamanda hastaların yaşam kalitesini belirleyen rahat idrar yapabilme, idrarı tutabilme ve cinsel fonksiyonun korunması gibi alanlarda da başarılı sonuçlar sağlanıyor. Kateter çıkarıldıktan kısa süre sonra çoğu hasta idrar yapabiliyor, idrar kaçırma oranları deneyimli merkezlerde yüzde 10’un altına düşüyor ve cinsel fonksiyonlar genellikle bir yıl içinde yeniden kazanılabiliyor. Robotik cerrahi böylece hem onkolojik başarı hem de yaşam kalitesi açısından önemli avantajlar sunuyor” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 03 Nov 2025 12:19:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/11/prostat-yas-ilerledikce-kanserli-hucre-uretiyor-1762161554.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kalp hastaları her sonbahar grip aşısı olmalı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/kalp-hastalari-her-sonbahar-grip-asisi-olmali-29827</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/kalp-hastalari-her-sonbahar-grip-asisi-olmali-29827</guid>
                <description><![CDATA[Mevsim geçişleri, özellikle yazdan sonbahara geçiş, kalp sağlığı üzerinde doğrudan etkiler yaratabiliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Serinleyen hava; damarların daralmasına, kan basıncının yükselmesine ve kolesterol seviyelerinin artmasına yol açabiliyor. Bu dönemde kalbin özel bir korumaya ihtiyaç duyduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Sonbahar sadece doğanın değil, vücudumuzun da değişim dönemi. Havanın soğumasıyla kalbin iş yükü artar. Bu nedenle dengeli beslenme, düzenli egzersiz ve rutin kontrollerin ihmal edilmemesi her zamankinden daha önemli” dedi.</p>

<p>Kalp sağlığını korumak için basit ama etkili adımlar atılabileceğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Serin havada tempolu yürüyüşler yapmak, sofrayı mevsime uygun sebze ve meyvelerle renklendirmek, gribin kalbe bindireceği yükü önleyebilecek grip aşısını olmak ve porsiyon kontrolünü gözetmek çok kıymetli. Sonbaharı bir tehdit değil, sağlıklı yaşam alışkanlıkları kazanmak için bir fırsat olarak görmeliyiz. Kalbe yapılan her küçük yatırım, uzun vadede sağlıklı ve kaliteli bir yaşam olarak geri döner” açıklamasında bulundu.</p>

<p><strong>Türk Kardiyoloji Derneği grip aşısını öneriyor</strong></p>

<p>Soğuk havalarla birlikte grip ve diğer solunum yolu enfeksiyonlarının arttığına dikkat çeken Koylan, “Grip gibi hastalıklar vücutta ciddi bir iltihaplanma oluşturur ve bu durum özellikle mevcut bir kalp rahatsızlığı olan kişilerde kalp krizi veya felç riskini önemli ölçüde tetikler. Bu tehlikeye karşı ise en etkili kalkan aşıdır. Türk Kardiyoloji Derneği’nin de aralarında bulunduğu dünya genelindeki sağlık otoriteleri, kalp hastalarının her sonbahar grip aşısı olmasını şiddetle tavsiye eder. Grip aşısı olmak sadece gripten korunmayı değil, aynı zamanda gribin kalbe yükleyebileceği ağır yükten korunmayı da sağlar” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Haftada en az iki porsiyon balık tüketilmeli&nbsp;</strong></p>

<p>Yazın hafifliğinin ardından gelen sonbaharın doyurucu ve sıcak yemeklerini doğru tercihlerle kalp sağlığı için bir avantaja çevirebiliriz diyen Prof. Dr. Koylan, “Balkabağı ve tatlı patates potasyum ve lif açısından oldukça zengin besinlerdir. Amerikan Kalp Derneği, potasyumun kan basıncını dengelemede sodyumun olumsuz etkilerini azalttığını, lifin ise kötü kolesterol seviyelerini düşürmeye yardımcı olduğunu vurguluyor. Sonbahar aynı zamanda palamut ve lüfer gibi yağlı balıkların en lezzetli olduğu dönemdir. Bu balıkların içerdiği omega-3 yağ asitleri trigliserit seviyelerini düşürür, damar plak oluşumunu yavaşlatır ve kan basıncını düzenleyerek kalp sağlığını destekler. Bu nedenle haftada en az iki porsiyon yağlı balık tüketilmesi önerilir. Ayrıca mevsimin taze meyveleri nar, elma ve armut; antioksidanlar ve flavonoidler açısından zengindir. Özellikle narın damar sağlığını koruyucu etkilerini gösteren çok sayıda bilimsel çalışma mevcut” dedi.</p>

<p><strong>Düzenli fiziksel aktivite çok önemli</strong></p>

<p>Bunaltıcı sıcakların geride kalmasının egzersiz için mükemmel bir fırsat sunduğunu ifade eden Koylan, “Düzenli fiziksel aktivite kalp kasını güçlendirir, kan dolaşımını iyileştirir ve stresi azaltır. Sararmış yaprakların üzerinde, serin ve temiz havada yapılacak 30 dakikalık bir yürüyüş hem ruhu hem de kalbi besler. Bu, kan basıncını ve kolesterolü düzenlemenin en kolay yollarından biridir. Yağmurlu ve soğuk günlerde de internet üzerinden ulaşılabilen yoga, pilates veya düşük etkili kardiyo videoları sayesinde ev konforunda da aktif kalmak mümkün yeter ki istikrarını koruyun” dedi.</p>

<p><strong>D vitamini takviyesi gerekebilir</strong></p>

<p>Güneş ışınlarının azalmasıyla birlikte vücuttaki D vitamini üretiminin de azaldığını belirten Koylan, “Araştırmalar, D vitamini eksikliğinin yüksek tansiyon, kalp yetmezliği ve diğer kardiyovasküler hastalık riskleriyle ilişkili olabileceğini gösteriyor. Bu nedenle öncelikle bir kan tahlili ile D vitamini seviyesini öğrenmek ardından doktor önerisiyle takviye kullanmak kalp sağlığı açısından fark yaratabilir. Bunun yanında somon gibi yağlı balıklar, yumurta sarısı ve D vitamini ile zenginleştirilmiş süt ürünlerini beslenme planınıza ekleyebilirsiniz. Ayrıca güneşli günlerde öğle saatlerinde 15-20 dakika yüzünüzü ve kollarınızı güneşe göstermeyi de ihmal etmeyin” dedi.</p>

<p><strong>Mevsimsel depresyon kalp için tehlikeli</strong></p>

<p>Günlerin kısalması ve havanın kapanmasının bazı insanlarda mevsimsel depresyona yol açabileceğini vurgulayan Koylan, “Mevsimsel duygu durum bozukluğunda ortaya çıkan stres, anksiyete ve depresyon, kortizol gibi stres hormonlarını artırarak kan basıncını yükseltir ve kalp sağlığını olumsuz etkiler. Ruh halinizi yükseltmek için sevdiklerinizle vakit geçirmek, yeni bir hobi edinmek, meditasyon ya da derin nefes egzersizleri yapmak faydalı olabilir. Sabahları perdelerinizi açıp gün ışığından yararlanmak bile biyolojik saatinizi düzenleyerek ruh halinizi iyileştirebilir. Unutmayın, mutlu bir zihin sağlıklı bir kalbin en iyi dostudur” şeklinde konuştu.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Oct 2025 15:55:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/10/kalp-hastalari-her-sonbahar-grip-asisi-olmali-1761051313.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Protez estetik ve sağlığı geri kazandırıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/protez-estetik-ve-sagligi-geri-kazandiriyor-29717</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/protez-estetik-ve-sagligi-geri-kazandiriyor-29717</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Protetik Diş Tedavisi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, diş protezlerinin çeşitleri, amaçları ve bu protezlere alışma süreci hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Protezin, vücuttaki eksik bir organın tamamlanması anlamına geldiğini hatırlatan&nbsp;Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, “Diş protezi ise dişlerle ilgili eksikliklerin giderilmesi, ağız dokusunun fonksiyonlarının geri iade edilmesi söz konusudur.” dedi.</p>

<p>Dişlerin estetik, konuşma ve fonksiyonel özellikleri olduğunu ifade eden&nbsp;Prof. Dr. Bellaz, “Eksildiğinde bu özellikler azalır. Biz de dişleri yerine koyarak bu kayıpları telafi ederiz. Bir kişinin yalnızca tek bir dişi eksik olabilir. Bu durumda yandaki dişlerden destek alınarak bir protez yapılabilir. Hiç dişi olmayan bir kişiye, halk arasında ‘damak protezi’ olarak bilinen protez yapılabilir. Birden fazla diş eksikliği durumunda köprü tarzında protez yapılabilir veya implantlar uygulanarak üzerine protez yapılabilir. Sonuçta bunların hepsi protezdir. Kimisi hareketlidir, kimisi sabittir. Ancak temel amaç, ağızdaki eksik yapıların tamamlanması, ağız dokularının sağlığının korunması, estetiğin, fonksiyonun ve konuşmanın düzeltilmesidir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Diş protezine alışma süresi, yapılan proteze göre değişiklik gösteriyor!</strong></p>

<p>Diş protezine alışma süresinin yapılan protezin kapsamına ve tipine göre değişiklik gösterdiğini kaydeden&nbsp;Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, “Damak protezi veya hareketli protez yapıldığında ilk birkaç gün çiğneme zorluğu yaşanabilir. Birkaç gün içinde dil ve yanaklar proteze alışır. Yaklaşık bir hafta ile on gün içerisinde kişi büyük ölçüde adapte olur. Bir ay içinde de protezin varlığını unutur. Bu süreçte diş hekiminin kontrolü gerekir. Hekim gerekli düzeltmeleri yapar ve kas adaptasyonu sağlanır.” dedi.</p>

<p>Köprü veya kaplama gibi sabit protezlerde ise adaptasyonun çok daha hızlı olduğuna dikkat çeken&nbsp;Prof. Dr. Bellaz sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Bir iki gün içinde kişi alışır ve hiçbir zorluk yaşamaz. Çünkü sabit protezler ağızda oynamadığı için dil ve yanak kasları daha hızlı adapte olur. Adaptasyonun gerekli olmasının bir nedeni de şudur: İster hareketli, ister sabit protez olsun, vücutta boşluk olmamalı. Ağızda bir diş eksik olduğunda yanak ve dil kasları o boşluğu kapatmaya çalışır. Ancak araya bir diş koyulduğunda, bu tek bir diş bile olsa, başlangıçta dil ve yanak için fazlalık gibi gelir. Fakat birkaç gün içinde bu yeni duruma uyum sağlanır. Hareketli protezlerde ise adaptasyon biraz daha uzun sürer çünkü dilin ve yanağın şekillerinin değişmesi gerekir. Bu nedenle adaptasyon sürecine ihtiyaç vardır.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 01 Oct 2025 14:42:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/10/protez-estetik-ve-sagligi-geri-kazandiriyor-1759318931.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>SATKOF’un Azerbaycan Yapılanması Güçleniyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/satkofun-azerbaycan-yapilanmasi-gucleniyor-29713</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/satkofun-azerbaycan-yapilanmasi-gucleniyor-29713</guid>
                <description><![CDATA[Prof. Dr. Aysun Bay Liderliğinde Bakü’de Sağlık ve İnovasyon Zirvesi: Türkiye–Azerbaycan Kardeşliği Sağlık Diplomasisine Güç Katıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>BeautyCare Academy 2025 Kongresi, sağlık turizmi ve bilimsel iş birlikleri alanında iki kardeş ülke arasında yeni bir dönemin kapılarını araladı.</p>

<p>Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev’in vizyoner liderliklerinde, iki ülke arasındaki güçlü kardeşlik bağı her alanda olduğu gibi sağlık diplomasisi, bilimsel iş birlikleri ve inovasyon alanlarında da derinleşiyor.</p>

<p>Bu çerçevede, Bakü’de gerçekleşen BeautyCare Academy 2025 – Uluslararası Sağlık, Güzellik, Estetik &amp; Kozmetoloji Kongresi, alanında çığır açan sunumlara ve stratejik iş birliklerine sahne oldu. Kongrenin Onursal Başkanı, Sağlık Turizmi Konfederasyonu (SATKOF) Genel Başkanı Prof. Dr. Aysun Bay oldu.</p>

<p>“Türkiye ve Azerbaycan, sağlık alanında da örnek bir model oluşturuyor”</p>

<p>Açılış konuşmasında Prof. Dr. Aysun Bay, Türkiye ile Azerbaycan’ın sadece tarihsel ve kültürel ortaklıklarla değil, aynı zamanda sağlıkta inovasyon, bilgi paylaşımı ve ortak yatırımlarla da dünyaya örnek olabileceğini vurguladı.</p>

<p>Kongrede gerçekleştirdiği “Flakonlarda Yeni Nesil Anti-Aging Etken Ajanları ve Kök Hücre Teknolojisi” başlıklı sunumunda, sağlık turizmi ve yaşlanma karşıtı tedavi yaklaşımlarındaki yenilikleri paylaşan Prof. Dr. Bay, iki ülke arasındaki stratejik sağlık iş birliğinin yalnızca ekonomik değil, bilimsel ve insani değerler açısından da büyük önem taşıdığına dikkat çekti.</p>

<p><img alt="" src="https://www.malatyadan.com/public/images/detay/eb8722df-ee5e-4fcd-9cfb-7f4243fd85ce.jpeg" style="height:900px; width:1200px" /></p>

<p><strong>SATKOF’un Azerbaycan Yapılanması Güçleniyor</strong></p>

<p>Kongre kapsamında duyurulan önemli gelişmelerden biri de, SATKOF’un Azerbaycan’daki kurumsal yapılanmasının güçlendirilmesi oldu. Bu kapsamda gerçekleştirilen yeni atamalarla birlikte:</p>

<p>Prof. Dr. Melahat Qehremanova, SATKOF Azerbaycan Bakü Başkanı,</p>

<p>Ali Huseynov, SATKOF–USTKON Azerbaycan Başkanı,</p>

<p>Kemalə Məmmədova, SATKOF Nahçıvan İl Başkanı olarak görevlendirilmiştir.</p>

<p>Bu yeni yapılanma, Türkiye–Azerbaycan arasında sağlık turizmi, akademik iş birlikleri ve yatırım projelerinin daha güçlü temeller üzerinde yükselmesini sağlayacaktır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 01 Oct 2025 01:14:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/10/satkofun-azerbaycan-yapilanmasi-gucleniyor-1759318136.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Omzunuz ağrıyor ve kolunuzu kıpırdatamıyorsanız…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/omzunuz-agriyor-ve-kolunuzu-kipirdatamiyorsaniz-29690</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/omzunuz-agriyor-ve-kolunuzu-kipirdatamiyorsaniz-29690</guid>
                <description><![CDATA[İnsan vücudunun en hareketli eklemlerinden biri olan omuz ekleminin hareket kabiliyeti oldukça yüksektir. Omuz, geniş hareket kapasitesi nedeniyle travma ve hasarlanmaya da oldukça açık bir bölgedir. Bu eklemde ortaya çıkan ağrı ve hareket kısıtlılığı gibi sorunlar yaşam kalitesini büyük ölçüde düşürmektedir. Omuz ekleminin kısmen ya da tamamının protez ile değiştirilmesi şeklinde gerçekleştirilen omuz protezi ameliyatı hastaya yaşam konforunu geri kazandırmaktadır. Memorial Bahçelievler Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Ufuk Özkaya, omuz ağrıları ve protez ameliyatı hakkında detaylı bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Protez cerrahisi omzunuzdaki yükü alıyor</strong></p>

<p>Omuz eklemi, üst kol kemiği olan humerus’un baş kısmı ile kürek kemiği (skapula) üzerindeki glenoid adı verilen yuva bölümünden oluşmaktadır. Her iki kemiğin eklem yüzeyinde kıkırdak, kıkırdağı besleyici eklem sıvısını üreten eklem kapsülü bulunmaktadır. Omuz eklemi, vücudumuzdaki diğer eklemlerden daha geniş bir hareket aralığına sahip olmasından dolayı bazı durumlarda omuz ekleminin kısmen ya da tamamının protez ile değiştirilmesi gerekebilmektedir.</p>

<p>Tanıda genellikle röntgen filmi çoğu zaman yeterli olmaktadır. Bazı durumlarda; kemik bütünlüğünü değerlendirmek için Bilgisayarlı Tomografi, omuz eklemindeki kas ve liflerin durumunu değerlendirmek için Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR) de yapılabilmektedir. Bunun yanı sıra hastalarda sinir hasarı olabileceğinden şüphelenildiği durumlarda sinirlerin değerlendirilmesi için bir EMG testi veya sinir iletim tetkikleri de istenebilmektedir.</p>

<p>Omuz protezi ameliyatı, ilerleyici omuz eklem hastalıklarında ve diğer tedavi yöntemlerinin etkili olmadığı durumlarda hem ağrıyı hafifletmek hem de hareket kabiliyetini geri kazandırmak için etkili bir yöntemdir. Bu ameliyat diğer tedavi yöntemlerinden fayda sağlanamadığı durumlarda yapılmaktadır. Genellikle ilk uygulanan tedavi yöntemleri ilaç tedavisi, eklem içi iğne tedavileri ve fizik tedavidir. Ameliyat kararı, yalnızca detaylı tetkikler ve uzman görüşü sonrasında verilmelidir.  Omuz ağrısı, hareket kısıtlılığı ya da eklem işlev bozukluğu varsa geç kalmadan bir ortopedi ve travmatoloji uzmanına başvurulmalıdır.</p>

<p><strong>Sizde de bu hastalıklar varsa dikkat!</strong></p>

<ul>
	<li>Omuz ekleminin artrozu (kireçlenmesi)</li>
	<li>Omuz ekleminin ilerleyici harabiyeti ile seyreden romatizmal hastalıklar</li>
	<li>Humerus başının beslenmesinin ve yapısının bozulduğu avasküler nekroz</li>
	<li>Kırık tedavisinin ve iyileşmesinin ameliyatsız veya plak vida ile mümkün olmadığı yaşlı hastalardaki parçalı omuz kırıkları</li>
	<li>İyi huylu ve kötü huylu tümörler </li>
	<li>Ciddi düzeyde omuz liflerinin yırtılması sonucu gelişen kireçlenme, ağrı ve fonksiyon bozuklukları</li>
</ul>

<p><strong>Hastaya özel protez yöntemi belirleniyor</strong></p>

<p>Omuz protezi gereken hastalarda omuzun durumuna göre farklı protez çeşitleri bulunmaktadır. Tüm omuz protez çeşitleri temel olarak bir baş ve başın oturduğu yuvadan oluşmaktadır.  Ancak tasarım ve çalışma prensipleri farklıdır. Bu protezler yarım omuz protezi, total omuz protezi ve ters omuz protezi olarak sıralanabilmektedir. Hangi hastaya hangi protez yönteminin uygulanacağına hekim muayene ve tetkikler sonrasında karar vermektedir.</p>

<ul>
	<li><strong>Yarım Omuz Protezi</strong></li>
</ul>

<p>Bu protez tipinde omuz ekleminin yarısı değiştirilmektedir. Glenoid denilen eklem yuvasına protez parçası yerleştirilmez. Humerus kemiğinin kanal kısmına yerleştirilen sap kısmının üzerine metal baş takılmaktadır. Bu metal baş, hastanın doğal eklem yuvasına oturarak çok parçalı humerus üst uç kırıklarının tedavisinde tercih edilmektedir.</p>

<ul>
	<li><strong>Tam Omuz Protezi</strong></li>
</ul>

<p>Bu omuz protezinde, eklem yuvasına plastik polietilen soket (yuva), protez ameliyatlarında kullanılan özel bir yapıştırıcı ile (çimento) kemiğe tutturulmaktadır. Alt tarafta ise humerus (üst kol) kemiği kanalının içine yerleştirilen sap (titanyumdan imal edilir) kısmı üzerine metal baş (krom-kobalttan imal edilir) yerleştirilmektedir. Bu protezin yapılması için hastanın omuz eklemini saran liflerin (rotator manşet) sağlam olması ve işlev görmesi gerekmektedir.</p>

<ul>
	<li><strong>Ters Omuz Protezi</strong></li>
</ul>

<p>Normal omuz ekleminde humerus üst ucundaki top gibi olan baş kısım hafif çukur olan yuvaya oturtulmaktadır. Omuz eklemini çevreleyen tendonlar, hem eklemi sabitlemekte hem de hareket etmesine yardımcı olmaktadır. Ancak bazen tendonlar ciddi şekilde hasar görerek yırtılır veya işlev göremez hale gelir. Bu gibi durumlarda klasik tam omuz protezinde kullanılan protezi yerinde tutacak ve/veya hareket ettirecek tendonlar olmadığından, omuz işlev görmeyecektir. Ters omuz protez tipinde de protez parçaları metal ve plastiktir, ancak tersine çevrilmiştir. Metal baş kısmı eklem yuvasına takılmaktadır. Humerus kemiğinin üst ucuna ise metal sap üzerine plastik polietilen yuva eklenebilmektedir. İleri yaştaki hastalarda omuz liflerinin yırtık olduğu ve işlevsel olmadığı durumlarda protez, omuz etrafındaki kasların gücü ile ekleme hareket ve fonksiyon kazandırmaktadır. </p>

<p><strong>Omuz protezinden sonra günlük yaşama dönüş </strong></p>

<p>Ameliyat sonrası işe dönüş süresi omuz hareketlerine ve kas gücüne bağlıdır. 3 hafta sonra masa başı çalışmaya dönüş mümkündür. Daha ağır fiziksel aktivitenin ve gücün gerektiği işlere dönüş ortalama 4-6 ay isteyebilmektedir. Bu süreçte fizik tedavi ile eklem hareketleri artırılmakta ve kaslar güçlendirilmektedir. Ameliyattan sonraki ilk ay, beş kilodan daha ağır bir şey kaldırılmaması gerekmektedir. Ayrıca kolu yukarı kaldırmak, bir şeye uzanmak, itmek veya çekmek gibi faaliyetlerden kaçınmak gereklidir.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Sep 2025 14:07:46 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/09/omzunuz-agriyor-ve-kolunuzu-kipirdatamiyorsaniz-1758539266.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MS tedavisinde yenilikçi adımlar umut vadediyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/ms-tedavisinde-yenilikci-adimlar-umut-vadediyor-29688</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/ms-tedavisinde-yenilikci-adimlar-umut-vadediyor-29688</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, MS tedavisinde kullanılan yenilikçi tedavi yöntemleri ve umut vadeden araştırmalar hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Oral tedaviler, hastaların uyumunu kolaylaştırıyor!</strong></p>

<p>Son yıllarda, Multipl Skleroz (MS) tedavisinde birçok yeniliğin öne çıktığını dile getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “İmmünomodülatör ilaçlar ve biyolojik tedaviler, MS’in inflamasyonunu hedef alarak atakları azaltarak hastalığın ilerlemesini yavaşlatır.” dedi.</p>

<p>Özellikle oral tedavi seçeneklerinin, hastaların tedaviye uyumunu artırdığını ve tedavi sürecini daha erişilebilir hale getirdiğini kaydeden Tarlacı, “Ayrıca, hematopoetik kök hücre tedavisi (HSCT) gibi yenilikçi yöntemler, bağışıklık sistemini sıfırlayarak hastalığın ilerlemesini durdurmayı hedefler. Bu tedavi, özellikle tedaviye dirençli hastalar için umut verici bir seçenek olarak öne çıkıyor. Yeni biyomarkerlar ve kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımları, MS’in daha doğru bir şekilde izlenmesine ve tedaviye yanıtın hızla değerlendirilmesine olanak sağlıyor. Bu, hastaların tedavi süreçlerini daha etkili bir şekilde yönetmek için önemli bir adım.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Yenilikler, MS tedavisinde ilerleme ve daha iyi tedavi yanıtı sağlıyor… </strong></p>

<p>Bu tedavi seçeneklerinin yanı sıra, robotik terapi ve telerehabilitasyon gibi yeni nesil fizyoterapi yöntemlerinin, MS hastalarının yaşam kalitesini artırmak ve fiziksel işlevlerini iyileştirmek için kullanıldığını aktaran Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şunları söyledi:</p>

<p>“Son olarak, remyelinizasyon araştırmaları ilerlemekte olup, miyelin kılıfının yeniden yapılmasına yönelik tedavi seçenekleri, MS’in ilerlemesini durdurmak ve geri çevirmek için büyük bir umut taşıyor. Bu yenilikler, MS tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedilmesine ve hastaların tedaviye daha iyi yanıt vermelerine yardımcı oluyor.”</p>

<p><strong>MS tedavisinde çok disiplinli destek şart!</strong></p>

<p>Multipl Skleroz (MS) tedavisinde, farklı disiplinlerin katkısının oldukça büyük olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “MS, merkezi sinir sistemini etkileyen bir hastalık olduğundan, tedavi süreci yalnızca nörolojiyle sınırlı kalmaz; hastaların yaşam kalitesini artırmak ve semptomları yönetmek için birden fazla uzmanlık alanından destek almak önemlidir.” dedi.</p>

<p>Fizyoterapi, ergoterapi ve psikolojik destek gibi disiplinlerin, MS hastalarının günlük yaşam aktivitelerini sürdürebilmeleri, bağımsızlıklarını koruyabilmeleri ve psikolojik iyilik hallerini artırabilmeleri için kritik rol oynadığının altını çizen Tarlacı, “Fizyoterapi, MS hastalarının kas gücünü artırmaya, dengeyi geliştirmeye ve hareketliliği iyileştirmeye yönelik çeşitli egzersizler sunar. Kas zayıflığı ve denge problemleri MS’in sık görülen semptomlarındandır, bu nedenle fizyoterapistler, hastaların fiziksel fonksiyonlarını en iyi şekilde kullanabilmesi için kişiye özel egzersiz programları oluşturur.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Ergoterapi, MS hastalarının bağımsızlığını ve yorgunlukla başa çıkma becerisini destekler… </strong></p>

<p>Fiziksel terapinin ise kas spazmlarını azaltmaya, yorgunluğu yönetmeye ve düşme riskini engellemeye yardımcı olduğunu aktaran Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Ayrıca, vücut sıcaklığındaki artış MS semptomlarını kötüleştirebileceği için fizyoterapistler, sıcaklık toleransı ve egzersiz stratejileri konusunda rehberlik eder.” dedi.</p>

<p>Ergoterapinin, MS hastalarının günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlıklarını artırmayı hedeflediğini de sözlerine ekleyen Tarlacı, “Bu disiplin, hastaların evde, işte ve sosyal yaşamda daha bağımsız olabilmesi için çevresel düzenlemeler, uygun yardımcı cihazlar ve adaptif stratejiler önerir. Ergoterapistler, hastaların motor becerilerini ve el-göz koordinasyonlarını geliştirerek, basit günlük işlerden daha karmaşık işlere kadar geniş bir yelpazede pratik çözümler sunar. Ayrıca, hastaların yorgunlukla başa çıkabilmesi için enerji yönetimi tekniklerini öğretir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>MS’in tedavisiyle ilgili yeni araştırmalar umut vadediyor!</strong></p>

<p>Son yıllarda yapılan araştırmaların, mikrobiyomun MS gelişimi ve seyrindeki rolünü araştırdıklarını vurgulayan Tarlacı, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Bağırsak florası, bağışıklık sisteminin düzenlenmesinde önemli bir etkiye sahiptir. MS hastalarında bağırsak mikroorganizmalarının yapısındaki değişiklikler, hastalığın gelişimini etkileyebilir. Mikrobiyomun düzenlenmesi, MS tedavisinde yeni bir alan açabilir ve bağışıklık sistemini dengelemeye yönelik yeni yaklaşımlar geliştirilmesine olanak tanıyabilir.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Sep 2025 14:06:42 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/09/ms-tedavisinde-yenilikci-adimlar-umut-vadediyor-1758539202.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her 10 erkekten biri prostat kanseri teşhisi alıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/her-10-erkekten-biri-prostat-kanseri-teshisi-aliyor-29667</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/her-10-erkekten-biri-prostat-kanseri-teshisi-aliyor-29667</guid>
                <description><![CDATA[Erkekler arasında en sık görülen kanser türlerinden prostat, her 10 erkekten birini etkileyerek tüm kanserlerin yüzde 40’ını oluşturuyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bu yüksek oran nedeniyle toplum sağlını yakından ilgilendirdiği için hakkında daha fazla bilgi sahibi olunması gerektiğine vurgu yapan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Prof. Dr. İlker Tinay, “Prostat kanseri tedavisinde karşılaşılan 20 yıl önceki çaresizlikler, yapılan yoğun araştırmalar sayesinde günümüzde kontrol altına alınabiliyor. Hastaların büyük kısmı, aynı yaştaki sağlıklı bireyler kadar uzun yaşayabiliyor” dedi.</p>

<p>Prostat, erkeklerde idrar torbasının yani mesanenin hemen altında bulunan, kestane büyüklüğünde bir bezdir. Spermlerin hareketi ve canlılığı için bir sıvı üreten prostatın yaş aldıkça büyüyebileceğini açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Üroloji Uzmanı Prof. Dr. İlker Tinay, “Domatesin likopen açısından zengin olması, halk arasında prostat büyümesini önlediği yönünde bir inanışa yol açsa da bu sebzenin sık tüketiminin mucizevi bir etkisinin olmadığı bilinmeli. Asıl önemli olan, prostatla ilgili sorunlar yaşanmadan düzenli kontrollerin yapılması ve belirtilerin erken dönemde ciddiye alınmasıdır” diye konuştu.</p>

<p><strong>Ailede prostat kanseri olan erkeklerde risk iki kat fazla</strong></p>

<p>Ailesinde prostat kanseri öyküsü olanlarda riskin iki kat arttığına değinen Prof. Dr. Tinay, “Genel olarak erkeklerin 50 yaşında üroloji polikliniğine giderek prostat kanseri taraması yaptırmaları, 60 yaşından itibaren ise her yıl düzenli kontrollerini sürdürmeleri önerilir. Babasında, erkek kardeşinde veya amcasında prostat kanseri görülen erkeklerin ise 40’lı yaşlarda üroloji muayenesi ve PSA testi yaptırmaları, erken tanı ve başarılı tedavi için büyük önem taşır” dedi.</p>

<p><strong>Çoğunlukla sessiz ilerliyor</strong></p>

<p>Toplum bilincinin yüksek olmadığı geçmiş yıllarda tarama programları yeterince gündeme gelmediği için hastaların şikâyet başlayınca kanser tanısı alabildiğini dile getiren Tinay, “İdrar yaparken kanama, işeme güçlüğü, bel veya böğür ağrısı gibi şikâyetlerin ortaya çıkması genellikle hastalığın ilerlediği anlamına gelir. Günümüzde ise özellikle internet ve sosyal medya sayesinde artan farkındalık ile prostat kanseri taramaları daha sık yapılıyor ve çoğunlukla herhangi bir belirti olmadan saptanabiliyor” dedi.</p>

<p><strong>Parmakla rektal muayene hâlâ önemli</strong></p>

<p>Erkeklerin rektal muayeneden rahatsız oldukları için kontrollerden uzak durabildiklerini belirten Tinay, “Parmakla muayene, ürolojiye başvuran hastalarda uzun yıllardır uygulanan temel yöntemlerden biri. Son yıllarda özellikle MR gibi ileri görüntüleme yöntemlerinin artan kullanımıyla birlikte, yapılan araştırmalar bu muayenenin her zaman gerekli olmayabileceğini gösteriyor. Nitekim Avrupa’da geçtiğimiz yıl yayımlanan bir çalışma, MR görüntülemesi yapılan hastalarda parmakla muayenenin ek bir fayda sağlamadığını ortaya koydu. Ancak, polikliniğe başvuran her hastaya MR çekilemeyeceği için, günümüzde prostat hastalıklarının tanısında en değerli yol hâlâ parmakla rektal muayene ve PSA testi” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 15 Sep 2025 16:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/09/her-10-erkekten-biri-prostat-kanseri-teshisi-aliyor-1757941819.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. Aysun Bay’dan Yapay Zekâ ile Sağlıkta Büyük Destek</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/prof-dr-aysun-baydan-yapay-zeka-ile-saglikta-buyuk-destek-29625</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/prof-dr-aysun-baydan-yapay-zeka-ile-saglikta-buyuk-destek-29625</guid>
                <description><![CDATA[Sağlık Turizmi Konfederasyonu (SATKOF) Başkanı Prof. Dr. Aysun Bay, Tüm Gazi ve Şehit Aileleri Dernekleri (TÜGSAD) Başkanı ve aynı zamanda SATKOF üyesi Savunma Sanayi Derneği Başkanı Gazi Sayın Murat Karakoca ile Türkiye’nin önde gelen bilim insanlarından Dr. Oğuzhan Aydemir arasında önemli bir iş birliği protokolü imzalandı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Protokol kapsamında, Dr. Aydemir tarafından geliştirilen “Sesle Hastalık Tespit Eden Yapay Zekâ Programı”, SATKOF ve üye derneklerin kullanımına sunuldu.</p>

<p>Bu iş birliğiyle, TÜGSAD Derneği’nin PRODES Projesi kapsamında, Ankara Valiliği Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü tarafından da onaylanan *“GAZİM Projesi”*ne entegre edilerek, gazilerimiz ve şehit ailelerimizin bu programa herhangi bir bedel ödemeksizin erişebilmeleri sağlanacak.</p>

<p><img alt="" src="https://www.malatyadan.com/public/images/detay/61840973-fa17-4664-ae9a-e08a79bd9678.jpg" style="height:676px; width:1200px" /></p>

<p>SATKOF Başkanı Prof. Dr. Aysun Bay, imza töreninde yaptığı açıklamada şunları söyledi:<br />
“Gazilerimiz ve şehit ailelerimiz için böylesine anlamlı bir projeyi hayata geçirmekten onur duyuyoruz. Yapay zekâ teknolojilerini toplumsal faydaya dönüştürmek ve sağlıkta erişimi artırmak bizler için büyük bir gurur kaynağıdır.”</p>

<p>Bu üçlü iş birliği, hem sağlık teknolojilerinin sosyal faydaya dönüşmesi hem de gazilerimiz ve şehit ailelerimizin yaşam kalitesinin yükseltilmesi açısından tarihi bir adım olarak değerlendiriliyor.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 08 Sep 2025 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/09/prof-dr-aysun-baydan-yapay-zeka-ile-saglikta-buyuk-destek-1757278933.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye–Burundi Arasında Sağlık Turizmi İşbirliği</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/turkiyeburundi-arasinda-saglik-turizmi-isbirligi-29596</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/turkiyeburundi-arasinda-saglik-turizmi-isbirligi-29596</guid>
                <description><![CDATA[Sağlık Turizmi Konfederasyonu (SATKOF), Türkiye ile Burundi arasında sağlık ve kültürel diplomasi alanlarında iş birliğini güçlendirmeye yönelik temaslarda bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ankara’da Burundi Cumhuriyeti Büyükelçiliği’ne yapılan ziyarette sağlık turizmi, kahve diplomasisi, eğitim ve yatırım alanlarında somut adımlar atılması hedeflenirken, iki ülke arasında yeni iş birliği imkanları değerlendirildi.&nbsp;</p>

<p>Görüşmede, Burundi’den Türkiye’ye tedavi amaçlı hasta transferinin artırılması, doğrudan uçuşların başlatılması, Burundi’nin yüksek kaliteli kahvesinin Türkiye’de tanıtılması, sağlık ve tarım başta olmak üzere çeşitli alanlarda akademik ve ticari iş birliklerinin geliştirilmesi gibi konular gündeme geldi.&nbsp;</p>

<p>Türk Hava Yolları’nın İstanbul–Bujumbura hattının açılmasının stratejik önemine dikkat çekilen görüşmede, bu hattın hem sağlık turizmi hem de ikili ticari ilişkiler açısından büyük katkı sağlayacağı belirtildi. SATKOF Genel Başkanı Prof. Dr. Aysun Bay, “Burundi kahvesi, kültürel diplomasinin en güzel örneklerinden biridir. Türkiye’nin sağlık turizmindeki başarıları ile birleştiğinde, iki ülke arasındaki ilişkiler daha da güçlenecektir. Bir fincan Burundi kahvesi, bir adım sağlık turizmi anlamına gelecek” ifadelerini kullandı.&nbsp;</p>

<p>Ziyaretten duyduğu memnuniyeti dile getiren Burundi’nin Ankara Büyükelçisi Didace Ntureka ise, sağlık ve wellness alanında somut iş birliği fırsatlarının keşfi için diyalogların devam edeceğini belirtti.&nbsp;</p>

<p>SATKOF’un girişimlerinin iki ülke arasında ekonomik ve sosyal kalkınmaya katkı sağlayacak stratejik ortaklıkların önünü açması hedefleniyor.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 02 Sep 2025 16:19:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/09/turkiyeburundi-arasinda-saglik-turizmi-isbirligi-1756819262.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Menopozda kadın sağlığı ihmale gelmez!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/menopozda-kadin-sagligi-ihmale-gelmez-29595</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/menopozda-kadin-sagligi-ihmale-gelmez-29595</guid>
                <description><![CDATA[Kadınların hayatındaki doğal ve güçlü bir eşik olan menopoz, dönüşümün ve içsel gücün yeniden keşfedildiği çok özel bir dönem olarak karşımıza çıkıyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Gülfem Başol “Menopoz, yaşamdan kopuş değil, yeniden dengeye geliş sürecidir. Her kadın, kendi ikinci baharınının mimarıdır. İkinci baharda kendinizi yenilemeniz, doğru bilgi, bilinçli tercihler ve düzenli sağlık takibi ile bu dönemi daha sağlıklı, daha özgür ve daha huzurlu geçirebilmeniz mümkündür. Kendinize kulak verin, bedeninizin sesine duyarlı olun ve bu yeni dönemi bir fırsat gibi kucaklayın” diyor. Doç. Dr. Gülfem Başol, menopozda kendinizi yenilemenizin, ‘İkinci bahar’ olarak da adlandırılan bu dönemi fiziksel, ruhsal ve zihinsel açıdan sağlıklı geçirebilmenizin basit ama etkili yollarını sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kadınların hayatındaki doğal ve güçlü bir eşik olan menopoz, dönüşümün ve içsel gücün yeniden keşfedildiği çok özel bir dönem olarak karşımıza çıkıyor. <strong>Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Gülfem Başol</strong> “Menopoz, yaşamdan kopuş değil, yeniden dengeye geliş sürecidir. Her kadın, kendi ikinci baharınının mimarıdır. İkinci baharda kendinizi yenilemeniz, doğru bilgi, bilinçli tercihler ve düzenli sağlık takibi ile bu dönemi daha sağlıklı, daha özgür ve daha huzurlu geçirebilmeniz mümkündür. Kendinize kulak verin, bedeninizin sesine duyarlı olun ve bu yeni dönemi bir fırsat gibi kucaklayın” diyor. Doç. Dr. Gülfem Başol, menopozda kendinizi yenilemenizin, ‘İkinci bahar’ olarak da adlandırılan bu dönemi fiziksel, ruhsal ve zihinsel açıdan sağlıklı geçirebilmenizin basit ama etkili yollarını sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<ul>
	<li><strong>Uyku düzeninize dikkat edin</strong></li>
</ul>

<p>Menopoz döneminde östrojenin azalmasıyla birlikte birçok kadında uykuya dalmakta güçlük, gece terlemeleri ve sık uyanmalar görülür. Oysa kaliteli uyku, bağışıklık sisteminden ruh haline kadar birçok şeyi doğrudan etkiler. Akşamları ağır yemeklerden kaçınmak, mavi ışık yayan ekranları sınırlamak, ılık bir duş ya da bitki çayları gibi küçük dokunuşlar uyku kalitesini artırır. Gerekirse bir uzmandan destek almak, uyku sorunlarını kronik hale gelmeden çözmek için önemlidir.</p>

<ul>
	<li><strong>Sağlıklı ve bilinçli beslenin</strong></li>
</ul>

<p>Menopozla birlikte kemik erimesi riski, kilo artışı ve insülin direnci gibi durumlar ön plana çıkar. Kalsiyum ve D vitamini açısından zengin gıdalar (yoğurt, kefir, sardalya, yeşil yapraklı sebzeler) kemik sağlığı için vazgeçilmezdir. Protein alımına dikkat edilmesi kas kaybını engeller. Lif açısından zengin sebzeler ve tam tahılların tüketilmesi, şeker ve işlenmiş gıdaların azaltılması önemlidir. Doktorun tetkikler sonrası ihtiyacınıza göre vereceği kalsiyum ve D vitamini, magnezyum ve omega-3 yağ asitleri büyük fayda sağlar. Ancak vitamin ve takviye kullanımında bilinçli olmak son derece önemlidir. Çünkü gelişigüzel alınan takviyeler karaciğer ve böbrek fonksiyonlarını zorlayabilir, bazıları ilaçlarla etkileşime girebilir. En doğru yol, kişiye özel beslenme ve takviye planını bir uzman eşliğinde belirlemektir.</p>

<ul>
	<li><strong>Sigaradan uzak durun</strong></li>
</ul>

<p>Sigara kullanımı menopozu hem erken başlatabilir hem de semptomların şiddetini artırabilir. Yapılan bilimsel çalışmalar, sigara içen kadınlarda sıcak basması, kemik kaybı ve kalp hastalığı riskinin daha yüksek olduğunu göstermektedir. Ayrıca sigara, östrojenin vücutta etkili kullanılmasını engelleyerek hormon dengesini daha da bozabilir. Bu dönemde sigarayı bırakmak sadece menopoz şikayetlerini hafifletmekle kalmaz, genel yaşam kalitesini de ciddi oranda artırır.</p>

<ul>
	<li><strong>Bu yanlışlara düşmeyin!</strong></li>
</ul>

<p>Doç. Dr. Gülfem Başol “Menopoz döneminde çok sık karşılaşılan yanlışlardan biri, “nasılsa geçti artık” diyerek kadın sağlığını ihmal etmektir. Oysa bu dönem, meme sağlığından kalp-damar sağlığına kadar düzenli kontrollerin daha da önemli hale geldiği bir evredir. Bir diğer yaygın hata, hormon tedavilerine kulaktan dolma bilgilerle yaklaşmak veya tümden reddetmektir. Oysa uygun hastaya, uygun doz ve formda verilen hormon replasman tedavileri (HRT), sıcak basmaları, uykusuzluk, ruh hali değişiklikleri, vajinal kuruluk gibi şikayetleri azaltmada oldukça etkilidir. Aynı zamanda kemik erimesi ve kalp hastalıklarına karşı koruyucu etkisi de olabilir. HRT her kadın için uygun olmayabilir; ancak bu tedavi seçeneği, doğru hasta seçiminde oldukça yüz güldürücü sonuçlar verir” diyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Düzenli egzersiz yapın</strong></li>
</ul>

<p>Fiziksel aktivite sadece kilo kontrolü için değil; kemik sağlığı, kas gücü, ruh hali ve hatta sıcak basmaları üzerinde bile olumlu etkiler sağlar. Haftada en az 3-4 gün 30 dakika tempolu yürüyüş, yoga veya hafif ağırlık egzersizleri hem vücuda hem zihne iyi gelir. Egzersiz, endorfin salgısını artırarak ruh halini iyileştirir; böylece menopozun getirdiği dalgalanmalarla baş etmek daha kolay olur.</p>

<ul>
	<li><strong>Mutlaka düzenli doktor kontrollerinizi yaptırın</strong></li>
</ul>

<p>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Gülfem Başol “Menopozla birlikte değişen hormon dengesi, kemik sağlığı, meme ve rahim sağlığı açısından düzenli kontrolleri zorunlu kılar. Kemik yoğunluğu ölçümü, mamografi, smear testi gibi taramalar bu dönemde aksatılmamalıdır. Aynı zamanda kardiyovasküler risklerin artma ihtimali nedeniyle kan basıncı, kolesterol ve kan şekeri düzeylerinin takibi de önemlidir. Sağlıkla geçen bir ikinci bahar için yılda bir yapılan rutin kontrol, hayat kurtarıcı olabilir.</p>

<ul>
	<li><strong>Hayatı yeniden keşfedin, kendinize alan açın </strong></li>
</ul>

<p>Menopoz sadece biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda kadınlık bilincinin yeniden tanımlandığı bir yolculuktur. Artık çocuk büyütme telaşı azalmış, iş hayatında belli bir noktaya gelinmiştir. Bu zamanı, ertelediğiniz hobiler, seyahatler, kitaplar ve dostluklarla taçlandırın. Meditasyon, nefes çalışmaları ya da sanatsal uğraşlar, zihinsel detoks etkisi yaratır. Çünkü ikinci bahar, sadece bedensel değil; ruhsal bir uyanış dönemidir.</p>

<p><strong> </strong></p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 02 Sep 2025 14:17:51 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/09/menopozda-kadin-sagligi-ihmale-gelmez-1756811871.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dışarda Yemek Yiyenler İçin Sağlık Uyarısı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/disarda-yemek-yiyenler-icin-saglik-uyarisi-29584</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/disarda-yemek-yiyenler-icin-saglik-uyarisi-29584</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, sürekli dışarıdan yemek yemenin uzun vadeli sağlık üzerindeki etkilerini değerlendirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dışarıda sürekli yemek yemenin, genellikle yüksek tuz, şeker ve yağ içeriği nedeniyle sağlığı olumsuz etkilediğine işaret eden Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, “Restoranlar, yemekleri daha lezzetli hale getirmek için bu malzemeleri daha fazla kullanır ve bu durum kalori alımını arttırır. Uzun vadede aşırı tuz ve yağ tüketimi, hipertansiyon, kalp hastalıkları, diyabet ve obezite gibi sağlık sorunlarına yol açabilir. Ayrıca dışarıda hazırlanan yemeklerin içeriğine bağlı olarak besin değerleri daha düşük olabilir. Bu nedenle sürekli dışarıda yemek yemek, vücutta vitamin ve mineral eksikliklerine de sebep olabilmektedir.” dedi.</p>

<p><strong>Sağlıklı besin seçimleri yaparak dışarıdan yemek yemenin zararı yok</strong></p>

<p>Ancak sağlıklı besin seçimleri yaparak dışarıdan yemek yemenin sağlıklı bir beslenmeye olumlu yönde etki edebileceğini de söyleyen Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, “Doğru restoran seçimi, porsiyon kontrolü, işlenmiş, aşırı tuz ve şeker içeren besinlerden kaçınarak dışarıda da sağlıklı bir beslenme sürdürülebilir. Böylece kişi hem iştah kontrolünü yapacak hem de sosyal açıdan kendisini iyi hissedecektir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p><strong>Evde hazırlanan yemeklerin sağlık açısından sağladığı avantajlar neler?</strong></p>

<p>Evde hazırlanan yemeklerin, sağlıklı beslenme açısından önemli avantajlar sunduğunu kaydeden Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, şöyle devam etti:</p>

<p>“İlk olarak, tencere yemekleri genellikle taze ve işlenmemiş malzemelerle hazırlanır. Bu durum, yemeklerin besin değerlerini korumasına yardımcı olur. Sebzeler, etler ve tam tahıllar, evde hazırlanan yemeklerin temel bileşenleridir ve bunlar vücuda gerekli vitamin, mineral ve posayı sağlar. Böylece sindirim sistemi düzgün çalışır, bağışıklık sistemi güçlenir ve genel sağlık iyileşir.”</p>

<p><strong>Evde pişen yemeklerde yağ ve tuz kontrolü mümkün</strong></p>

<p>Ayrıca, evde yemek yapmanın en büyük avantajlarından birinin, içeriklerin tamamen kontrol edilebilmesi olduğunu da dile getiren Hatunoğlu, “Mutfakta kullanılan tuz, yağ ve şeker miktarları ayarlanabilir bu da özellikle hipertansiyon, kalp hastalıkları ve diyabet gibi hastalıkların yönetilmesinde önemli bir rol oynar. Örneğin, evde pişirilen yemeklerde yağ miktarını azaltmak, tuz yerine doğal baharatlar kullanmak mümkündür. Bu da yemeklerin daha sağlıklı hale gelmesini sağlar.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Evde yemek yaparak porsiyon kontrolü de sağlanıyor</strong></p>

<p>Evde yemek hazırlamanın, porsiyon kontrolü açısından da büyük fayda sağladığını ifade eden Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, “Restoranlarda ya da dışarıda yemeklerde porsiyonlar genellikle büyük olur ve yüksek kalori alımına yol açabilir. Oysa evde yemek yaparken porsiyonlar kişisel ihtiyaca göre ayarlanabilir ve dengeli bir beslenme sağlamaya yardımcı olabilir. Ayrıca çoğunlukla evde yemek hazırlamak ekonomik açıdan da daha avantajlıdır.” dedi.</p>

<p><strong>Ev yemekleri daha az katkı maddesi içeriyor</strong></p>

<p>Ev yemeklerini dışarıda hazırlananlardan ayıran en temel farkın tazelik, doğallık ve besin değeri olduğunu kaydeden Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, “Ev yemekleri, genellikle daha az katkı maddesi içerir ve daha fazla taze sebze, meyve, et ve tam tahıl kullanılır. Bu da yemeklerin besin değerini artırır ve vücuda faydalı olan vitamin ve minerallerin kaybolmamasını sağlar. Dışarıda satılan yemeklerde ise genellikle hazır soslar, konservantlar ve katkı maddeleri kullanılır, bu da yemeklerin besin değerini düşürür ve vücudun ihtiyacı olan doğal gıdalardan uzaklaşılmasına neden olabilir. Ayrıca evde yemekler, porsiyon kontrolüne olanak tanır; bu da aşırı kalori alımını engeller.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Vitamin ve posa açısından da zengin…</strong></p>

<p>Ev yemeklerinin tazeliği, doğal içerikleri ve besin dengesinin, dışarıdaki yemeklerden önemli ölçüde ayrıştığına da işaret eden Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, şunları söyledi:</p>

<p>“Evde yemek hazırlarken kullanılan malzemeler genellikle taze ve mevsimsel olarak seçilir ve yemeğin besin değerlerini korumasını sağlar. Sebzeler, meyveler, tam tahıllar ve doğal protein kaynakları kullanılarak yapılan yemekler, vücudun ihtiyaç duyduğu vitamin, mineral ve posa açısından zengindir. Evde pişirilen yemeklerde katkı maddeleri, koruyucular ve hazır soslar nadiren bulunduğu için yemekler daha temiz ve sağlıklı olur. Dışarıda ise genellikle hazır malzemeler, işlenmiş besinler ve yoğun katkı maddeleri kullanılarak yemekler hızlıca hazırlanır. Bu durum, besin değerlerinin kaybolmasına ve vücuda zararlı bileşenlerin girmesine neden olabilir. Ev yemekleri, doğru pişirme teknikleriyle (örneğin haşlama, buğulama) daha sağlıklı hale getirilebilir ve daha besleyici olabilir.”</p>

<p><strong>Dengeli beslenme için doğru seçimler yapılmalı</strong></p>

<p>Dengeli bir beslenme için dışarıda yemek tüketimini evde tencere yemekleri ile dengelemenin önemine vurgu yapan Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, “Haftanın 1-2 günü doğru seçimler yaparak ve porsiyon kontrolüne dikkat ederek dışarıdan yemek yemek, sağlıklı bir yaşam tarzı için sorun oluşturmaz. Hatta sürdürülebilir sağlıklı beslenme için olumlu bir etkisi olacaktır. Evde ise dengeli bir beslenme için sebze, protein ve kompleks karbonhidrat içeren yemekler hazırlanmalıdır.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 30 Aug 2025 14:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/08/disarda-yemek-yiyenler-icin-saglik-uyarisi-1756554238.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diş beyazlatmanın herhangi bir zararı yok</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/dis-beyazlatmanin-herhangi-bir-zarari-yok-29576</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/dis-beyazlatmanin-herhangi-bir-zarari-yok-29576</guid>
                <description><![CDATA[Dişler, yüzün en görünür noktalarından biri olarak sadece sağlık değil, öz güven ve estetik açıdan da büyük önem taşıyor. Sağlıklı bir gülümseme hem sosyal yaşamda hem de iş hayatında güçlü bir ilk izlenim bırakıyor. Ancak dişlerdeki istenmeyen renk değişimleri bazen gülümsemeye bile engel olacak kadar ciddi bir sorun haline dönüşebiliyor. Günümüzün popüler uygulamalarından beyazlatma işlemi ile diş renginin iki tona kadar açılabildiğinden bahseden Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Ağız ve Diş Sağlığı Uzmanı Arzu Tekkeli, “Doğuştan gelen sararmaların dışındaki tüm değişimleri klinik destekle beyazlatmak mümkün. Üstelik bu işlemin, diş minesine veya dokusuna herhangi bir zararı yok. Buradaki önemli nokta, doğru ekipmanı kullanan deneyimli ve güvenilir uzmanları tercih etmek” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Gün içinde tüketilen yiyecek-içecekler ve beslenme tarzı, diş renginde belirleyici rol oynar. Sık çay ve kahve tüketimi, tütün kullanımı ve bakım eksikliğinin diş sararmasında önemli bir etken olduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Ağız ve Diş Sağlığı Uzmanı Arzu Tekkeli, “Aynı zamanda yaşlılık, genetik özellikler, bazı hastalıklar ve hamilelikte annenin kullandığı ya da çocukluk çağında alınan bazı antibiyotikler de diş minesine zarar vererek renk farklılıklarına sebep olabilir. Kemoterapi ve radyoterapinin etkisiyle tükürük salgıları azalan bazı kanser hastalarında da dişlerin doğal temizleme işlemi devre dışı kaldığı için sararmalar gözlemlenebiliyor. Beyazlatıcı etkisi olan medikal diş macunları etkileri az olsa da destekleyici olarak değerlendirilebilir ancak karbonat ya da kömür tozu gibi dişlere zarar veren aşındırıcı ürünlerden uzak durulmalı” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sonsuz bir beyazlık söz konusu değil</strong></p>

<p>Beyazlatma işleminin, diş renginin birkaç ton açılması anlamına geldiğini ifade eden Tekkeli, “Sınırsız bir beyazlatmadan bahsetmek gerçekçi değil bu nedenle hastaların özellikle bu konuda çok dikkatli davranarak, doğal sınırların ötesinde beyazlık vaadinde bulunan yerlerden uzak durmalarında fayda var. En güncel teknolojilerle en fazla iki ya da üç ton geriye gidilebildiği unutulmamalı. Ayrıca bu olasılık her hasta için de geçerli değil, kimi dişlerde yalnızca bir ton açılabiliyor” dedi.</p>

<p><strong>İşlemden sonraki 48 saat önemli</strong></p>

<p>Beyazlatmanın, diş hekimi muayeneden sonra eğer iyi sonuç alınacağına yönelik bir değerlendirme yaparsa, tek seferde 15’er dakikalık üç seansla gerçekleştiğini açıklayan Tekkeli, </p>

<p>İlk adımda ağız içine diş etlerini ve dokularını koruyacak bir malzeme uygulanıyor ardından sadece diş yüzeyine değecek şekilde beyazlatma jeli sürülüyor. Özel bir beyazlatma ışığıyla da süreç sonlanıyor. Sonraki 24-48 saat boyunca da beyazlatma işleminin etkisi devam edeceği için hastanın bu aralıkta çay, kahve ve meyve suyu gibi içeceklerden uzak durması kıymetli. Uzun vadeli olarak beyazlığın kalıcılığı içinse diş hekiminin önerdiği ürünleri kullanmak gerekir” dedi. </p>

<p><strong>D ve C vitaminleri ile beyazlık süresi desteklenmeli</strong></p>

<p>Diş beyazlatma işleminin en fazla 2 yıllık bir kalıcılığı olduğunu dile getiren Tekkeli, “Özel bir gün ya da kendini iyi hissetme ihtiyacıyla beyazlatma işlemi yaptıran pek çok kişi için yeterli ve makul bir süre olsa da hastalar beslenme tarzını değiştirmedikleri sürece dişler bu süre sonunda eski rengine dönmeye başlar. Kemik ve diş dokularımızın sağlığı için D ve C vitaminlerinin iki önemli kaynak olduğunu unutmamalıyız. Bu iki vitaminin eksikliği, dişlerde zayıflığa ve renk değişimine yol açabilir. Bu nedenle rutin sağlık taramalarında vitamin seviyelerine mutlaka baktırılmalı” açıklamasında bulundu.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 28 Aug 2025 12:36:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/08/dis-beyazlatmanin-herhangi-bir-zarari-yok-1756373760.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>SATKOF ve Trabzon İş Birliği: Sağlık Turizminde Küresel Marka Şehir Yolculuğu</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/satkof-ve-trabzon-is-birligi-saglik-turizminde-kuresel-marka-sehir-yolculugu-29575</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/satkof-ve-trabzon-is-birligi-saglik-turizminde-kuresel-marka-sehir-yolculugu-29575</guid>
                <description><![CDATA[Sağlık Turizmi Konfederasyonu (SATKOF) Genel Başkanı Prof. Dr. Aysun Bay ve beraberindeki heyet, Trabzon’da Valilik, Büyükşehir Belediyesi, Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, AK Parti Trabzon İl Başkanı Sezgin Mumcu, üniversiteler ve İl Sağlık Müdürlüğü ile bir dizi görüşme gerçekleştirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Vali Aziz Yıldırım ve Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Metin Genç ile yapılan temaslarda; yeni sağlık yatırımları, kamu–özel iş birlikleri ve uluslararası tanıtım çalışmaları ele alındı. Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, sağlık turizmine katkı sağlayacak insan kaynağı ve mesleki eğitim vurgusu yaptı. AK Parti Trabzon İl Başkanı Sezgin Mumcu ile görüşmede ise, şehrin sağlık vizyonuna siyasi ve kurumsal destek konuları istişare edildi.</p>

<p>Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) ve Trabzon Üniversitesi ziyaretlerinde; tıbbi cihaz üretimi, nitelikli insan kaynağı, uluslararası akademik iş birlikleri ve tanıtım atağı öne çıktı. İl Sağlık Müdürü Dr. Mehmet Topsakal ile yapılan görüşmede ise gerontoloji, palyatif bakım ve engelli bakım merkezleri öncelikli projeler olarak belirlendi.</p>

<p><img alt="" src="https://www.malatyadan.com/public/images/detay/mud.jpeg" style="height:1200px; width:900px" /></p>

<p>Prof. Dr. Aysun Bay, program sonunda şu değerlendirmeyi yaptı:</p>

<p>“Trabzon, stratejik konumu ve doğal güzellikleriyle Türkiye’nin sağlık turizminde en güçlü şehirlerinden biri olabilir. Amacımız, Trabzon’u uzun vadeli projelerle küresel ölçekte sağlık turizminin öncü merkezlerinden biri yapmak.”</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 28 Aug 2025 12:18:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/08/satkof-ve-trabzon-is-birligi-saglik-turizminde-kuresel-marka-sehir-yolculugu-1756372893.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Otizmin alt tipleri ailelere yol gösterebilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/otizmin-alt-tipleri-ailelere-yol-gosterebilir-29567</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/otizmin-alt-tipleri-ailelere-yol-gosterebilir-29567</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NP Etiler Tıp Merkezi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, otizmin biyolojik olarak farklı alt tipler halinde sınıflandırılmasının hem tedavi yaklaşımlarını hem de ailelerin kişiselleştirilmiş bakım ve gelecek planlamalarını nasıl etkileyebileceği hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Otizmin klinik ve biyolojik olarak farklı dört alt tipi tanımlandı!</strong></p>

<p>Araştırmacıların, otizmin klinik ve biyolojik olarak farklı dört alt tipini tanımladıklarını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Her alt tip, farklı gelişimsel, tıbbi, davranışsal ve psikiyatrik özellikler sergiliyor.” dedi.</p>

<p>Luş, otizmin genetiğini anlamanın, hastalığa katkıda bulunan biyolojik mekanizmaları ortaya çıkarmak, daha erken ve daha doğru tanı koymak ve kişiselleştirilmiş bakımı yönlendirmek için çok önemli olduğunu vurguladı.</p>

<p><strong>Otizm, biyolojik olarak farklı alt tiplerden oluşan bir bütün! </strong></p>

<p>Bu alt tiplerin genetik ve klinik özellikleri arasındaki farklılıkların, tedavi yaklaşımlarını nasıl etkileyebileceği konusuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Bu sonuçlar, otizmin tek bir rahatsızlık olmadığına dair güçlü kanıtlar sunuyor. Otizmin, biyolojik olarak temellendirilmiş, farklı alt tiplerden oluşan bir bütün olduğunu gösteriyor.”  dedi.</p>

<p>Bundan sonraki bilimsel çalışmalarla araştırmacıların, genetik ve klinik verileri büyük ölçekte entegre ederek otizmin biyolojik mekanizmalardan klinik tabloya kadar olan seyrini haritalamaya başarabilme yolunda ilerleyeceklerini ifade eden Luş, şunları söyledi:</p>

<p>“Artık tüm otizmli bireyleri kapsayan biyolojik bir açıklama aramak yerine, her alt türü yönlendiren farklı genetik ve biyolojik süreçleri inceleyebilme imkanı elde edebileceğiz. Otizmin genetik etkisinin büyük bir kısmının doğumdan önce meydana geldiği düşünülüyor. Ancak yeni tanımlarlar gördüğümüz, genellikle önemli sosyal ve psikiyatrik zorluklar, gelişimsel gecikmeler ve daha geç tanı konulan Sosyal ve Davranışsal Zorluklar alt tipilerinde, çocukluk döneminin ilerleyen dönemlerinde aktif hale gelen genlerde mutasyonlar bulundu. Bu durum, bu çocuklarda otizmin biyolojik mekanizmalarının doğumdan sonra ortaya çıkabileceğini ve daha sonraki klinik tablolarıyla uyumlu olabileceğini düşündürüyor. Bu bilgiler, klinik tablo oluşmadan önce klinisyenin fikir sahibi olmamız yönünde oldukça önemli bir gelişme.”</p>

<p><strong>Otizmin alt tipini bilmek, ailelere kişiye özel bakım ve gelecek planlamasında yol gösterebilir…</strong></p>

<p>Otizmle mücadele eden aileler için, çocuklarının hangi otistik alt tipine sahip olduğunu bilmenin yeni bir netlik, kişiye özel bakım, destek ve topluluk sağlayabileceğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Ailelere, otizmli çocukları henüz küçükken, hangi semptomları yaşayabilecekleri veya yaşayamayacakları, yaşamları boyunca nelere dikkat etmeleri gerektiği, hangi tedavileri uygulayacakları ve gelecekleri için nasıl plan yapacakları konusunda daha fazla bilgi verebilir.” Dedi.</p>

<p>Türkiye’de bu yeni sınıflandırmanın uygulanabilirliği ve potansiyel zorluklarına da değinen Luş, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Birçok sağlık birimin ailelere test sunmamayı tercih etmesi ve birçok ailenin genetik test seçeneğinden habersiz olması önemli bir zorluk olabilir. Sigorta kapsamının olmaması, genetik test istenmesini engelleyebilir ve dolayısıyla bunların yararlılığı hakkında sorular ortaya çıkarabilir. Yine ilk otizm tanısını kimin koyduğu, genetik testi kimin önerdiği ve genetik test önerisini belirlemek için kullanılan kriterler konusunda tutarsızlıklar da potansiyel zorluklar arasında sayılabilir.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 26 Aug 2025 17:43:31 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/08/otizmin-alt-tipleri-ailelere-yol-gosterebilir-1756219411.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Susuzluk hissi olmasa da su için!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/susuzluk-hissi-olmasa-da-su-icin-29499</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/susuzluk-hissi-olmasa-da-su-icin-29499</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, dehidratasyonun (sıvı kaybı) nedenleri, belirtileri, risk grupları ve önlenme yolları hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dehidratasyon her zaman kolay fark edilmeyebilir!</strong></p>

<p>Vücuttan aşırı sıvı kaybı ya da bilinen diğer tıbbi ismi de dehidratasyonun, vücudun aldığından daha fazla su kaybetmesi durumu olduğunu ifade eden Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Kaybedilen su ile birlikte bazı minerallerin özellikle sodyum ve potasyum dengesinin de bozulması nedeniyle dehidratasyon yani sıvı kaybı denen durum ortaya çıkar.” dedi.</p>

<p>Daha çok uzun süre sıvı almama, terleme, ateş, kusma ya da ishal gibi durumlar karşısında sıvı kaybı olduğuna dikkat çeken Atamer, “Özellikle sıcak havalarda alınan sıvının, vücuttan atılan sıvıdan daha fazla olması gerekir. Dehidratasyonun fark edilmesi her zaman kolay olmayabilir. Bunun için düzenli olarak su tüketilmesi önemlidir. Öyle ki orta ile şiddetli dehidratasyon vakalarında sıvı almak için hastaneye gitmek gerekir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>İdrar renginin koyulaşması vücudun susuz kaldığının işareti!&nbsp;</strong></p>

<p>Dehidratasyon belirtileri hakkında bilgi veren Atamer, şunları söyledi:</p>

<p>“Ağızda kuruluk, sık idrara çıkma, yorgunluk, baş ağrısı, terleme şeklinde kendini belli eder. Bunun dışında baş dönmesi, yüksek nabız, düşük tansiyon, idrar renginin koyulaşması gibi şikayetler de sıvı kaybına işaret eder. Özellikle bebekler ve çocuklarda da sıvı kaybı önemlidir. Ağız ve dil kuruluğu, ağlarken gözyaşının olmaması, 3 saat boyunca bezin ıslanmaması gibi bulgular görülebilir. Sıvı kaybı, çok sık ve aşırı terlemek, yüksek ateş, sık idrara çıkmak gibi nedenlerle görülür.”</p>

<p><strong>Sıvı kaybı bazı guruplarda ölüme bile neden olabilir!</strong></p>

<p>Özellikle sıcaklığın çok arttığı ortamlarda sıvı kaybının oldukça sık görüldüğünü, kapalı ve nemli ortamlarda çalışmanın sıvı kaybını arttırdığını kaydeden Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bu nedenle çalışacağımız yerlerin de kapalı olmaması, havalandırmasına dikkat etmek gerekir.” dedi.</p>

<p>Yaşlılarda, çocuklarda, bebeklerde ve hastalığı olan kişilerde sıvı kaybının ölüme neden olabileceğine dikkat çeken Atamer, “Hamile kadınlar, yaşlılar ve çocuklar da aşırı sıvı kaybı normal insanlara nazaran daha tehlikeli olabilir.” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Sıvı kaybı su dışında hiçbir içecekle giderilemez!</strong></p>

<p>Aşırı sıvı kaybını önlenmek için günlük 2-3 litre arasında sıvı almak gerektiğine işaret eden Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Ama kişinin sağlık durumuna, yaşına, cinsiyetine, aktivitelerine göre bu miktar değişir. Bu nedenle ağız kuruması, susama hissi olmadan dahi yeteri kadar sıvı almak gerekir.” dedi.</p>

<p>Sıvı kaybını çay ile dengelemenin mümkün olmadığının altını çizen Atamer sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Çay tam tersine sık idrara çıkmayı sağladığı için sıvı kaybını artırır. Ayran gibi dengeli elektrolitler içeren içecekler sıcak havalarda önerilebilir. Ancak en önemlisi bol su içmektir. Sıvı kaybının yerini su dışında hiçbir şey dolduramaz, gazlı içecekler de dahil. Sıvı kaybı olmadan muhakkak yerine koymalı. Eğer ciddi bir durumla karşılaşılırsa hastaneye gidilmesi gerekir.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 15 Aug 2025 23:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/08/susuzluk-hissi-olmasa-da-su-icin-1755288293.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Karın ağrınızın nedeni basit de olabilir, apandisit de!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/karin-agrinizin-nedeni-basit-de-olabilir-apandisit-de-29491</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/karin-agrinizin-nedeni-basit-de-olabilir-apandisit-de-29491</guid>
                <description><![CDATA[Yaz sıcakları sadece bunaltmakla kalmıyor, karın ağrılarının da artmasına neden oluyor. Bazı karın ağrıları son derece basit nedenlerle ortaya çıkarken, apandisit gibi hayati riske yol açabilen bir sorundan da kaynaklanabiliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Fikret Aksoy “Son yıllarda yapılan araştırmalar, birçok ülkede özellikle yaz aylarında akut apandisit vakalarının belirgin şekilde arttığını ortaya koymaktadır. Yaz mevsiminde yüksek sıcaklıklar, beslenme alışkanlıklarının değişmesi ve bağırsak enfeksiyonlarının daha yaygın hale gelmesi gibi faktörler apandisit riskini artırmaktadır” diyor. Prof. Dr. Fikret Aksoy, apandisitin yaygın belirtilerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz sıcakları sadece bunaltmakla kalmıyor, karın ağrılarının da artmasına neden oluyor. Bazı karın ağrıları son derece basit nedenlerle ortaya çıkarken, apandisit gibi hayati riske yol açabilen bir sorundan da kaynaklanabiliyor. <strong>Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Fikret Aksoy</strong> “Son yıllarda yapılan araştırmalar, birçok ülkede özellikle yaz aylarında akut apandisit vakalarının belirgin şekilde arttığını ortaya koymaktadır. Yaz mevsiminde yüksek sıcaklıklar, beslenme alışkanlıklarının değişmesi ve bağırsak enfeksiyonlarının daha yaygın hale gelmesi gibi faktörler apandisit riskini artırmaktadır” diyor. Prof. Dr. Fikret Aksoy, apandisitin yaygın belirtilerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<p>Karnımızın sağ alt tarafında, kalın bağırsağın başlangıcında bulunan apendiks (apandis) adlı küçük organın çeşitli nedenlerle iltihaplanmasına ‘apandisit’ deniliyor. <strong>Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Fikret Aksoy</strong>, en sık görülen apandisit türünün akut apandisit olduğunu belirterek, akut apandisite erkeklerde daha fazla rastlanıldığını, özellikle 10-30 yaşları arasında görüldüğünü, ancak her yaşta ortaya çıkabildiğini söylüyor. Apandisite genetik etkenlerin yanı sıra birçok çevresel faktörün de neden olabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Aksoy şöyle konuşuyor: “Apandisit, genellikle apendiksin içinin tıkanmasıyla meydana gelirken, bu tıkanıklığa gastrointestinal enfeksiyonlar, sigara dumanı, alerjenler gibi çevresel faktörler neden olabilmektedir. Ancak en sık gözlenen çevresel risk faktörler arasında; yaz mevsiminde sıcak havalar nedeniyle vücudun susuz kalması ve kabızlık riskini artırabilmesidir. Yaz aylarında akut apandisit riskinin artmasıyla potansiyel olarak ilişkili diğer davranışlar arasında; değişen beslenme alışkanlıkları, düşük lifli diyet, şekerli içeceklerin/yiyeceklerin artması ve gastrointestinal patojenlere maruz kalma yer alabilir.” </p>

<p><strong>Akut apandisit, karın ağrısının yaygın nedeni!</strong></p>

<p>Akut apandisitin karın ağrısının ve birçok ülkede acil cerrahinin en yaygın nedeni olduğunu belirten Prof. Dr. Fikret Aksoy, apandisitin en belirgin belirtisinin, göbek çevresinde başlayıp, zamanla karnın sağ alt bölümüne kayarak şiddetlenen karın ağrısı olduğunu söylüyor. Bu ağrıya genellikle mide bulantısı, kusma, iştah kaybı, halsizlik, kabızlık veya ishal gibi sindirim sistemi belirtilerinin de eşlik ettiğini, bazı hastalarda ateş de görülebildiğini belirten Prof. Dr. Aksoy “İlk belirtilerden genellikle 24-48 saat sonra apandisit patlaması meydana gelir ve ağrının aniden azalmasıyla kendini gösterebilir. Ancak kısa süre içinde şiddetli karın ağrısı, yüksek ateş ve genel durum bozukluğu ortaya çıkar. Gaz birikmesi ve karında şişkinlik, öksürme ve yürüme gibi hareketler ile artan ağrı, ağızda ve dilde kuruluk, kabızlık ve idrar sıklığında artış olur. Tedavi edilmemiş apandisin yırtılarak içindeki iltihabın karın boşluğuna yayılması anlamına gelen apandisit patlaması, hayati riske yol açabilen ciddi bir durumdur” diyor. </p>

<p><strong>Tedavide ilk 24 saat kritik!</strong></p>

<p>Apandisit tedavisinde ilk 24 saatin kritik önem taşıdığını vurgulayan Prof. Dr. Aksoy “Apandis (apendiks) iltihabı ilk 24 saatte tedavi edilmezse patlayarak ciddi enfeksiyonlara hatta hayati riske neden olabilir” diyor. Günümüzde apandisit tedavisinde en yaygın yöntemin cerrahi olduğunu belirten Prof. Dr. Fikret Aksoy şöyle konuşuyor: “Tedavi seçenekleri arasında antibiyotik tedavisi, laparoskopik cerrahi ve açık cerrahi gibi yöntemler uygulanmaktadır. Tedavi yöntemi apandisin durumuna, yol açtığı şikayetlere ve belirtilerin şiddetine göre belirlenir. Laparoskopik (kapalı) cerrahi, küçük kesiler açılarak yapıldığından daha hızlı iyileşme sağlar ve daha iz bırakır. Ancak apandis patlamışsa enfeksiyonun yayılmasını önlemek için acil cerrrahi müdahale zorunludur ve açık ameliyat tercih edilir.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 14 Aug 2025 15:58:10 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/08/karin-agrinizin-nedeni-basit-de-olabilir-apandisit-de-1755176290.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz Aylarında Lenfödemden Korunmak İçin 10 Önemli Öneri</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/yaz-aylarinda-lenfodemden-korunmak-icin-10-onemli-oneri-29490</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/yaz-aylarinda-lenfodemden-korunmak-icin-10-onemli-oneri-29490</guid>
                <description><![CDATA[Halk arasında fil hastalığı olarak da bilinen lenfödem, özellikle kol ve bacaklarda şiddetli şişliklere yol açıyor ve kişinin hareket kabiliyetini kısıtlayabiliyor. Yaz sıcaklarında ise bu şikayetler daha da artabiliyor. Ancak bazı basit önlemler hastaların şikayetlerini hafifletebiliyor ve kişi günlük yaşamını daha konforlu bir şekilde sürdürebiliyor. Memorial Bodrum Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Bölümü’nden Doç. Dr. İbrahim Uyar, lenfödem hastalığı hakkında bilgi verdi ve önemli önerilerde bulundu. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Lenfödeminizin nedeni kalp hastalığı olabilir</strong></p>

<p>Lenfödem, lenfatik sistemin bozulmasıyla proteinden zengin sıvıların dokular arasında birikerek şişliğe neden olduğu kronik bir hastalıktır. Doğuştan gelen yapısal bozukluklara bağlı olarak gelişebilir ya da sonradan ortaya çıkan bazı sağlık sorunları nedeniyle oluşabilir. En sık karşılaşılan nedenleri arasında; kalp hastalıkları ve kalp yetmezliği, geçirilmiş enfeksiyonlar, kanser ameliyatları, radyoterapi, travmalar ve yaygın varisler (venöz reflü) yer alır.</p>

<p><strong>Yaz sıcakları lenfödem şikayetlerini artırabilir</strong></p>

<p>Sıcak hava, kan damarlarının genişlemesine ve dokulara daha fazla sıvı sızmasına neden olur. Eğer lenfatik sistem bu sıvıyı yeterince toplayamazsa, biriken sıvı lenfödem tablosuna yol açar. Özellikle yaz aylarında, artan ısıya bağlı olarak ödem şikayetleri belirgin şekilde artabilir. Yaz mevsiminde artan nem oranı ve terleme ile birlikte cilt sağlığı da önem kazanır. Lenfödemli bireylerde cilt bütünlüğünün korunması, enfeksiyonlardan kaçınmak açısından oldukça kritiktir. Ciltte oluşabilecek küçük yaralanmalar veya mantar enfeksiyonları, lenf drenajını daha da zorlaştırabilir. Bazı yaşam alışkanlıkları ve çevresel koşullar da lenfödem gelişimini kolaylaştırabilir. Aşırı kilo (obezite), uzun süre ayakta kalmak ve saatler süren uzun yolculuklar, lenf sıvısının bacaklarda birikmesine neden olarak şişliğe yol açabilir. Bunun yanı sıra dar kıyafetler, yüksek topuklu ayakkabılar ve yetersiz su tüketimi de dolaşımı olumsuz etkileyerek tabloyu ağırlaştırabilir.</p>

<p><strong>Lenfödemden korunmak için… </strong></p>

<p>Lenfödem, kol ve bacaklarda oluşan şişlik ve sertleşmeye bağlı olarak hastalarda hareket kısıklıklarına neden olabilir. Hareket kısıtlıkları hastanın iş ve sosyal yaşamını ölçüde etkileyebilir. Lenfödem hastalarının yaz sıcaklarında şikayetlerini en aza indirmek için bu önerilere uyması gerekir;  </p>

<p>1. Uzun süre ayakta kalmaktan kaçının.</p>

<p>2. Tuz tüketimini azaltın.</p>

<p>3. Günlük yeterli miktarda su içmeye özen gösterin.</p>

<p>4. Sauna ve termal havuz gibi sıcak ortamlardan uzak durun.</p>

<p>5. Dar kıyafetler giymekten kaçının.</p>

<p>6. Rahat, destekleyici ayakkabılar tercih edin.</p>

<p>7. Hafif basınçlı varis çorabı kullanın.</p>

<p>8. Bacak kaslarını çalıştıracak hafif egzersizler yapın.</p>

<p>9. Dinlenirken bacaklarınızı yukarıda tutun.</p>

<p>10. İleri vakalarda, manuel masaj ya da basınçlı lenfödem giysileriyle destek alın.</p>

<p><strong>Yolculuklarda az tuz tüketin</strong></p>

<p>Lenfödem hastalarının tatil için çıktıkları yolculuklarında da bazı önlemler alması gerekir. Önlem alarak uçak, otobüs yada arabayla yolculuğa çıkan lenfödem hastalarının tatilleri boyunca daha az şikayetle karşılaşır. Yolculuğa çıkmadan önce şu önlemleri alır;  </p>

<p>* Tuzlu yiyeceklerden kaçının.</p>

<p>* Kafein ve alkol alımını sınırlayın.</p>

<p>* Özellikle uçakla yolculuk yaparken kompresyon giysisi kullanın.</p>

<p>* Koridor koltuğu tercih ederek hareket imkanınızı artırın.</p>

<p>* Etkilenen uzvu zorlayacak ağır yük taşımaktan kaçının.</p>

<p>* Aktarmalı seyahatlerde hareket ederek lenf dolaşımını destekleyin.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 14 Aug 2025 15:58:02 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/08/yaz-aylarinda-lenfodemden-korunmak-icin-10-onemli-oneri-1755176282.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>SATKOF ve Singapur Arasında Yeni İş Birliği Adımı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/satkof-ve-singapur-arasinda-yeni-is-birligi-adimi-29483</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/satkof-ve-singapur-arasinda-yeni-is-birligi-adimi-29483</guid>
                <description><![CDATA[Sağlık Turizmi Konfederasyonu (SATKOF) Genel Başkanı Prof. Dr. Aysun Bay, Singapur Büyükelçisi Ekselansları Lı Peng Kok’un nazik daveti üzerine Singapur Büyükelçiliği’ne resmî bir ziyaret gerçekleştirdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Görüşmede, Türkiye ile Singapur arasında sağlık turizmi alanında karşılıklı iş birliği fırsatları ele alındı. Medikal hizmetlerde kalite ve akreditasyon standartlarının geliştirilmesi, teknoloji transferi, nitelikli hasta yönlendirme mekanizmaları ve ortak tanıtım faaliyetleri gündeme alındı. Singapur Büyükelçiliği ayrıca SATKOF’un önümüzdeki dönemde düzenleyeceği İş Zirvesi’ne davet edildi.</p>

<p><img alt="" src="https://www.malatyadan.com/public/images/detay/360c83b4-75fe-490b-9f3f-f926f4037767.jpeg" /></p>

<p>Prof. Dr. Aysun Bay, Büyükelçi Lı Peng Kok’a 1. Uluslararası Sağlık Turizmi Köprüleri – Sağlık Diplomasisi ve İnovasyon Kongresi’ne resmî davette bulundu.</p>

<p>Büyükelçi Lı Peng Kok, Türkiye’nin sağlık altyapısının bölgesel ölçekte güçlü bir konuma sahip olduğunu vurgulayarak, Singapur ile Türkiye arasındaki iş birliğinin yalnızca sağlık turizmi değil, kültürel ve ekonomik alanlarda da önemli kazanımlar sağlayacağını ifade etti.</p>

<p><img alt="" src="https://www.malatyadan.com/public/images/detay/ba1b7ce0-3ac2-4281-b7a8-272c0a2c4f70.jpeg" style="height:554px; width:1200px" /></p>

<p>Prof. Dr. Aysun Bay ise, “Singapur ile kurulacak bu iş birliği, uluslararası sağlık diplomasisinde yeni bir sayfa açacaktır. Planladığımız ortak iş zirvesi ve kongremiz, bu sürecin somut başlangıcı olacaktır” dedi.</p>

<p>Bu buluşma, iki ülke arasındaki dostane ilişkilerin güçlendirilmesi ve sağlık turizmi alanında yeni projelerin hayata geçirilmesi yönünde önemli bir adım olarak değerlendirildi.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 14 Aug 2025 10:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/08/satkof-ve-singapur-arasinda-yeni-is-birligi-adimi-1755157971.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Denizde eğlence travmayla sonuçlanabilir” uyarısı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/denizde-eglence-travmayla-sonuclanabilir-uyarisi-29474</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/denizde-eglence-travmayla-sonuclanabilir-uyarisi-29474</guid>
                <description><![CDATA[Deniz ve havuzda oluşabilecek kazaların, ciddi yaralanmalara ve travmalara yol açabileceğini belirten İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Ruhat Ünlü, kontrolsüz atlayış ve dalış sırasında boyun ve omurga kırıkları, beyin sarsıntısı ve kafa travması gibi hayati risklerin oluşabileceği uyarısında bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>.Derinliği bilinmeyen denizde ya da havuzda balıklama atlama sonucunda başın zemine çarpması, bacak ve ayakların yaralanması gibi sonuçların ortaya çıkabileceğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Ruhat Ünlü, bu tip kazaların önemli sağlık sorunlarına yol açabileceğini söyledi.</p>

<p><strong>Boyun ve omurga kırıkları, kafa travmaları oluşabilir</strong></p>

<p>Bu kazaların doğuracağı hayati risklere dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Ruhat Ünlü, “Bu tip kazalar sonucu boyun ve omurga kırıklarından kafa travmaları ve beyin sarsıntısına, omuz, kol ve bacak kırıklarından deri kesileri ve yumuşak doku yaralanmalarına kadar pek çok riskli ve ciddi sonuçlar ortaya çıkabilir. Boğulma gibi istenmeyen olaylar yaşanabilir. Özellikle derinliği bilinmeyen alanlarda ani dalış, zeminle çarpışmaya bağlı ciddi travmalara yol açabilir” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Hayati sonuçlar ortaya çıkabilir</strong></p>

<p>Havuz ve denizde meydana gelen kazalardan en riskli olanın balıklama atlama sırasında yaşanabileceğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Ruhat Ünlü, bu tip yaralanmaların omurga sağlığı açısından çok ciddi hayati sonuçlara yol açabileceğini ifade etti. Dr. Öğr. Üyesi Ruhat Ünlü, “Hayati risk taşıyan boyun (servikal) omur kırıkları oluşabilir. Omurilik yaralanmaları ile kalıcı felç riski ortaya çıkabilir. Balıklama atlama sonucunda kafa travması ve beyin hasarı meydana gelebilir. Çene ve yüz kemiklerinde kırıklar oluşabilir. Boyun bölgesindeki omurlar, balıklama atlama sırasında zemine çarpmanın etkisiyle kolayca kırılabilir. Bu tür kırıklar omurilik hasarına yol açarsa kısmi ya da tam felç gelişebilir” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Derinliği bilmiyorsanız asla atlamayın!</strong></p>

<p>Bu tür kazaların önlenmesinde alınacak tedbirlere dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Ruhat Ünlü, “Derinliğini bilmediğiniz havuz veya denize asla balıklama atlamayın. Giriş yapılacak alanın tabanı ve derinliği önceden kontrol edilmelidir. Çocuklar mutlaka yetişkin gözetiminde yüzmelidir. Uyarı levhalarına dikkat edilmeli, yasaklı bölgelerde yüzülmemelidir. Alkol aldıktan sonra yüzme veya atlama yapılmamalıdır” dedi.<br />
Yaralanmalarda ilk müdahale önemli</p>

<p>Denizde ya da havuzda meydana gelen yaralanmalar sırasında ilk müdahalenin önemli olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Ruhat Ünlü, “Özellikle boyun ve omurga yaralanması şüphesi varsa yaralıyı kesinlikle hareket ettirmeyin. Ambulans çağırın ve profesyonel sağlık ekibinin gelmesini bekleyin. Su içinde yaralıya ulaşırken baş ve boyunu sabit tutmaya çalışın. Bilinci kapalı ise nefes kontrolü yapın, gerekirse suni teneffüs uygulayın” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><br />
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 13 Aug 2025 20:54:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/08/denizde-eglence-travmayla-sonuclanabilir-uyarisi-1755107666.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Turşunun 8 faydası</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/tursunun-8-faydasi-29473</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/tursunun-8-faydasi-29473</guid>
                <description><![CDATA[Turşunun mideye iyi gelmeyeceğini düşünerek tüketmekten çekinen geniş bir kitle var.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Oysa lezzetinin dışında genel sağlığa pek çok faydası bulunuyor. Sanılanın aksine turşunun mide asidini dengelediğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Örnek, “Sebze ve meyvelerin fermante edilerek belirli bir süre saklanmasıyla elde edilen turşu, bağırsak sağlığına karşı koruyucu ve iyileştirici bir role sahip. Turşunun fermantasyon süreci sonunda oluşan faydalı bakteriler; bağırsaklarda K2 başta olmak üzere birçok vitamin ve sindirime yardımcı enzimin üretimini destekliyor. Bu sebeple belirli rahatsızlıklar ve hassasiyetler dışında sofralardan eksik edilmemesi gereken bir besin” dedi.</p>

<p>Neredeyse tüm sebzelerin turşusunu yapmak mümkün. Ancak içerdikleri yüksek antioksidanlar nedeniyle lahana ve pancar çeşitlerini öncelikli olarak tüketilebileceğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Örnek, “Burada dikkat edilmesi gereken nokta bireyde; tansiyon, böbrek, mide, kalp ya da diyabet gibi rahatsızlıklar söz konusuysa, yüksek tuz oranı sebebiyle turşu tüketiminde aşırıya kaçmamak. Bu hastaların, turşuyu doktorlarına danışarak beslenme planlarına dahil etmeleri önemli. Herhangi bir sağlık sorunu olmayanlara ise günde ortalama 2 kaşık turşu tüketmesini tavsiye ediyoruz” açıklamasında bulundu.</p>

<p><strong>Pratik ev turşusu tarifi</strong></p>

<p>Hazır versiyonlarındansa ev turşusunun her zaman birinci tercih olması gerektiğinden bahseden Örnek, “Turşu yapımında klorsuz içme suyu kullanmak, doğal veya organik üretilmiş sebzeleri tercih etmek, kaya tuzu kullanmak ve hijyen kurallarına uymak çok kıymetli. Ayrıca peynir altı veya ev yoğurdundaki suyun eklenmesinin de turşunun probiyotik çeşitliliğini artıracağını bilelim” dedi.</p>

<p>Pratik bir lahana turşusu tarifi paylaşan Örnek, “Orta boy bir lahanayı yıkayıp dilimleyin ve üç yemek kaşığı kaya tuzuyla iyice ovalayın. Lahanalarınızı temiz bir cam kavanoza bastırarak doldurun, aralarına dilimlenmiş sarımsaklar ekleyin. Ardından içine bir su bardağı peynir altı ve yoğurt suyu ya da sirke ekleyerek kavanozun kapağıyla turşu suyu arasında iki parmak boşluk bırakın. Kavanozun ağzını sıkıca kapatıp karanlık bir yerde yaklaşık bir ay beklettikten sonra turşunuzu afiyetle tüketebilirsiniz” dedi.</p>

<p>Dyt. Tuba Örnek, ev yapımı turşunun 8 faydasını sıraladı:</p>

<ol>
	<li>Bağırsaklarda bulunan zararlı bakterilerin çoğalmasını engeller.</li>
	<li>Bağırsak ortamının pH seviyesini dengeler.</li>
	<li>Kurşun, cıva, arsenik gibi; beslenme, solunum ya da deri temasıyla vücuda giren ve insan sağlığına zararlı ağır metalleri vücuttan uzaklaştırmaya yardımcı&nbsp;olur.</li>
	<li>Kanserojen maddeleri etkisiz hale getirme potansiyeline sahiptir.</li>
	<li>Bağışıklık sistemini güçlendirir.</li>
	<li>Çeşitli bağırsak hastalıklarına karşı koruyucu etki sağlar.</li>
	<li>Lif açısından zengin olduğu için sindirimi kolaylaştırır ve kabızlığı / ishali önlemeye yardımcı olur.</li>
	<li>Bağırsak florasını güçlendirerek vücuttaki iltihaplanmayı azaltmaya destek olur.</li>
</ol>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 13 Aug 2025 20:54:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/08/tursunun-8-faydasi-1755107659.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ergenlikte başlayan sorunlara dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/ergenlikte-baslayan-sorunlara-dikkat-29451</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/ergenlikte-baslayan-sorunlara-dikkat-29451</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Dr. Emine Yağmur Zorbozan, kişilik bozukluklarının tanı kriterleri, tedavi yöntemleri ve türleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Her bireyin kişiliğinde bir takım zorlayıcı yönler bulunabildiğini aktaran&nbsp;Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Ancak kişiye, kişilik bozukluğu tanısı koyabilmek için çok ciddi birtakım tanı kriterler gerekir.” dedi.&nbsp;</p>

<p>Kişilik bozukluğunun bir ruhsal hastalık olduğunu ve uzun dönem tedavilerle tedavi edilebildiğini dile getiren Zorbozan, “Kişilik bozukluğu tanı kriterleri arasında ergenlik döneminde başlayan, günümüze kadar kalıcı olarak devam eden yeni problemler, süreğen problemler olması gerekiyor. Diğer taraftan da kişinin bilişsel, duygusal, dürtüsel ve kişiler arası ilişkilerinde birtakım kendini tekrarlayan sürekli problemler yaşaması gerekir. Bunlar aynı zamanda kişinin toplumsal, akademik, mesleki ve ailesel işlevselliğini bozar, başka herhangi psikiyatrik rahatsızlıklarla açıklanamaz. O zaman kişilik bozukluğu söz konusu olabilir. Kişilik bozukluğu tanısını psikiyatri uzmanı koyabilir ancak onun dışında hiç kimse bu tanıyı koyamaz.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Ömür boyu psikoterapi gerekebilir!</strong></p>

<p>Kişilik bozukluklarının kombine terapilerle tedavi edildiğine değinen Dr. Emine Yağmur Zorbozan, “Uzun süreli psikoterapiler lazımdır, belki ömür boyu devam eden psikoterapi süreçleri gerekebilir.” dedi.</p>

<p>Aynı zamanda duygulanımın çok bozulduğu, dürtüselliğin arttığı, intihar fikirlerinin geliştiği durumlarda da muhakkak ilaç kullanımından yardım almak gerektiğini vurgulayan Zorbozan, “Gerekiyorsa hastane yatışları yapılabilir. Düşük doz duygu durumunu kontrol eden ilaçlardan başlanabilir. Muhakkak bir psikiyatri uzmanı eşliğinde uzun süreli tedaviler gerekir. Eğer bunlar sağlanırsa, kişiler arası ilişkilerin normale döndüğü, sosyal işlevselliğin korunduğu bir hayat söz konusu olabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Kişilik bozuklukları üç kümede inceleniyor…</strong></p>

<p>Kişilik bozukluklarının çeşitleri hakkında da bilgi veren&nbsp;Dr. Emine Yağmur Zorbozan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Günümüzde kişilik bozukluklarını A küme, B küme ve C küme olarak üç kümede inceliyoruz. A kümesi kişilik bozukluklarında, şizoid kişilik bozukluğu, şizotipal kişilik bozukluğu ve paranoid kişilik bozukluğu bulunur. B kümesi kişilik bozukluklarında ise borderline kişilik bozukluğu, antisosyal kişilik bozukluğu, narsistik kişilik bozukluğu, histrionik kişilik bozukluğu bulunur. C kümesi kişilik bozukluklarında ise obsesif kompulsif kişilik bozukluğu, bağımlı kişilik bozukluğu ve çekingen kişilik bozukluğu bulunur.”&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 12 Aug 2025 16:27:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/08/ergenlikte-baslayan-sorunlara-dikkat-1755005270.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>SATKOF&#039;dan Uluslararası Sağlık Turizmi  Kongresi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/satkofdan-uluslararasi-saglik-turizmi-kongresi-29434</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/satkofdan-uluslararasi-saglik-turizmi-kongresi-29434</guid>
                <description><![CDATA[Sağlık Turizmi Konfederasyonu (SATKOF), 18–19 Eylül 2025 tarihlerinde İzmir Balçova Termal Otel’de *“I. Uluslararası Sağlık Turizmi Köprüleri: Türkiye’de Sağlık Diplomasisi ve inovasyon Kongresini gerçekleştirecektir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kongre, sağlık turizmi, sağlık diplomasisi, inovasyon ve dijital sağlık teknolojilerinde küresel iş birliklerini geliştirmeyi hedeflemekte olup Afrika, Arap ülkeleri, Avrupa Birliği, Latin Amerika ve daha birçok bölgeden 30’dan fazla ülkenin resmi temsilcisi etkinlikte yer alacaktır.</p>

<p>Etkinliğin ikinci gününde, Efes ve İzmir çevresinde düzenlenecek kültürel gezi ile bölgenin antik çağlardan bu yana sağlık turizmindeki stratejik önemi katılımcılarla paylaşılacaktır. Efes’in şifa tapınakları, antik tıp uygulamaları ve sağlık merkezleri, modern sağlık turizmine ilham kaynağı olarak ele alınacaktır.</p>

<p>Bilimsel program, sınır ötesi hasta hareketliliği, etik ve güven, dijital sağlık altyapısı, kadın liderliği, küresel sağlık projeleri ve inovatif tedavi yaklaşımları gibi başlıkların yanı sıra sağlık diplomasisinin uluslararası ilişkilerdeki rolünü de kapsamlı şekilde tartışmaya açacaktır. Bildiriler, ISSN numaralı kongre kitabında yayımlanacaktır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 Aug 2025 14:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/08/satkofdan-uluslararasi-saglik-turizmi-kongresi-1754737775.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yazın hamilelerde bu enfeksiyonlara dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/yazin-hamilelerde-bu-enfeksiyonlara-dikkat-29431</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/yazin-hamilelerde-bu-enfeksiyonlara-dikkat-29431</guid>
                <description><![CDATA[Aşırı sıcaklar, yüksek nem, güneşin yakıcı ışınları ve serinlemek için girilen havuzlar derken yaz aylarında anne adaylarının karşılaştığı bazı sorunlarda artış görülüyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Acıbadem Taksim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Meriç Kabakcı</strong>&nbsp;“Yaz mevsiminde özellikle hijyenik olmayan havuzlar ve bazı yanlış davranışlar, hamilelikte mantar veya idrar yolu enfeksiyonu gibi sağlık sorunlarının daha fazla yaşanmasına neden oluyor. Bu enfeksiyonlar, zamanında tedavi edilmezse, erken doğum gibi ciddi sonuçlara yol açabiliyor. Ancak anne adayları yaz risklerine karşı dikkatli olup önlem alarak sağlıklı ve güvenli bir hamilelik süreci geçirebilirler” diyor. Dr. Meriç Kabakcı hamilelikte yazın sık karşılaşılan 6 sorunu ve alınabilecek önlemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Sıvı kaybı ve vücudun susuz kalması</strong></li>
</ul>

<p>Hamilelikte vücudun sıvı ihtiyacı artar. Buna karşın özellikle yaz aylarında terlemeden dolayı bu kayıp daha da fazlalaşır. Susuzluk; baş dönmesi, halsizlik ve kas kramplarına yol açabilirken, ileri düzeyde sıvı kaybı ise rahim kasılmalarını tetikleyerek erken doğum riskini dahi artırabilir. Bu nedenle anne adaylarının gün içerisinde düzenli aralıklarla su içmeleri, vücuttan su atılmasına neden olacağı için kafeinli içeceklerden kaçınmaları ve sıvı yönünden zengin meyve-sebze tüketmeleri önemlidir. Özellikle dışarı çıkmadan önce ve sonra su tüketilmelidir.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Ödem (şişlik) ve dolaşım sorunları</strong></li>
</ul>

<p>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Meriç Kabakcı “Hamilelik döneminde, özellikle sıcak havalarda vücutta sıvı birikimi artabilir. Bu durum el, ayak ve ayak bileklerinde şişlik olarak kendini gösterebilir ve dolaşım sistemini zorlayabilir. Ayakta uzun süre kalmak ya da otururken bacakları aşağı sarkıtmak ödemi daha da artırır. Bacakları yukarıda dinlendirmek, tuz tüketimini azaltmak ve hafif egzersizler ödemi hafifletebilir. Ayrıca bol, rahat ve hava alan giysiler giymek de oldukça faydalıdır” diyor.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Güneş çarpması ve aşırı ısınma</strong></li>
</ul>

<p>Güneş altında uzun süre kalmak, özellikle hamilelikte ciddi bir risk oluşturabilir. Vücut ısısı zaten normalden daha yüksek olan gebelir, sıcak çarpmasına karşı daha hassastır. Baş ağrısı, halsizlik, mide bulantısı gibi belirtiler güneş çarpmasının ilk işaretleri olabildiğinden, hem anne hem de bebeğin sağlığını tehlikeye atmamak için, bu sıkıntılar başgösterdiğinde doktora görünmek gerekir. Özellikle güneş ışınlarının dik geldiği 11:00-16:00 saatleri arasında dışarı çıkılmamalı, gölgede kalınmalı ve ince, açık renkli giysiler tercih edilmelidir.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Cilt lekeleri ve güneş hassasiyeti&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Hamilelik hormonları cildin güneşe karşı duyarlılığının artmasına neden olur. Bu durum yüzde koyu lekelerin oluşmasına yol açabilir. Lekeler özellikle alın, yanak ve üst dudak bölgesinde belirginleşir ve bazı durumlarda doğum sonrası bile kalıcı olabilir. Bu nedenle güneşe çıkmadan önce en az 30 SPF içeren bir güneş koruyucu kullanmak, şapka ve güneş gözlüğü takmak cilt sağlığını korumaya yardımcı olur. Gölgeyi tercih etmek ve doğrudan güneş ışığından kaçınmak önemlidir.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Beslenme bozuklukları&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Sıcak havalar iştahı baskılayabildiğinden günlük besin alımı olumsuz etkilenebilmektedir. Yetersiz beslenme hem anne adayının direncini düşürür hem de bebeğin gelişimini riske atabilir. Ayrıca yazın açıkta besleyen yiyeceklerin bozulma riski daha yüksektir. Bu durum da gıda zehirlenmeleri gibi ciddi sorunlara yol açabilir. Serin, hafif ama besleyici öğünler tercih edilmeli, sık ama küçük porsiyonlarla beslenme düzeni kurulmalıdır. Mevsim sebze ve meyveleri, yoğurt ve tam tahıllı gıdalar öncelikli olmalıdır.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Enfeksiyon riski (İdrar yolu ve mantar enfeksiyonları)</strong></li>
</ul>

<p>Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Meriç Kabakcı “Sıcak ve nemli ortamlar, bakterilerin ve mantarların çoğalması için ideal koşullardır. Terleme ve hijyenin zorlaşmasıyla birlikte, idrar yolu ve genital mantar enfeksiyonları yaz aylarında daha sık görülür. Bu enfeksiyonlar, zamanında tedavi edilmezse, erken doğum gibi ciddi sonuçlara neden olabilir. Riski azaltmak için ıslak mayo ile uzun süre kalmamak, havuz ya da deniz sonrası hemen duş almak, pamuklu iç çamaşırı tercih etmek ve bol su içmek önemlidir” diyor.&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 Aug 2025 11:54:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/08/yazin-hamilelerde-bu-enfeksiyonlara-dikkat-1754729780.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri Arasında Sağlıkta Stratejik İş Birliği </title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/turkiye-ve-birlesik-arap-emirlikleri-arasinda-saglikta-stratejik-is-birligi-29411</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/turkiye-ve-birlesik-arap-emirlikleri-arasinda-saglikta-stratejik-is-birligi-29411</guid>
                <description><![CDATA[Sağlık Turizmi Konfederasyonu (SATKOF) Çerçeve Protokol ve Uluslararası Konferans Planlamasıyla Yeni Bir Diploması Zeminine İmza Attı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sağlık Turizmi Konfederasyonu (SATKOF) Genel Başkanı Prof. Dr. Aysun Bay liderliğindeki heyet, Birleşik Arap Emirlikleri Ankara Büyükelçisi Sayın Saeed Thani Hareb Al Dhaheri ile Ankara’daki Büyükelçilik binasında stratejik bir buluşma gerçekleştirdi.</p>

<p>Görüşmelerde, iki ülke arasında sağlık diplomasisi, yatırım, eğitim ve teknoloji odaklı iş birliklerinin temelini oluşturacak somut adımlar atıldı. Sağlık turizmi, geleneksel tıp uygulamaları, dijital sağlık çözümleri ve tıbbi aromatik bitkiler gibi birçok başlık değerlendirildi.</p>

<p>Bu kapsamda, Türkiye ile BAE arasında sağlık alanında uzun vadeli iş birliğini kurumsallaştıracak olan “Çerçeve İş Birliği Protokolü” Sayın Büyükelçiye resmi olarak takdim edildi.<br />
Protokolde; karşılıklı hasta yönlendirme, eğitim programları, ortak sertifikasyon sistemleri, sağlık girişimleri ve yatırım konularında iş birliği hedefleri yer alıyor.</p>

<p><img alt="" src="https://www.malatyadan.com/public/images/detay/231db010-aac9-4472-bbcd-ee67083cb55f.jpeg" style="height:554px; width:1200px" /></p>

<p>Ayrıca, önümüzdeki aylarda Ankara’da gerçekleştirilmesi planlanan “Türkiye – Birleşik Arap Emirlikleri Uluslararası Sağlık ve Medikal Yatırım Konferansı” hakkında bilgilendirme yapıldı. SATKOF, bu stratejik etkinlikte BAE Büyükelçiliğini resmi paydaş olarak görmekten memnuniyet duyacağını bildirdi.</p>

<p>Prof. Dr. Aysun Bay (SATKOF Genel Başkanı):<br />
“Türkiye’nin güçlü sağlık altyapısı, yetişmiş insan kaynağı ve akredite sağlık kuruluşları; Birleşik Arap Emirlikleri’nin dijital vizyonu ve yatırım gücüyle birleştiğinde ortaya çıkacak sinerji yalnızca iki ülkeye değil, bölgesel sağlık barışına da katkı sağlayacaktır.”</p>

<p>H.E. Saeed Thani Hareb Al Dhaheri (BAE Ankara Büyükelçisi):<br />
“Sağlık Turizmi Konfederasyonu’nun nazik ziyareti ve sunduğu vizyoner iş birliği önerileri için teşekkür ederim. Türkiye ile sağlık alanındaki bu stratejik diyaloğu büyük bir memnuniyetle karşılıyoruz. Bundan sonraki süreçte de iletişim halinde olmaktan ve özellikle BAE’de düzenlenecek sağlık turizmi programlarında SATKOF ile birlikte çalışmaktan mutluluk duyacağız.”</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 06 Aug 2025 09:25:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/08/turkiye-ve-birlesik-arap-emirlikleri-arasinda-saglikta-stratejik-is-birligi-1754461725.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ses teli nodülleri çocuklarda da sık görülüyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/ses-teli-nodulleri-cocuklarda-da-sik-goruluyor-29396</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/ses-teli-nodulleri-cocuklarda-da-sik-goruluyor-29396</guid>
                <description><![CDATA[Sabahları sesiniz çatallı mı çıkıyor? Konuşurken zorlanıyor ya da boğazınızda bir şey varmış gibi mi hissediyorsunuz? Ses kısıklığı çoğu zaman geçici ve masum bir sorun olarak görülse de kimi zaman da altında ciddi hastalıklar yatabiliyor! Acıbadem Kartal Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Seyfettin Aslan “Yapılan çalışmalarda; özellikle sesini yoğun şekilde kullanan neredeyse her 4 kişiden birinin ses kısıklığı ile karşılaştığı bildirilmektedir. Ses kısıklığı dışında seste çatallanma, kabalaşma, yorulma ve özellikle kadın hastalarda sesin erkek sesi gibi çıkması diğer başvuru şikayetleridir” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sabahları sesiniz çatallı mı çıkıyor? Konuşurken zorlanıyor ya da boğazınızda bir şey varmış gibi mi hissediyorsunuz? Ses kısıklığı çoğu zaman geçici ve masum bir sorun olarak görülse de kimi zaman da altında ciddi hastalıklar yatabiliyor! <strong>Acıbadem Kartal Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Seyfettin Aslan</strong> <strong>“</strong>Yapılan çalışmalarda; özellikle sesini yoğun şekilde kullanan neredeyse her 4 kişiden birinin ses kısıklığı ile karşılaştığı bildirilmektedir. Ses kısıklığı dışında seste çatallanma, kabalaşma, yorulma ve özellikle kadın hastalarda sesin erkek sesi gibi çıkması diğer başvuru şikayetleridir<strong>”</strong> diyor. </p>

<p>Ses kısıklığı sorununun mevsimsel alerji, üst solunum yolu enfeksiyonları veya reflüye bağlanmasının, altta yatan daha önemli bir sorunun tedavisini geciktirebildiğini vurgulayan Dr. Aslan “Bu nedenle ses kısıklığımızı çeşitli şekillerde masum bir nedene bağlamadan önce mutlaka kulak, burun ve boğaz muayenesi yaptırmalıyız. Çünkü ses teli nodülü, kisti ve polibinden erken evre ses teli kanserine dek birçok hastalık ilk etapta ses kısıklığı olarak bulgu vermektedir ” diye konuşuyor. </p>

<p>KBB Uzmanı Dr. Seyfettin Aslan, ses kısıklığına yol açan 7 etken ile sağlıklı ve güçlü bir sesin püf noktalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>

<ul>
	<li><strong>Üst solunum yolu enfeksiyonları</strong></li>
</ul>

<p>Sıklıkla viral üst solunum yolu enfeksiyonları sırasında ortaya çıkan ses kısıklığı enfeksiyon tablosu geriledikten sonra kısa süre içerisinde düzelmektedir. Ancak bu dönemde sigara tüketmemek, sesi yoğun kullanmamak önemlidir. </p>

<ul>
	<li><strong>Alerji</strong></li>
</ul>

<p>Dr. Aslan “Mevsim geçişlerinde yoğun üst hava yolu alerjenleri (ev tozu, polen vb) ile temas sonucu burun tıkanıklığı, burun akıntısı ve hapşırık ile birlikte seste değişiklik yaşanabiliyor. Muayenede üst hava yollarındaki alerjik değişiklikleri görerek tanı koyabilmekteyiz. Tedavide ise alerjen maddelerden kaçınmak da kritik önem taşımaktadır” diyor. </p>

<ul>
	<li><strong>Reflü</strong></li>
</ul>

<p>Laringofaringeal reflü ses kısıklığı yapabilmektedir. Ses kısıklığının yanı sıra midede yanma, boğazda asit tadı hissedilmesi ve mide içeriğinin boğaza kaçması gibi şikayetlerin varlığı reflü larenjitine işaret etmektedir. Tedavide ilacın yanı sıra yaşam tarzı değişikliği (mide asit salgısını artırabilecek yoğun baharatlı yiyeceklerin ve kola-kahve gibi içeceklerin tüketiminden kaçınılması, gece geç saatte besin tüketilmemesi vb) büyük rol oynamaktadır. </p>

<ul>
	<li><strong>Ses teli nodülleri</strong></li>
</ul>

<p>KBB Uzmanı Dr. Aslan “Ses teli nodülleri günümüzde çocuklarda da sık görülmektedir. Özellikle ilkokul çağındaki çocuklarda spor, oyun veya sosyal aktivite sırasında yüksek sesle veya bağırarak konuşmaya bağlı olarak ses teli nodülleri gelişebilmektedir. Bu nodüler dokular konuşma sırasında ses tellerinin titreşimini bozarak ses kısıklığına neden olmaktadır. Tedavide konuşma ve ses terapisi hastalarımız için faydalı olmaktadır” diyor. </p>

<ul>
	<li><strong>Ses teli polipleri ve kistleri</strong></li>
</ul>

<p>Ses tellerinde oluşan polip ve kistler, uzun süreli ses kısıklığının önemli nedenlerindendir. Polipler genellikle sigara kullanımı ve sesin yanlış kullanılmasıyla ortaya çıkar. Kistler ise ses teli içinde yerleşir ve doğuştan olabileceği gibi sıklıkla sonradan gelişir. Her iki durumda da ses kalınlaşır, çatallanabilir ve tedavi için genellikle cerrahi ile ses terapisi gerekir. </p>

<ul>
	<li><strong>Sigara polibi</strong></li>
</ul>

<p>Dr. Seyfettin Aslan “Hastalarımıza sigara polibi olarak anlattığımız Reinke ödemi (ses telleri yüzey epitelinin hemen altında koyu, jöle benzeri sıvı birikimi) sesin normalden daha kalın hale dönmesine neden olur. Yoğun sigara kullanımı ile ilişkilidir. Özellikle kadın hastalarımız seslerinin erkek sesine benzemesinden, örneğin; telefonda ‘buyrun beyefendi’ diye hitap edilmesinden şikayetçi olmaktadırlar. Tedavisi sigarayı bırakmak ve cerrahidir” diyor. </p>

<ul>
	<li><strong>Ses teli kanseri</strong></li>
</ul>

<p>Ses telinin iyi huylu hastalıkları gibi erken evre ses teli kanseri de ses kısıklığıyla bulgu verir. Bu nedenle özellikle yoğun sigara içen, alkol kullanan veya ailesinde baş, boyun kanseri öyküsü olan bir hastada ses kısıklığı geliştiğinde mutlaka KBB uzmanı tarafından laringoskopik muayene yapılmalıdır. </p>

<p><strong>xxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxx</strong></p>

<p><strong>Sağlıklı ve güçlü bir sesin 9 püf noktası</strong></p>

<p>KBB Uzmanı Dr. Seyfettin Aslan, ses sağlığımızı korumanın ve sağlıklı, güçlü bir sese sahip olmanın 9 püf noktasını şöyle sıralıyor:</p>

<ul>
	<li>Boğazınızı temizleme davranışından kaçının</li>
	<li>Ortam gürültülü de olsa bağırmayın, yüksek sesle konuşmayın</li>
	<li>Aralıksız konuşmayın. Birkaç kelimede bir nefes alıp sonra konuşmaya devam edin</li>
	<li>Kafeinli veya asitli içecekleri fazla tüketmeyin </li>
	<li>Bol sıvı alarak boğazınızı nemli tutun</li>
	<li>Düzenli ve yeterli uyuyun</li>
	<li>Sigara ve alkolden kaçının</li>
	<li>Sesinizi yoğun kullanacaksanız mutlaka öncesinde ses ısıtma egzersizleri yapın</li>
	<li>Sesinizin yorulduğunu hissettiğinizde mutlaka dinlendirin </li>
</ul>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 Aug 2025 14:52:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/08/ses-teli-nodulleri-cocuklarda-da-sik-goruluyor-1754308329.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cildinizde Renk Değişiklikleri Varsa Yaz Mantarı Olabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/cildinizde-renk-degisiklikleri-varsa-yaz-mantari-olabilir-29395</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/cildinizde-renk-degisiklikleri-varsa-yaz-mantari-olabilir-29395</guid>
                <description><![CDATA[Güneşin kendini en yoğun şekilde hissettirdiği yaz ayları, cilt sağlığını tehdit eden bazı sorunları da beraberinde getiriyor. Bu cilt sorunlarının başında “yaz mantarı” olarak bilinen “tinea versikolor” geliyor. Özellikle genç erişkinlerde ve terlemeye yatkın bireylerde sıkça görülen bu mantar enfeksiyonu, ciltte renk değişiklikleri ve pullanma ile ortaya çıkıyor ve çoğu zaman fark edilmeden ilerliyor. Peki, yaz mantarı neden oluyor ve bu hastalıktan nasıl korunabiliriz? Memorial Ataşehir Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Necmettin Akdeniz, özellikle yaz aylarında görülen mantar enfeksiyonu hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Yaz aylarının sessiz misafiri: Tinea versikolor</strong></p>

<p>Tinea versikolor ya da diğer adıyla “pityriasis versicolor”, ciltte kötü veya açık renk değişikliklerine neden olan yüzeysel bir mantar enfeksiyonudur. Halk arasında yaz mantarı, ter mantarı, samyeli döküntüsü gibi isimlendirmeleri de vardır. Genellikle sarımsı-beyaz, kahverengi veya pembe lekeler şeklinde kendini gösterir. Deride hafif pullanma ve renk açılması ya da koyulaşması görülebilir. Sıklıkla göğüs, sırt, boyun ve omuz bölgelerinde oluşum gözlenir. Bu durum, “malassezia” adı verilen bir maya mantarının ciltte aşırı çoğalması sonucu ortaya çıkar. Aslında bu mantar normalde sağlıklı cilt florasında bulunur; ancak vücutta bazı faktörlerin değişmesi bu mantarın kontrolsüz çoğalmasına yol açar.</p>

<p><strong>Mantar problemi yaz aylarında neden artıyor?</strong></p>

<p>Bu problemin yaz aylarında artmasının en önemli nedeni artan sıcaklık ve nemdir.</p>

<p>Yoğun bir şekilde güneş ışığına maruz kalma, terleme ve terleyen bölgenin nemli kalması da önemli bir etkendir. Bunun dışında dar, sentetik ve hava almayan kıyafetler giyilmesi, deniz ve havuz sonrası ıslak kalmak da yaz aylarında bir mantar türü olan tinea versikolorun daha sık görülmesine neden olur. Tinea versikolorun en önemli tetikleyicileri sıcak hava ve nem olsa da sadece bu sebepler değildir. Genetik yatkınlık, bağışıklık sisteminin zayıflığı, yağlı cilt yapısı, stres, dengesiz beslenme gibi faktörler de bu hastalığın oluşmasına zemin hazırlayabilir.</p>

<p><strong>Yaz mantarının 4 belirtisine dikkat!</strong></p>

<ul>
	<li>Ciltte açık ya da koyu renkli, yuvarlak-oval lekeler</li>
	<li>Hafif pullanma</li>
	<li>Güneş sonrası bronzlaşmayan bölgeler</li>
	<li>Hafif kaşıntı</li>
</ul>

<p><strong>Mantar, ciltte açık ya da koyu renkli lekeler bırakabilir</strong></p>

<p>Malassezia mantarları, örneğin azelaik asit gibi melanin üretimini baskılayan bazı asitler üretir. Bu durum, cildin bronzlaşmasını engeller veya melanin üretimini azaltır. Güneşe maruz kalan sağlıklı cilt koyulaşırken, mantarlı alanlar güneşte açık renkli kalır. Esmer koyu tenli bireylerde mantar nedeniyle epidermal hücrelerin kalınlaşması ve melanin birikimi görülür. Bu da ciltte koyu kahverengi veya kırmızımsı lekeler oluşturabilir. </p>

<p><strong>Gençlerde daha sık görülüyor</strong></p>

<p>Yaz mantarı en sık ergenlik dönemindeki bireylerde ve genç erişkinlerde görülür. Bunun nedeni ise bu yaşlarda yağ bezlerinin daha aktif olması ve cildin yağlı yapısının malassezia mantarının çoğalmasını kolaylaştırmasıdır. Bu mantar, yağlı cilt yapısına sahip kişilerde daha sık görülebilir. Nemli ortamda yaşayan ve terlemeye yatkın bireyler de risk altındadır. Nadiren görülse de ergenlik öncesi dönemdeki çocuklarda da gelişebilir. Özellikle sıcak, nemli bölgelerde yaşayan çocukları bu gruba dahil edebiliriz. Son olarak da vücut bağışıklığını baskılayan hastalık ve ilaç kullanımı durumlarında bu problem görülebilir. </p>

<p><strong>Güneş lekesi ile karıştırmayın!</strong></p>

<p>Mantarın sebep olduğu bronzlaşamayan açık renkli alanlar güneş lekesi ya da vitiligo ile karıştırılabilir. Eğer ciltte renk farkları, pullanma veya kalıcı lekeler varsa mutlaka bir dermatoloji uzmanına başvurulmalıdır. Tinea versikolor tehlikeli bir hastalık değildir ve bulaş riski yoktur. İç organlara zarar verebilecek boyutta değildir. Ancak kozmetik açıdan çok rahatsız edici olabilir. Yaz mantarı tedavi edilmezse bu lezyonlar hızla yayılım gösterebilir. Bu yayılım cildin kozmetik görünümünü bozar ve bu durum kişide zamanla özgüven kaybına da yol açabilir. Bu lekeler kimi zaman da deri lenfoması denilen mikozis fumgoides ile karıştırılabilir. Bu nedenle mutlaka hekim değerlendirmesi gerekir. Muayene sonrası duruma göre mantar tahlili veya biyopsi yapılabilir.</p>

<p><strong>Dirençli leke sorunlarında lazer tedavisi uygulanabilir</strong></p>

<p>Tinea versikolor dediğimiz yaz mantarı, özellikle yaz aylarında daha sık karşılaştığımız; ama tedavisi mümkün bir deri hastalığıdır. Erken teşhis ve düzenli bakım ile hızlıca kontrol altına alınabilir. Muayene sağlandıktan sonra kişinin durumuna göre ketokonazol, selenyum, sülfit içerikli özel antifungal şampuanlar, topikal kremler ve losyonlar, ağızdan antifungal mantar ilaçları ile tedavi sağlanabilir. Mantar sebebi ile oluşan renk değişiklikleri, kalıcı değilse zamanla geçer; ancak dirençli pigment, leke sorunları varsa estetik amaçlı lazer tedavileri uygulanabilir. Ancak tedavi sonrası dönemde yine kişinin hijyen ve cilt bakımına önem vermesi gerekir. Çünkü nem ve sıcak ortamda bulunma ve terleme durumu devam ederse tekrar edebilir.</p>

<p><strong>Yaz mantarından korunmak için 7 öneri</strong></p>

<ol>
	<li>Duş sonrası iyi kurulanın.</li>
	<li>Pamuklu, ferah giysiler tercih edin.</li>
	<li>Terledikten sonra kıyafetlerinizi, iç çamaşırlarınızı değiştirin.</li>
	<li>Yaz aylarında haftada 1-2 defa koruyucu şampuanlar veya sabunlar kullanın.</li>
	<li>Bağışıklığı güçlendirmek için yeşil sebzeler, probiyotik gibi antioksidan zengini besinler tüketin,</li>
	<li>Basit şeker ve işlenmiş gıdaları azaltın.</li>
	<li>Hayatınızda stres yönetimini sağlayın.</li>
</ol>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 04 Aug 2025 14:52:03 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/08/cildinizde-renk-degisiklikleri-varsa-yaz-mantari-olabilir-1754308323.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kardeşlikten Sağlıkta İş Birliğine: SATKOF’tan KKTC’ye Stratejik Ziyaret</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/kardeslikten-saglikta-is-birligine-satkoftan-kktcye-stratejik-ziyaret-29377</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/kardeslikten-saglikta-is-birligine-satkoftan-kktcye-stratejik-ziyaret-29377</guid>
                <description><![CDATA[SATKOF Heyetinden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği’ne Resmi Ziyaret.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sağlık Turizmi Konfederasyonu (SATKOF) Genel Başkanı Prof. Dr. Aysun Bay ve beraberindeki heyet, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi Sayın İsmet Korukoğlu’nun nazik daveti üzerine, 29 Temmuz 2025 tarihinde Büyükelçiliği ziyaret etti.</p>

<p>SATKOF heyeti ile yapılan görüşmede, iki ülke arasında sağlık turizmi, geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamaları, sağlık yatırımları ve insan kaynağı alanlarında iş birliğinin artırılması yönünde önemli değerlendirmelerde bulunuldu.</p>

<p>Prof. Dr. Aysun Bay, Türkiye’nin sağlık altyapısı, dijital sağlık hizmetleri, medikal teknolojiler ve sağlık turizmindeki uluslararası başarıları hakkında bilgiler paylaştı.</p>

<p>Ziyaret, iki dost ülke arasında sağlık turizminde sürdürülebilir iş birliklerinin geliştirilmesi, karşılıklı delegasyon ziyaretlerinin gerçekleştirilmesi ve ortak eğitim programlarının planlanması yönünde güçlü bir irade ile sonuçlandı.</p>

<p>Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasında tarihî, kültürel ve gönülden gelen kardeşlik bağları, sağlık alanındaki bu yeni iş birlikleriyle daha da perçinlenmiştir.</p>

<p>SATKOF olarak, ülkemizin sağlık alanındaki bilgi ve deneyimini dost ülkelerle paylaşmaktan büyük memnuniyet duyduğumuzu ifade eder, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile kurulacak sağlık köprülerinin her iki ülkeye de hayırlı olmasını dileriz.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 30 Jul 2025 01:39:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/kardeslikten-saglikta-is-birligine-satkoftan-kktcye-stratejik-ziyaret-1753829067.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz Aylarında Çocuklarda Karın Ağrısına Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/yaz-aylarinda-cocuklarda-karin-agrisina-dikkat-29370</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/yaz-aylarinda-cocuklarda-karin-agrisina-dikkat-29370</guid>
                <description><![CDATA[Çocuklarda görülen karın ağrısı, çoğunlukla basit nedenlere bağlı olsa da, cerrahi müdahale gerektiren ciddi hastalıkların da belirtisi olabilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz aylarında artan sıcaklık ve enfeksiyon riskiyle birlikte bu şikayetler daha sık görülmeye başlamaktadır. Çocuklarda karın ağrısının altında yatan nedenin mutlaka dikkatle araştırılması ve tedavi planının buna göre belirlenmesi önemlidir. Memorial Bodrum Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Mithat Günaydın, çocukluk çağında karın ağrısına neden olabilecek hastalıklar ve dikkat edilmesi gereken durumlar hakkında bilgi verdi.</p>

<p>Çocukluk çağında karın ağrısına genellikle idrar yolu enfeksiyonu, ishal veya bağırsak parazitleri gibi ilaçla tedavi edilebilecek nedenler yol açar. Ancak karın ağrısına neden olabilecek yaklaşık 50 farklı hastalık bulunduğu unutulmamalıdır. Bu vakaların yalnızca %1 ila %3’ü cerrahi müdahale gerektiren durumlardır. Yine de, erken tanı hayati önem taşır.</p>

<p><strong>İnvajinasyon: Sessiz ilerleyen tehlike</strong></p>

<p>Cerrahi müdahale gerektiren karın ağrısı nedenlerinin başında akut apandisit ve invajinasyon (bağırsakların iç içe geçmesi) gelir. Özellikle invajinasyon, daha çok süt çocukluğu döneminde görülür ve ishal sonrası gelişebilir. Yaz aylarında bakteriyel ve viral ishallerin artmasıyla bu risk daha da yükselir.</p>

<p><strong>Belirtileri tanıyın, gecikmeden harekete geçin</strong></p>

<p>İshal sonrası ortaya çıkan kıvranır tarzda karın ağrısı, kusma, karında ”sucuk gibi” kitlenin hissedilmesi ve zamanla çilek jölesi şeklinde kanlı dışkı görülmesi invajinasyonun habercisi olabilir. Bu durumda vakit kaybetmeden çocuk cerrahisine başvurulmalıdır. Tedavi edilmediği takdirde bağırsakta kangren gelişebilir ve çocuğun genel durumu hızla bozulabilir.</p>

<p>Tanıda; kan tahlilleri, direkt karın grafisi ve karın ultrasonu yardımcı olur. Tanı konduğunda ağızdan beslenme kesilir, mideye tüp yerleştirilir, sıvı-elektrolit tedavisine başlanır ve hasta yakından izlenir.</p>

<p>Tedavide öncelikle invajinasyonun kendiliğinden açılıp açılmadığı takip edilir. Açılmadığı durumlarda radyoloji eşliğinde su (hidrostatik) veya hava (pnömatik) redüksiyon yöntemleri uygulanır. Bu işlemlerde çocuk cerrahı ve deneyimli bir radyologun birlikte çalışması gerekir. Nadir durumlarda bağırsak delinmesi olabileceğinden cerrahi müdahale gerekebilir.</p>

<p>Cerrahi müdahale laparoskopik (kapalı) ya da açık yöntemle yapılabilir. Laparoskopide bağırsakların dolaşımı sağlıklıysa işlem burada sonlandırılır. Açık ameliyatta ise iç içe geçmiş bağırsaklar elle açılır; dolaşımı bozulmuşsa bu kısım çıkarılarak sağlıklı uçlar yeniden birleştirilir.</p>

<p><strong>Apandisit yaz aylarında daha sık görülüyor</strong></p>

<p>Yaz döneminde çocuklarda daha sık karşılaşılan bir diğer cerrahi durum ise apandisittir. Kalın bağırsağın başlangıcında yer alan apendiksin iltihaplanmasıyla oluşan bu tablo, genellikle göbek çevresinde başlayan ve sağ alt karna yerleşen karın ağrısı ile kendini belli eder. Ağrıya iştahsızlık, ateş ve bazen kusma eşlik edebilir.</p>

<p>Apandisit, öykü ve fizik muayene ile birlikte yapılan laboratuvar tetkikleri ve ultrasonografiyle teşhis edilebilir. Bazı durumlarda bilgisayarlı tomografi de gerekebilir. Tedavisi cerrahidir. Ameliyat açık ya da laparoskopik yöntemle yapılabilir. Patlamamış apandisit durumunda çocuk genellikle 1-2 gün içinde taburcu edilebilir.</p>

<p><strong>Ciddi hastalıkların habercisi olabilir</strong></p>

<p>Özellikle yaz aylarında karın ağrısı yaşayan çocuklar, cerrahi olasılık göz önünde bulundurularak dikkatle izlenmelidir. Gerekirse tekrar tekrar muayene edilmeli ve klinik tablo yakından takip edilmelidir. Erken tanı ve doğru müdahale sayesinde, ciddi komplikasyonların önüne geçilmesi mümkündür.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 28 Jul 2025 14:37:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/yaz-aylarinda-cocuklarda-karin-agrisina-dikkat-1753702637.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diyabet hastalarına 6 beslenme tavsiyesi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/diyabet-hastalarina-6-beslenme-tavsiyesi-29369</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/diyabet-hastalarina-6-beslenme-tavsiyesi-29369</guid>
                <description><![CDATA[Uzun süreli yüksek seviye kan şekeri, sinir hücrelerine büyük zarar verir. Bu sinir hasarı da genellikle ayaklarda başlar ve zamanla yaralara sebep olur. Tedavi için geç kalındığında enfeksiyonlara hatta ampütasyona sürükleyebilen diyabetik ayak tehlikesinin; düzenli kontrol, doğru bakım ve beslenme ile çoğunlukla önlenebilir olduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Rıza Aytaç Çetinkaya, “Diyabetik ayaktan korunmanın ilk adımı kan şekerinin yükselmesini önlemektir. Bunun için de sağlıklı ve dengeli beslenme önem kazanır. Lif oranı yüksek, rafine şeker ve işlenmiş gıdalardan arındırılmış bir beslenme planı hem kan şekeri dalgalanmalarını önler hem de damar ve sinir sağlığını koruyarak ayak sağlığını korur” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Rıza Aytaç Çetinkaya, diyabet hastalarının beslenme alışkanlıklarında dikkat etmeleri gereken önemli noktaları paylaştı:</p>

<p><strong>Baklagiller kan şekerini dengeliyor</strong></p>

<p>Diyabetik ayak yaralarının tedavisinde en önemli faktör, kan şekerinin kontrol altına alınması. Yüksek kan şekeri, vücudun iyileşme süreçlerini olumsuz etkileyebilir ve yaraların enfekte olmasına yol açabilir. Doğru beslenme, kan şekerini dengelemeye yardımcı olur. Örneğin karbonhidratlar, insülin seviyelerini doğrudan etkiler. Tam tahıllar ve baklagiller gibi yavaş sindirilen karbonhidratlar kan şekerinin dengede kalmasına yardımcı olur.</p>

<p><strong>Yüksek protein yara iyileşme sürecini hızlandırıyor</strong></p>

<p>Yaraların iyileşmesi için vücudun yeterli miktarda proteine ihtiyacı var. Proteinler, hücre ve doku onarımında önemli bir rol oynar. Yüksek kaliteli protein kaynaklarının başında; tavuk, hindi, balık, yumurta, baklagiller ve az yağlı süt ürünleri gelir.</p>

<p><strong>Sağlıklı yağlar enflamasyonu azaltıyor</strong></p>

<p>Somon, ceviz ve chia tohumu gibi omega-3 yağ asidi açısından zengin gıdalar, vücuttaki enflamasyonu azaltarak yaraların iyileşmesini hızlandırır.</p>

<p><strong>C ve E vitamini bağışıklık sistemini güçlendiriyor</strong></p>

<p>C vitamini ve E vitamini, bağışıklık sistemini güçlendiren ve yara iyileşmesini hızlandıran önemli antioksidanlardır. C vitamini bakımından zengin; portakal, kivi, biber ve brokoli gibi gıdalar, cilt onarımını ve kolajen üretimini destekler. E vitamininden zengin fındık, yeşil yapraklı sebzeler ve ay çekirdeği gibi gıdalar ise doku iyileşmesini teşvik eder ve oksidatif stresi azaltır.</p>

<p><strong>Magnezyum enerji üretimini artırıyor</strong></p>

<p>Mineraller yara iyileşmesinde önemli bir rol oynar. Özellikle çinko ve magnezyum, vücudun hücresel onarım süreçlerine yardımcı olur. Çinko; et, deniz ürünleri, kabak çekirdeği ve fasulye gibi gıdalarda; magnezyum ise koyu yeşil yapraklı sebzeler, fındık ve tam tahıllarda bolca bulunur.</p>

<p><strong>Rafine gıdalar kan şekerini hızlı yükseltiyor</strong></p>

<p>Şekerli ve rafine gıdalar, kan şekerini hızlı bir şekilde yükseltir bu da diyabetik ayak yaralarının iyileşmesini engeller. Yüksek şekerli besinlerden uzak durularak kan şekerinin kontrol altında tutulması önemli.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 28 Jul 2025 14:36:27 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/diyabet-hastalarina-6-beslenme-tavsiyesi-1753702587.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diş kökü iltihabı ihmale gelmez!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/dis-koku-iltihabi-ihmale-gelmez-29346</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/dis-koku-iltihabi-ihmale-gelmez-29346</guid>
                <description><![CDATA[Diş kökü iltihabı, dişin iç kısmındaki pulpa dokusunun bakterilerle enfekte olması sonucu ortaya çıkan klinik bir tablo.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bu enfeksiyon, diş kökünün ucundaki dokulara yayıldığında, kök çevresinde iltihaba ve zamanla kemik kayıplarına sebep olabiliyor. Öne çıkan belirtileri genellikle gece uykudan uyandıran zonklayıcı ağrı, sıcak ve soğuğa karşı hassasiyet, çiğneme sırasında baskı veya ağrı, diş etinde şişlik, kızarıklık ya da apse şeklinde görülürken; ayrıca yüzde şişme, dişte renk değişimi, genel halsizlik, ateş ve lenf bezi şişliği de önemli belirtileri arasında yer alıyor. Teşhisi için ise, diş hekimi tarafından yapılacak klinik muayeneye ve radyografik görüntülemeye ihtiyaç var.</p>

<h2><strong>Tedavi Edilmezse Ne Olur?</strong></h2>

<p>Diş kökü iltihaplarının kendi kendine iyileşmeyeceğini, bu nedenle sorunu görmezden gelmek yerine, erken dönemde önlem almanın hayati açıdan önemli olduğunu vurgulayan&nbsp;<strong>İstanbul Okan Üniversitesi Diş Hastanesi Endodonti Anabilim Dalı’ndan Dr. İrem Özçelik Kul,</strong>&nbsp;diş kökü iltihabının tedavi edilmediğinde enfeksiyonun kemiğe yayılabileceğine, diş kaybına, sinüs boşluklarına yayılmaya ve ciddi sistemik enfeksiyonlara (sepsis) neden olabileceğine dikkat çekiyor. Tedavi seçenekleri arasında ise kök kanalı tedavisi (endodontik tedavi), kök kanalı tedavisinin yenilenmesi (retreatment), kök ucunun cerrahi olarak alınması ve diş çekimi gibi yöntemler yer alıyor.&nbsp;</p>

<h2><strong>Korunmak İçin Neler Yapılmalı?</strong></h2>

<p>Diş kökü iltihaplarından korunmak için aşağıdaki önlemleri uygulayabilirsiniz:&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Diş çürüklerinizin tedavisinde geç kalmayın.&nbsp;</li>
	<li>Günde 2 kez dişlerinizi mutlaka fırçalayın ve diş ipi kullanın.&nbsp;</li>
	<li>6 ayda bir dişlerinizin kontrolünü yaptırın.&nbsp;</li>
	<li>Kanal tedavisi yapılmış dişlerinizin kontrollerini aksatmayın.&nbsp;</li>
	<li>Diş travmalarında mutlaka doktorunuza danışın. &nbsp;</li>
</ul>

<p>Erken teşhis ile tedavi edilen enfeksiyonların, dişleri kurtardığını ve kişinin hayat kalitesini de yükselttiğini söyleyen&nbsp;<strong>Dr. İrem Özçelik Kul</strong>, ağrıyı kısa vadeli çözümlerle gidermek yerine uzman hekime başvurmanın en sağlıklı adım olduğunun altını çiziyor.&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 25 Jul 2025 12:59:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/dis-koku-iltihabi-ihmale-gelmez-1753437595.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Koşulsuz sevgi iyileştiriyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/kosulsuz-sevgi-iyilestiriyor-29334</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/kosulsuz-sevgi-iyilestiriyor-29334</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, hayvanlarla kurulan duygusal bağın çocuklardan yaşlılara kadar her yaş grubunda ruh sağlığını nasıl etkilediği ve hayvan destekli terapilerin psikolojik rahatsızlıklarda nasıl rol oynadığı hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Hayvanlar, koşulsuz sevgiyle travma sonrası güven duygusunu yeniden kazandırıyor!</strong></p>

<p>Bilimsel araştırmaların, hayvanlarla vakit geçirmenin stres hormonu olan kortizol seviyelerini düşürdüğünü ve mutluluk hormonu olarak bilinen oksitosin salgısını artırdığını gösterdiğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Bu duruma örnek olarak, bir kediyi okşamak kalp atış hızını düzenleyerek kişiye sakinlik hissi verebilir. Bununla birlikte hayvanlarla etkileşim içinde olmak, yalnızlık duygusunu azaltarak depresyon belirtilerini hafifletebilir.” dedi.</p>

<p>Kişinin yalnız olmadığını ve yalnızlıkla beraber gelebilen değersizlik ya da sevilmeme duygularıyla daha rahat baş edebileceğini aktaran Aydın, “Özellikle terapi köpekleri veya kedileri, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) yaşayan bireylerde güven duygusunu yeniden inşa etmeye yardımcı olur. Yardımcı olmasının nedenleri incelendiğinde, bu hayvanlar koşulsuz sevgi ve güven duygusu sunar. Travmatik deneyimler yaşayan kişiler, insan ilişkilerinde güven sorunu yaşayabilir ve tehdit algıları artabilir. Ancak hayvanlar, yargılamadan ve beklentisiz bir şekilde bireylere eşlik eder, bu da kişinin yeniden güven hissini deneyimlemesine olanak tanır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Hayvanlarla iletişim, sözel olmayan duyguları anlamayı sağlıyor!</strong></p>

<p>Hayvanların, insanların duygularını anlamlandırmasına ve yönetmesine yardımcı olabileceğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Bir kişi stresli veya üzgün olduğunda evcil hayvanıyla vakit geçirmek, ona koşulsuz sevgi sunan bir dostla birlikte olmanın huzurunu yaşamasını sağlar. Bu, özellikle öfke kontrolü veya kaygı bozukluğu yaşayan bireylerde, duygusal tepkileri daha iyi yönetmelerine yardımcı olabilir.” dedi.</p>

<p>Çocuklar ve ergenler üzerinde yapılan araştırmalara değinen Aydın, “Hayvanlarla vakit geçiren bireylerin empati becerilerinin geliştiğini ve stres karşısında daha sağduyulu tepkiler verdiklerini ortaya koyan araştırmalar var. Birey, hayvanın duygularını anlamaya ve onun ihtiyaçlarını gözetmeye başlar. Empati, bir başkasının duygu ve ihtiyaçlarını fark edebilme ve onlara uygun şekilde yanıt verebilme becerisidir. Hayvanlarla kurulan bağ, insanların bu yeteneğini geliştirmesine yardımcı olur çünkü hayvanlar konuşarak kendilerini ifade edemezler. Onların ruh hallerini vücut dilleri, yüz ifadeleri ve hareketleriyle anlamak gerekir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Hayvanlarla büyüyen çocuklar başkalarının duygularını anlamada daha başarılı olabilir!</strong></p>

<p>Bir çocuğun evcil bir hayvanla büyüdüğünde, sorumluluk duygusu, empati ve sosyal beceriler kazandığını vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Bir çocuğun her gün köpeği beslemesi, ona düzenli bakım sağlaması gerektiğini öğrenmesine yardımcı olur. Ayrıca, hayvanlarla büyüyen çocuklar, duygusal ifadelerini daha iyi tanıyabilir ve başkalarının duygularını anlamada daha başarılı olabilirler. Hayvanlarla oyun oynayan çocukların sosyal ilişkilerinde daha girişken ve uyumlu oldukları da bilimsel çalışmalarla desteklenmiştir.” dedi.</p>

<p><strong>Hayvanlarla kurulan duygusal bağ, iyileşme sürecine katkı sağlıyor!</strong></p>

<p>Yaşlı bireyler içinse evcil hayvanların, hem fiziksel hem de duygusal olarak büyük bir destek kaynağı olabildiklerine işaret eden Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Bir kedi veya köpekle vakit geçirmek, yalnızlık hissini azaltırken zihinsel sağlığı da destekler. Örneğin, Alzheimer hastası bireylerde terapi hayvanlarıyla yapılan çalışmalar, kişideki anksiyeteyi azalttığını ve bilişsel işlevlerini desteklediğini gösteriyor. Evcil hayvanlar, yaşlıların günlük rutinlerini korumalarına yardımcı olarak onlara bir amaç hissi kazandırır ve sosyal etkileşimlerini artırır. Böylece yaşlılık sürecinin daha sağlıklı geçirilmesi katkıda bulunurlar.” dedi.</p>

<p>Hayvan destekli terapilerin hangi psikiyatrik rahatsızlıklarda daha sık kullanıldığına da değinen Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Hayvan destekli terapiler, özellikle depresyon, kaygı bozuklukları, otizm spektrum bozukluğu ve TSSB gibi rahatsızlıklarda sıkça kullanılır. Örneğin, savaş travması geçirmiş bir gazinin terapi köpeğiyle geçirdiği süre sonunda panik ataklarının azaldığı ve sosyal hayata daha kolay adapte olduğu görülmüştür. Bir vakada, ağır depresyon teşhisi konmuş bir bireyin, at destekli terapiye başladıktan sonra günlük rutinlerine daha kolay dönebildiğini ve kendisini daha güvende hissettiğini gözlemlemiştik. Kısaca hayvanların bireylere duygusal bağ sunmaları iyileşme sürecine katkıda bulunur.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 24 Jul 2025 13:46:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/kosulsuz-sevgi-iyilestiriyor-1753353997.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Klima Serinletirken Sağlığınızı Bozmasın</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/klima-serinletirken-sagliginizi-bozmasin-29326</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/klima-serinletirken-sagliginizi-bozmasin-29326</guid>
                <description><![CDATA[Klimaların neden olduğu hastalıklardan en önemlisi kuşkusuz atipik pnömoni olarak da bilinen zatürre. Ancak sadece bu değil; baş ağrısı, kas tutulmaları, yüz felci ve bazı alerjik sorunlarda da klimaların etkisi büyük. Oysa klimaların doğru kullanımı, olası hastalık risklerinin düşürülmesini sağlıyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Fidan Yıldız Ünal</strong>, klimaların periyodik bakımlarının ihmal edilmemesi gerektiğini belirterek, olası klima hastalıklarına yönelik belirtiler olduğunda mutlaka doktora başvurulması gerektiğine dikkat çekti. </p>

<p><strong>Uzun Süre Çok Düşük Isıda Kullanmayın</strong></p>

<p>İnsan vücudu, ani ısı değişikliklerinden kolaylıkla etkilenebilir. Örneğin soğuk bir ortam, vücudun direncini düşürür, bakterilerin varlıklarını göstermesine neden olur. Özellikle sıcak ortamdan soğuk ortama geçiş, hiç istediğimiz bir durum değildir. Bu yüzden klima ısı derecelerinin çok iyi ayarlanması ve düşük ısılarda kullanılmaması gerekir.</p>

<p><strong>Yüz Felci Geçirme İhtimalini Unutmayın </strong></p>

<p>Çocukları, yaşlılar, üst ve alt solunum yolu ile ilgili rahatsızlığı olan kişiler klima kullanımı konusunda daha dikkatli davranmalı. Klimalardan yüze direkt gelen soğuk hava üflemesi, yüzün sinir kılıfına etki edebilir, ödem ve yüz felçleri ile sonuçlanabilir.</p>

<p><strong>Alerjik Rahatsızlığı Bulunan Kişiler Dikkat!</strong></p>

<p>Klimalar üflediği soğuk hava ile beraber ortama toz da yayar. Bu durum özellikle, alerjisi olan kişilerin şikayetlerini artırır ve krizlerini tetikler. Şiddetli kuru öksürükler, yaşamayı istemeyeceğimiz bir durum. Bu nedenle alerjik bir bünyeniz varsa, ani ısı değişimlerine karşı dikkatli olmanız ve çok soğuk ortamlarda bulunmamanız gerekir.</p>

<p><strong>Sigara Kullananlar Risk Altında</strong></p>

<p>Büyük otellerde çalışan kişiler, havalandırma görevlileri ve sağlık personelleri risk altında olan gruplardır. Bebek, çocuk ve yaşlılar, diyabet hastaları, alkol kullananlar, kortizon tedavisi görenler, kemoterapi tedavisi alanlar, böbrek yetmezliği ve KOAH hastalığı olan kişiler çok dikkat etmeli ve sigara kullanımından kaçınmalıdırlar. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 23 Jul 2025 13:00:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/klima-serinletirken-sagliginizi-bozmasin-1753264826.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Baş ağrısıyla geri dönen kanserlere dikkat</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/bas-agrisiyla-geri-donen-kanserlere-dikkat-29323</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/bas-agrisiyla-geri-donen-kanserlere-dikkat-29323</guid>
                <description><![CDATA[Beyin metastazının, vücudun başka bir bölgesinde başlayan kanserin beyin dokularına, zarlarına veya kafatasına yayılması anlamına geldiğini açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Nöroşirurji Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Kanser hücreleri, genellikle kan dolaşımı yoluyla beyne ulaşır ve burada yeni bir tümör oluşturur. Beyin metastazlarının belirtileri, tümörün büyüklüğüne, yerine ve çevre dokular üzerindeki etkisine bağlı olarak değişebilir. En yaygın belirtiler arasında ise; baş ağrısı, bulantı ve kusma, epileptik ataklar, görme bozuklukları, kol veya bacaklarda güçsüzlük veya uyuşma, hafıza sorunları veya dikkat kaybı, kişilik ya da davranış değişiklikleri, denge bozuklukları, konuşma veya hareket bozuklukları yer alır. Bu belirtilere sahip kanser atlatmış hastaların beyin metastazı şüphesi ile bir sağlık merkezine başvurması önemli” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Beyin metastazlarının genellikle; akciğer, meme, melanom yani cilt, böbrek ve kolorektal kanser türlerinde oluştuğunu ifade eden Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Nöroşirurji Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Multidisipliner yaklaşımın, kişiye özel tedavide kilit bir rolü var. Kanser hastalarına multidisipliner bir yaklaşım gerektiği için şüpheli bir hastanın değerlendirilmesinde Beyin ve Sinir Cerrahisine ek olarak Tıbbi Onkoloji, Radyasyon Onkolojisi, Radyoloji, Nöroloji ve Patolojinin kanıta dair görüşleri alınır. Bu uzmanlıklardan oluşan nöro-onkoloji tümör kurulundaki değerlendirme sonucunda hasta için en uygun tedavi planı seçilir. Örneğin kanama riskine sahip bazı beyin metastazlarında ani şekilde genel durum bozukluğu oluşabilir. Bu tür riskler varsa cerrahi tedavi önceliklenir” dedi.</p>

<p><strong>Şüpheli durumlarda biyopsi şart</strong></p>

<p>Hastaların kanser taramalarında adını sıklıkla duyduğu PET-CT’nin, beyin metastazlarını göstermede yetersiz kalabileceğine vurgu yapan Göçmen, “Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) bu alandaki en önemli yöntemdir. Ayrıca Bilgisayarlı Tomografi (BT) de yardımcı bir görüntüleme yöntemi olarak tercih edilebilir. Şüpheli lezyonlarda ise kesin tanı için beyin biyopsisi şarttır. Kan testleri ve diğer görüntüleme yöntemleri ise tanıya destek ve tedavi takibi amaçlı kullanılır. Tedavi; metastazların sayısına, boyutuna, hastanın genel sağlık durumuna ve kanserin türüne bağlı olarak değişir. Beyindeki metastazların büyümesini durdurmak ya da küçültmek için de radyoterapiden faydalanılır. Bunların yanında kemoterapi, hedefe yönelik tedavi ve immünoterapi de kullanılır. Hastanın şikayetlerini hafifletmek ve yaşam kalitesini artırmak için ise palyatif bakımdan destek alınır” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Erken tanı her zaman hayat kurtarıyor</strong></p>

<p>Erken tanının, beyin metastazlarının etkili bir şekilde tedavi edilmesinde kritik rol oynadığının altını çizen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Nöroşirurji Uzmanı Dr. Emre Zorlu, “Belirtiler fark edildiğinde bir uzmana başvurmak hayati önem taşıyor. Belirli risk faktörleri varsa örneğin hasta daha önce akciğer kanseri atlatmışsa, belirli aralıklarla nörolojik muayene ve görüntüleme ile mutlaka izlenmeli. Karmaşık bir sağlık problemi olduğu için multidisipliner bir yaklaşım gerektiren beyin metastazlarında erken tanı, etkili tedavi ve hasta yönetimi bu yüzden çok önemli” dedi.</p>

<p><strong>Hasta yakınlarının desteği kıymetli</strong></p>

<p>Beyin metastazı tanısı alan bir hastanın hem kendisinin hem de ailesinin tedavi sürecinde aktif rol alması gerektiğini vurgulayan Zorlu, “Doktorun önerdiği tedavi planına uyum sağlamak ve düzenli kontrolleri aksatmamak tedavi başarısını artırabilir. Beyin metastazlarıyla mücadele zorlayıcı bir süreç olsa da doğru tedavi ve destekle yaşam kalitesini artırmak mümkün. Esas tedavi planına ek olarak psikolojik destek almak ve sağlıklı bir yaşam tarzını benimsemek, bu süreçte büyük fark yaratabilir” dedi.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 23 Jul 2025 12:59:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/bas-agrisiyla-geri-donen-kanserlere-dikkat-1753264741.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aşırı sıcaklar beyin kanaması riskini artırıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/asiri-sicaklar-beyin-kanamasi-riskini-artiriyor-29315</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/asiri-sicaklar-beyin-kanamasi-riskini-artiriyor-29315</guid>
                <description><![CDATA[Aşırı sıcaklar ve yüksek nem nedeniyle özellikle baş ağrısı, baş dönmesi, konsantrasyon bozukluğu ve mide bulantısı şikayetiyle hastaneye başvuranların sayısı artıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bu şikayetler kimi zaman beyin kanaması gibi çok ciddi hastalıkların da belirtisi olabildiğinden dikkat etmek gerekiyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Dr. Siyavuş Muhammedrezai</strong>, beyin kanamasının belirtileri çoğu kez sıcak çarpması ile karıştırılabildiğinden bazı kişilerin “sıcak havadan olmuştur, biraz dinleneyim geçer” düşüncesiyle&nbsp;hastaneye gitmeyi erteleyebildiklerini, bunun da hayati riski artırabildiğini vurguluyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Dr. Siyavuş Muhammedrezai beyin kanamasının 8 belirtisini sıraladı, aşırı sıcaklardan beyni korumanın yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<p>Yaz mevsimiyle birlikte bastıran aşırı sıcaklar, birçok hastalığı tetikleyebilirken,&nbsp;beynimiz için daha da&nbsp;fazla risk oluşturuyor.&nbsp;Yükselen ısı beyin hücrelerine zarar veriyor, migren, epilepsi&nbsp;ve&nbsp;felç gibi hastalıklara neden olabiliyor. Aşırı sıcak havaların beyin kanaması riskini artırdığını vurgulayan&nbsp;<strong>Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Dr. Siyavuş Muhammedrezai</strong>&nbsp;“Üstelik beyin kanaması sanılanın aksine sadece ileri yaştaki kişilerde değil, altta kanamayı kolaylaştıran sistemik ve/veya anevrizma (damarda baloncuk) ile arteriovenöz malformasyon (damar yumağı) gibi damarsal hastalıklara sahip gençlerde de görülebiliyor” diyor. Beynimizin yüzde 80’inin sudan oluştuğunu ve sıcak havanın beynin en büyük düşmanlarından biri olduğunu belirten Dr. Muhammedrezai “Vücut sıcaklığının artmasıyla yaşanan terlemeyle birlikte kişi sıvı-tuz kaybı yaşar, kan basıncında hızlı değişiklikler meydana gelir ve bu da kan pıhtılaşmasında bozulmalara neden&nbsp;olur. Bu tür bir tablo inme (felç) ve&nbsp;beyin kanaması&nbsp;gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilmektedir” diye konuşuyor.&nbsp;Aşırı sıcak havaların ayrıca kan basıncını yükseltebildiğini, özellikle yüksek tansiyonu olan kişilerde bu durumun çok daha tehlikeli olduğunu kaydeden Dr. Muhammedrezai, tansiyon yükselmesine bağlı olarak beyin kanaması gelişebildiğini, bu kişilerin ilaçlarını düzenli almalarının ve aşırı sıcak, aşırı güneşli ortamlardan kaçınmalarının hayati önem taşıdığını vurguluyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Ani ve şiddetli baş ağrısına dikkat!</strong></p>

<p>Beyin kanamasının belirtileri çoğu kez sıcak çarpması ile karıştırılabildiğinden bazı kişilerin “sıcak havadan olmuştur, biraz dinleneyim geçer” düşüncesiyle&nbsp;hastaneye gitmeyi erteleyebildiklerini belirten Dr. Muhammedrezai bunun da hayati riski artırabildiğini vurguliyor. Tek başına olan baş ağrısının her zaman beyin kanaması bulgusu olmayabildiğini &nbsp;ancak temkinli olmak için bazı belirtiler başgösterdiğinde en kısa sürede, en yakın sağlık merkezine başvurmak gerektiğini vurgulayan Dr. Siyavuş Muhammedrezai şöyle konuşuyor: “Ani ve şiddetli baş ağrısı, bilinçte bulanıklık, geveleyerek konuşma, denge kaybı, el ve kolda uyuşukluk, el ve kolda karıncalanma, genellikle tek taraflı ortaya çıkan yüz felci ve mide bulantısı beyinde başlayan kanama ile birlikte görülen beyin kanaması belirtileridir. Bu belirtiler olduğunda en kısa sürede en yakın sağlık merkezine başvurmak en doğru iştir.”&nbsp;</p>

<p><strong>Beyni korumanın basit ama etkili yolları!</strong></p>

<p>Dr. Muhammedrezai, aşırı sıcaklarda beyin sağlığını korumak için alınabilecek basit ama etkili 6 önlemi şöyle sıralıyor;</p>

<ul>
	<li>Güneş ışınlarının çok dik geldiği 11.00-15.00 saatleri arasında mümkün olduğunca dışarı çıkmayın.</li>
	<li>Düzenli sıvı alımına dikkat edin, suyu tek bir seferde değil, vücutta tutulacak şekilde düzenli aralıklarla ve yudum yudum için.&nbsp;</li>
	<li>Aşırı sıcaklarda çay ve kahve tüketimini sınırlandırın ya da tamemen bırakın.</li>
	<li>Yorucu aktivitelerden kaçının.</li>
	<li>Açık renk kıyafetler tercih edin ve mutlaka şapka takın.</li>
	<li>Gün içerisinde ılık duş alarak vücut sıcaklığının artmasını engelleyin.&nbsp;</li>
</ul>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 22 Jul 2025 12:33:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/asiri-sicaklar-beyin-kanamasi-riskini-artiriyor-1753176797.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kasık Bölgesinde Hissettiğiniz Ağrının Nedeni Kalça Sorunları Olabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/kasik-bolgesinde-hissettiginiz-agrinin-nedeni-kalca-sorunlari-olabilir-29313</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/kasik-bolgesinde-hissettiginiz-agrinin-nedeni-kalca-sorunlari-olabilir-29313</guid>
                <description><![CDATA[Her yaştan bireyin yaşam kalitesini etkileyen kaçla çevresindeki ağrılar önemsenmeyip göz ardı edilebiliyor. Özellikle kasık bölgesinde hissedilen ağrıların, kalça eklemiyle doğrudan ilişkili olabileceğini işaret eden Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Öğr. Ü. Burak Çağrı Aksu, “Kalça eklemi ağrısı sıklıkla bel ağrısıyla karıştırılabiliyor. Ancak bu bölgede özellikle aktiviteyle artan ağrılar kalça problemlerinin erken belirtisi olabilir” dedi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Günlük yaşamın rutinleri olan yürüme, oturma, merdiven çıkma, araçtan inip binme, çorap giyme gibi en basit hareketler kalça çevresindeki ağrılar nedeniyle ciddi şekilde etkilenebiliyor. Bu durumun yarattığı hareket kısıtlılığının kişinin yaşam kalitesi üzerinde de olumsuz etkiler yarattığını söyleyen Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Öğr. Ü. Burak Çağrı Aksu,&nbsp;“Ancak ne yazık ki hastalar bu durumu basit bir kas yorgunluğu zannedip göz ardı edebiliyor” dedi. Özellikle kasık bölgesine yayılan ağrılara dikkat çekti.&nbsp;“Ağrı 3 aydan uzun sürüyorsa, gece uyandırıyorsa, çorap giyme, merdiven inme gibi basit hareketlerde zorlanılıyorsa mutlaka bir uzmana başvurulmalı” diyen Dr. Aksu, bu noktada en kritik adımın erken tanı ile eklem hasarının&nbsp;önüne geçmek olduğunu söyledi.&nbsp;</p>

<p><strong>EN YAYGIN BELİRTİ: KASIK AĞRISI</strong></p>

<p>“Kalça sıkışma sendromu, kireçlenme ve osteoartrit gibi rahatsızlıkların en sık görülen belirtisinin kasık bölgesinde ağrı olduğunu anlatan Dr. Aksu,&nbsp;“Oturup kalkarken, merdiven çıkarken, çorap giyerken ya da araçtan inerken hissedilen zorlanmalar kalça problemlerinin habercisi olabilir. Bu tür belirtiler,&nbsp;özellikle genç yaşlarda görülüyorsa, mutlaka bir uzmana başvurulması gerekir” dedi.</p>

<p><strong>YAŞLA BİRLİKTE RİSK ARTIYOR!</strong></p>

<p>Kalça bölgesindeki ağrıların altta yatan sebebe göre her yaşta ortaya çıkabileceğini söyleyen Dr. Öğr.&nbsp;Ü. Aksu,&nbsp;özellikle 40 yaş sonrasında kalça eklemi sorunlarının belirgin şekilde arttığına dikkat çekti. Dr. Öğr.&nbsp;Ü. Aksu sözlerini şöyle sürdürdü:&nbsp;“Kalça hastalıkları bebeklikten ileri yaşlara kadar farklı nedenlerle ortaya çıkabilir. Çocukluk döneminde &nbsp;sıklıkla yüksek fizik aktiviteye bağlı &nbsp;gelişen kalça eklemi problemleri kasık ağrısı ile kendini gösterebilse de çocuklarda bu durum her zaman ciddiye alınmalı ve bir hekim kontrolü planlanmalıdır. 40 yaş sonrasında kalça eklemi sorunlarında belirgin şekilde artış gözleniyor. Kıkırdak yapısındaki zayıflık, kas gücünün zayıflaması gibi nedenler bu artışta etkili olur.”</p>

<p><strong>UZUN SÜRE OTURARAK ÇALIŞANLAR DA RİSK ALTINDA</strong></p>

<p>Dr. Öğr.&nbsp;Ü. Aksu’nun verdiği bilgiye göre kalça ağrılarını sıklığı yaşa ve cinsiyetlere göre değişiklik gösteriyor. Erişkinlerin yüzde 10-15’inde hayatlarının bir döneminde kalça ağrısı şikayeti görüldüğünü, bu oranın 40 yaş üstü kişilerde daha sık olduğunu anlatan Dr. Öğr.&nbsp;Ü. Aksu sözlerine şöyle devam etti: “Özellikle genç ve orta yaş grubunda spor yaralanmaları dikkat çekiyor. Futbol, bale, buz hokeyi gibi tekrarlayan kalça hareketi gerektiren sporcuların bu anlamda risk altında olduğunu söylemek mümkün. Bunun yanında uzun süre oturmak zorunda kalan ofis çalışanları veya inşaat işçileri gibi ağır kaldırmak zorunda kalan kişilerde de mesleki zorlanma nedeniyle kalça ağrılarına maruz kalabiliyor. Fiziksel aktivitedeki azalma ve obezite artışı nedeniyle kalça kireçlenmesi ve buna bağlı ağrı sıklığının da 60 yaş üstünde yüzde 20-25’e kadar çıktığı görülüyor.”</p>

<p><strong>GÖZ ARDI EDİLEN AĞRILAR DAHA BÜYÜK SORUNLARA YOL AÇABİLİR</strong></p>

<p>Zamanla ilerleyen kalça ağrılarının hareket kısıtlılığına, denge problemlerine ve hatta diğer eklemlerde aşırı yüklenmeye bağlı sorunlara neden olabileceğine işaret eden Dr. Öğr.&nbsp;Ü. Aksu, sözlerine şöyle devam etti:&nbsp;“Tedavi edilmeyen kalça problemleri yaratacağı fiziksel sorunların yanında psikolojik olarak da kişinin yaşamını olumsuz etkiler. Sürekli ağrı nedeniyle bağımsız olarak hareket edememe, istediği gibi sosyalleşememe hastayı depresyona kadar götürebiliyor.”</p>

<p><strong>KORUYUCU&nbsp;ÖNLEMLER&nbsp;ŞART!</strong></p>

<p>“Kalça sağlığınız için erken teşhis ve doğru tedavi, yaşam kalitenizi korumanın anahtarı olabilir” diyen Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Öğr.&nbsp;Ü. Burak Çağrı Aksu, şu uyarılarda bulundu:&nbsp;“Kalça ağrısı yaşayan kişilerin, tedavi sürecine başlamadan&nbsp;önce yaşam tarzlarını gözden geçirmesi çok&nbsp;önemli. Özellikle aşırı zorlayıcı aktivitelerden uzak durmak, ideal kiloyu korumak, düzenli egzersiz yapmak, kasları güçlendirmek ve gerektiğinde profesyonel destek almak bu sürecin temel adımları arasında yer alıyor.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 22 Jul 2025 12:32:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/kasik-bolgesinde-hissettiginiz-agrinin-nedeni-kalca-sorunlari-olabilir-1753176745.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Havuz Enfeksiyonları Tatilinizi Zehir Etmesin!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/havuz-enfeksiyonlari-tatilinizi-zehir-etmesin-29303</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/havuz-enfeksiyonlari-tatilinizi-zehir-etmesin-29303</guid>
                <description><![CDATA[Havaların ısınmasıyla birlikte yüzmek, oyun oynamak veya serinlemek amacıyla kullanılan havuzlar, jakuziler, su parkları ve kaplıcalar mikropların bulaşması için önemli bir risk oluşturuyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bu hastalıklar; suyun yutulması, temas edilmesi veya bu suyun buharlaşan zerreciklerinin solunması yoluyla bulaşabiliyor. Suyun içindeki veya havaya karışan kimyasallara maruz kalmak da hastalıklara yol açabiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Funda Timurkaynak, havuzdan bulaşan enfeksiyonlar ve önlem almanın yolları ile ilgili bilgi verdi.</p>

<p><strong>Çocuklar, hamileler ve bağışıklığı zayıf olanlar dikkat!&nbsp;</strong></p>

<p>Yüzme havuzlarındaki yetersiz klorlama, havuz suyunun uygun şekilde filtre edilmemesi ve havuzu kullanan kişilerin hijyen kurallarına uymaması, bu enfeksiyonların başlıca nedenleridir. Havuz kullanımı sonrası en sık ishal, dış kulak iltihabı, cilt döküntüleri ve ayak mantar enfeksiyonları görülmektedir. Çocuklar, hamile kadınlar ve bağışıklık sistemi zayıflamış kişiler havuzda yüzmeyle ilişkili hastalıklara karşı daha savunmasız kalmaktadır. Özellikle&nbsp;<em>Cryptosporidium</em>&nbsp;(Crypto) adı verilen bir mikrop, bağışıklık sistemi zayıflamış kişilerde hayatı tehdit eden hastalığa neden olabilmektedir. Bu bireylerin, bu tür aktivitelere katılmadan önce doktorlarına danışmaları önerilmektedir.</p>

<p><strong>İshal, dış kulak iltihabı ve mantarlar sık görülüyor</strong></p>

<p><strong>İshal:</strong></p>

<p>İshal; havuzlar, jakuziler, su parkları, deniz, göl veya nehirlerdeki suyla bağlantılı salgınlarda en yaygın olarak görülen hastalıktır. Temiz olmayan suyun yutulması ile ishal gelişebilmektedir. İshal olan biri suda bir kaza geçirdiğinde, milyonlarca ishale neden olan mikrop suya karışabilmektedir. Ayrıca, yüzücülerin vücutlarından az miktarda dışkının suya karışmasıyla da mikroplar suya girebilmektedir.</p>

<p>Yüzme sırasında, Crypto, Giardia, Shigella, Norovirus ve&nbsp;<em>E. coli</em>&nbsp;O157 gibi ishale neden olan mikropları yutmak mümkündür. Bu mikroplar, uygun şekilde klorlanmış suda bile mikrop türüne bağlı olarak dakikalardan günlere kadar hayatta kalabilirler. Özellikle Crypto, ”su uygun şekilde dezenfekte edilmiş olsa bile 7 günden fazla canlı kalabilir. Kişide ishal varsa havuz, jakuzi gibi alanlardan uzak durulması önerilmektedir. Özellikle Crypto enfeksiyonu olanlar için, ishal tamamen durduktan 2 hafta sonrasına kadar suya geri dönülmemeniz önemlidir. Havuz suyu yutmamak, suya dışkılamamak, çocukları tuvalet molalarına sık götürülmesi ve bezlerinin her saat başı kontrol edilmesi, mikropları sudan uzak tutmak için bezleri havuz kenarından uzakta değiştirmek, sonrasında elleri yıkamak gibi önlemler ishal salgınının ortaya çıkarabileceği sonuçlara engel olabilmektedir.&nbsp;</p>

<p>Havuz filtreleri ve dezenfektanlar (klor veya brom gibi kimyasallar) mikropları öldürmeye yardımcı olmak için birlikte çalışır. Aynı zamanda klor seviyesinin (1-4 pmm) ve ph ın (7.0-7.8) uygun seviyelerde olduğu denetlenmelidir.</p>

<p><strong>&nbsp;Dış kulak iltihabı (Yüzücü kulağı)</strong></p>

<p>Dış kulak iltihabı uzun süre dış kulak kanalında kalan suyun neden olduğu bir bakteriyel enfeksiyondur. Bu durum, koruyucu kulak kirini ve cildi aşındırarak bakterilerin çoğalması için nemli bir ortam sağlamaktadır. Çocuklarda yetişkinlere göre daha sık görülmektedir, ancak herkesi etkileyebilmektedir. Bulaşıcı değildir. Orta kulak enfeksiyonundan farklıdır. Kulaktan akıntı, ağrı ve kulakta kızarıklık ve şişlik bulgularıyla seyreder. Dış kulak çekildiğinde veya kulak kanalının önünde çıkan dış kulak kısmına (tragus) baskı uygulandığında ağrı olur.</p>

<p>Korunmak için yüzerken bone, kulak tıkacı kullanılabilir. Baş hareketleri ile kulakta kalan suyun akması sağlanmalıdır. Kulakları iyice kurulamak için bir havlu kullanmalıdır. Su kalırsa, saç kurutma makinesini kulaktan birkaç cm uzakta, en düşük ısı ve hız/fan ayarında kullanarak kurutma yapılabilir. Kulak pamuğu kullanılmamalıdır, kulak kiri kulak kanalını enfeksiyondan korumaya yardımcıdır.</p>

<p><strong>&nbsp;Ayak mantarı</strong></p>

<p>Ayak mantarı bulaşıcı bir hastalıktır. Enfekte bir kişiyle temas veya havlular, soyunma odaları, saunalar, yüzme havuzları, ortak banyolar ve duşlar, halka açık alanlarda çıplak ayakla yürümek gibi ayak mantarına davetiye çıkarabilmektedir. Korunmak için havuzlar, duşlar ve soyunma odalarında suya dayanıklı terlik veya ayakkabılar giyilmelidir. Kişisel havlu kullanmak ve ayakları iyi kurulamak da önemlidir.</p>

<p>&nbsp;<strong>Cilt döküntüleri</strong></p>

<p>Jakuzi ve kaplıca kullanımı sonrası ciltte follikülit denen döküntü görülebilir. Kirlenmiş suyun uzun süre ciltte kalmasıyla ortaya çıkan bir cilt rahatsızlığıdır. Buna, çevrede (örneğin, suda veya toprakta) yaygın olarak bulunan&nbsp;<em>Pseudomonas aeruginosa</em>&nbsp;adlı mikrop neden olur. Belirtiler; kaşıntılı, kırmızı ve kabarık döküntü ile kıl köklerinin etrafında irin dolu kabarcıklar oluşması şeklindedir. Döküntü, mayonun suyu ciltte tuttuğu bölgelerde daha kötü olabilir. Hafif döküntüler genellikle birkaç gün içinde tıbbi tedavi olmaksızın iyileşir. Ancak, döküntü kötüleşirse veya birden fazla kez ortaya çıkarsa doktora danışılması gerekir. Korunmak için; sudan, özellikle de sıcak küvetlerden çıktıktan sonra mayonun çıkarılıp ve sabunla duş alınması, mayonun yıkanması önemlidir. Kişide açık bir kesik veya yara varsa (özellikle bir ameliyat veya piercingden kaynaklanan) sudan uzak durulmalıdır. Eğer suya girilmesi gerekliyse kesiği veya yarayı tamamen kapatan su geçirmez bandajlar kullanmalıdır. Jakuzi suyunun kimyasal kontrolünün, klor seviyesi ve Ph kontrollerinin yapıldığından emin olunmalıdır.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 21 Jul 2025 13:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/havuz-enfeksiyonlari-tatilinizi-zehir-etmesin-1753093259.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Migren botoksu yüzde 60’lara varan başarı sağlıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/migren-botoksu-yuzde-60lara-varan-basari-sagliyor-29288</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/migren-botoksu-yuzde-60lara-varan-basari-sagliyor-29288</guid>
                <description><![CDATA[Yıllarca aynı tipte yaşanan baş ağrıları genellikle korkutucu olmasa da farklılaşan ağrılara karşı dikkatli olmak gerekiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Alışılmışın dışında bir baş ağrısı gündeme geldiğinde bir nöroloğa başvurulması gerektiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Yaşar Kütükçü, “Örneğin 30-40 yaşlarında bir hastada daha önce tecrübe etmediği bulantı, kusma, ense sertliği, boyun ağrısı, görmede bozukluk, halsizlik, uyuşma gibi ek şikayetler varsa ve daha önce hiç bu kadar şiddetli bir baş ağrısı yaşamadığını dile getiriyorsa ağrının altında yatan sebepler migren şüphesiyle detaylıca araştırılmalı. Acı çekme korkusuyla sık sık ilaç kullanmanın, farklı türde ağrılar oluşturarak bir kısır döngü yaratabileceği de unutulmamalı” dedi.</p>

<p>Pek çok kişi baş ağrısını önemsemediği için doktora ya çok geç gidiyor ya da hiç gitmiyor. Çevresindeki migren hastalarından tavsiyeler alarak kendi ağrılarını geçirmeye çalışan sayısı oldukça yüksek. Oysa migren tedavisinin kişiye özel olması gerektiğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Yaşar Kütükçü, “Tedavi yöntemini hastanın yapısına göre belirlemek önemli. Kimi zaman stresten kimi zaman uyku düzeninden tetiklenebilen migrene karşı örneğin kişide depresif bulgular ya da anksiyete varlığı değerlendirilmeli, kısaca hasta özelinde bir tedavi planı oluşturulmalı. Ayrıca inatçı ağrılara karşı migren botoksu sayesinde yüzde 60-65’lere varan kalıcı çözümlere de ulaşılabiliyor” dedi.</p>

<p>Migrenin çok farklı nedenlerle oluşabileceğini dile getiren Kütükçü, “Örneğin kadınlarda hormon dengeleri migrenle yakından ilişkili özellikle de östrojen değişimine bağlı regl döneminde ortaya çıkan ataklar varsa bu tür migrenin şiddetini ve sıklığını uygun tedavilerle azaltabiliyoruz. Bununla beraber bu tip atakların menopozdan sonra da yavaş yavaş kaybolacağını öngörmek mümkün” dedi.</p>

<p><strong>Botoks işlemi nörologlar tarafından yapılmalı</strong></p>

<p>Migren tedavilerinin temel olarak; atak anı ve öncesi yöntemler şeklinde ikiye ayrıldığını söyleyen Kütükçü, “Var olan atağı ortadan kaldırmak için klasik ağrı kesicilerin yanında triptan dediğimiz migrene özgü ilaçlardan faydalanabiliyoruz. Önleyici tedavilerde ise antidepresan, tansiyon ve antiepileptik gibi farklı ilaçlardan yardım alıyoruz. Ayda 15 günden fazla ağrıya neden olan kronik migren aşamasına gelinmiş ise klasik ilaç tedavisinin ötesine geçebiliyoruz. Bu tedavi seçeneklerine botoks ve halk arasında bilinen adıyla migren aşısı örnek verilebilir. Kronik migren hastalarında botoks uygulamasının yüzde 60-65 arasında bir başarı gösterdiğini de belirtmekte fayda var. Ancak botoks işleminin uzman nörologlar tarafından gerçekleştirilmesi oldukça kritik. Botoksun etki süresi üç aydan dokuz aya kadar değişebilse de en önemlisi bu süre zarfında yaşam kalitesinin ciddi şekilde artması. Bu iki yöntem dışında kimi zaman sinirleri bloke eden blokaj işlemleri de söz konusu olabilir” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Alışveriş merkezleri migren hastaları için zorlayıcı olabilir</strong></p>

<p>Migren hastalarının yüksek seslere, parlak ışıklara ve yoğun kokulara karşı hassasiyet geliştirdiğinden bahseden Kütükçü, “Tam da bu nedenle AVM gibi parlak ışıklı, gürültülü ve havasız ortamlar pek çok migren hastasının şikayetlerini ciddi şekilde tetikler. Ağrıyan bölgeye mentollü krem uygulaması, şakaklara soğuk masaj, boyun bölgesine sıcak masaj, magnezyum takviyesi, karanlık, sessiz ve yoğun kokuların olmadığı bir ortamda istirahat gibi eylemler şikayetleri hafifletmeye yardımcı olabilir” dedi.</p>

<p><strong>Migrene özel bir tanı yöntemi yok</strong></p>

<p>Gerilim tipi baş ağrısının migrenle karıştırabildiğinden söz eden Kütükçü, “Arkadan öne doğru yayılan ve çoğunlukla hafif şiddetli olan bu ağrı türü; stres ile baş edemeyen, detaycı kişilerde yaygın görülür. Sık sık migrenle karıştırılsa da ikisi arasında ayırt edici farklar bulunur. Migren genellikle tek taraflı ve zonklama şeklinde ağrı, ışığa ve sese hassasiyet ve bulantı hatta kusmalarla beraber seyreder. Bir atak üç günden fazla sürmez dolayısıyla migren 4 ila 72 saat arasında sınırlanır ancak gerilim baş ağrısı günlerce ya da haftalarca sürebilir. Migrenin spesifik bir tanı yöntemi bulunmadığı için, hasta ile doktor arasındaki diyaloğa bağlı olarak sonuca varılır dolayısıyla hastanın ağrı tarifi büyük önem taşır” dedi.</p>

<p><strong>Tetikleyici faktörler kişiye özel değişebiliyor</strong></p>

<p>Migren tetikleyicilerinin kişiden kişiye değişkenlik gösterebildiğini açıklayan Kütükçü, “Örneğin başının yalnızca hafta sonu ağrıdığını söyleyen bir hastanın hafta içi ve hafta sonu olmak üzere uyku alışkanlıklarını incelemek gerekir. Bazen de pazar kahvaltıları normalden daha geç yapılabildiği için kan şekerindeki düşüşle migren tetiklenmiş olabilir, hafta içi kahve içme alışkanlığı olan kişilerde ise kafein almadıkları günlerde benzer şekilde tetiklenme yaşanabilir. Migreni harekete geçiren en yaygın faktörler; demir eksikliği, magnezyum düşüklüğü, kansızlık, elektrolit dengesizliği, aşırı sıvı kaybı, stres ve yorgunluk olarak sıralanabilir. Bazı yiyecek ve içeceklerin de migreni olumlu ve olumsuz yönde etkileyebileceğini söylemek mümkün örneğin kimi hastada çikolata, peynir, kuru yemiş atağa sebep olurken bir başka hastada çikolata yemenin ağrıyı geçirdiğine şahit olabiliyoruz” dedi.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Jul 2025 21:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/migren-botoksu-yuzde-60lara-varan-basari-sagliyor-1752861953.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tüketim, mutluluğun kalıcı kaynağı değil!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/tuketim-mutlulugun-kalici-kaynagi-degil-29284</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/tuketim-mutlulugun-kalici-kaynagi-degil-29284</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, tüketim alışkanlıklarının psikolojik ve sosyal kökenleri, tüketimin mutlulukla ilişkisi, tüketim bağımlılığının riskleri ve sağlıklı tüketim için bilinçli farkındalığın önemi hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanların acıdan kaçmak, mutluluğu bulmak üzere programlandığını aktaran&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Mutluluk ise günümüzde ekonomik sistemler tarafından para sahibi olmak ve tüketmek ile eşleştirilmekte.” dedi.</p>

<p>Özellikle reklamların mutluluğu pazarlayan bir dille, ürünü aldığımızda mutlu olacağımız algısını yarattığına vurgu yapan Demir, “Ancak son dönemde çalışmalar bize belirli bir miktardan fazla paranın da mutluluk getirmediğini gösteriyor. O halde para ve beraberinde tüketim, insanları uzun vadede mutlu yapmaz.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>İnsanları zaaflarından etkileme amacı ön planda!</strong></p>

<p>Tüketim alışkanlıklarımızı psikolojik, sosyal, kişisel ve ekonomik faktörlerin belirlediğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog&nbsp;Merve&nbsp;Umay&nbsp;Candaş Demir, “Kişilik yapısı olarak duygularını dengeleyebilen kişilikler daha rasyonel düzeyde tüketim kararları alırken, duygusal anlamda dengeyi sağlayamayan kişiler fazlaca dürtüsel kararlar ile alışveriş yapmaya daha yatkındırlar.” dedi.</p>

<p>Kişiliğin dışında tüketim alışkanlıklarımızı belirleyen psikolojik faktörlerden de bahseden Demir, şunları söyledi:</p>

<p>“Bir şeyi ihtiyaç olarak hissetmek ya da sadece haz için tüketmek bir psikolojik faktördür. Sosyal çevreye baktığımızda ailemiz, arkadaşlarımız onların onayladığı, arzuladığı şeylerin kişinin tüketim alışkanlıklarını belirlediğini görüyoruz. İnsan zaafları olan bir varlık. Lüks tüketim alışkanlıklarının insanları mutlu ettiğine dair bir algı mevcut. Kapitalist sistem içinde tüketimin her pencereden teşvik edildiği günümüzde markalar özellikle sevgi, saygı, prestij gibi unsurları ön palana çıkararak satış yapmayı hedefliyor. Reklamlar ise bireylerin algılarını yöneterek, insanlarda reklamlardaki hayata ulaşmak ve o hayatı yaşamak isteği uyandırıyor. İnsanları zaaflarından etkileme amacı ön planda. Bunun için özellikle o kişiyi anlık olarak mutlu edecek duygularına hitap eden yöntemler kullanılır. Çeşitli marka reklamları bir ürünün, materyalin kişiyi özel, başarılı, mutlu kılacağı algısı yaratarak kişinin kendi hayatında bunları bulamayacağını ancak satın alabileceğini vurgular.”</p>

<p><strong>Tüketim alışkanlıkları ihtiyaçlar doğrultusunda değiştirilmeli&nbsp;</strong></p>

<p>Sosyal ve kültürel özelliklerin de tüketim alışkanlıklarının, kişinin ekonomik statüsünü yansıttığı yönünde olduğuna dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Kişiler özellikle belirli markalara sahip ürünler ile zengin hissetmekte, gösterişçi tarzda tüketim alışkanlığı ile bir statü elde ettiğini düşünmekteler. Buradaki motivasyon daha çok kişinin kendisini diğerlerine kabul ettirme, beğendirme isteği.” dedi.</p>

<p>Ancak önemli olanın sosyal prestij değil kişinin yaşamsal ihtiyaçları olduğunu hatırlatan Demir, “Kişiler tüketim alışkanlıklarını ihtiyaçları doğrultusunda değiştirmeli. Satın alacağımız şey bize sosyal statü mü getirecek, ihtiyacımız olduğu için mi alıyoruz noktasında rasyonel açıdan bakmamız gerekiyor.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Tüketim alışkanlıklarının kölesi olmak çeşitli ruhsal bozukluklara neden olabilir!&nbsp;</strong></p>

<p>Çalışmaların lüks tüketim yerine küçük şeyler almanın daha fazla mutluluk getirdiği sonucuna ulaştığına işaret eden Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Diğer yandan alışveriş anında kişilerin vitrin gezerken, tatil seçeneklerini planlarken mutluluk düzeylerinin arttığı da görülmüş. Markalar bu noktada raflarda göz hizamıza yerleştirilen, basit ambalajlı, tüketici ile duygusal bağ kurabilen ürünler tasarlayarak, alışveriş sırasında fonda çalan müzik, mağazanın kokusu gibi detayları dikkate alan nöropazarlama tekniklerinin kullanılması ile satışı oluşturmaya çalışmaktalar.” dedi.</p>

<p>Bir ürün satın alma anında özellikle kredi kartları kullanılırken anlık düzeyde dopamin seviyesinde artış söz konusu olduğunu da kaydeden Demir, “Ancak uzun vadede kişi tüketim alışkanlıklarının esiri olur ve ekonomisini yönetemez hale gelir. İşte bu noktada kişinin özgür hissetmeme durumu ortaya çıkar. Tüketim alışkanlıklarının kölesi olan insan bir süre sonra çeşitli ruhsal bozukluklar geliştirebilir. Alışveriş beynimizde dopamin salınımını arttırdığı için kontrolsüz bir şekilde bağımlılıkları tetikleyebilir.” diyerek sözlerini tamamladı.&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Jul 2025 11:21:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/tuketim-mutlulugun-kalici-kaynagi-degil-1752826891.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kıl Dönmesi En Çok Yaz Aylarında Ortaya Çıkıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/kil-donmesi-en-cok-yaz-aylarinda-ortaya-cikiyor-29274</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/kil-donmesi-en-cok-yaz-aylarinda-ortaya-cikiyor-29274</guid>
                <description><![CDATA[Yaz aylarında artan sıcaklık ve nem, perianal bölge yani makat çevresinde çeşitli sağlık sorunlarının daha sık görülmesine neden olabiliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Özellikle hemoroid, kıl dönmesi (pilonidal sinüs) ve perianal fistül gibi rahatsızlıklar bu dönemde artış gösteriyor.<strong>&nbsp;</strong>Uzmanlar sıcak havalarda perianal bölge ile ilgili sağlık problemlerinden korunmak için bazı önemli noktalara dikkat çekiyor. Memorial Bodrum Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Doç. Dr. Ulvi Meral, konu ile ilgili bilgi verdi ve önemli önerilerde bulundu.</p>

<p><strong>Islak mayo, terleme ve uzun oturuşlara dikkat!</strong></p>

<p>Sıcak havalarla birlikte anal bölgede damarlar genişlemektedir. Uzun süre oturmak, deniz ve havuz sonrası ıslak mayo ile kalmak, aşırı terlemek ve yeterince su içmemek, bu hastalıkların gelişimini tetikler. Ayrıca kabızlık sorunu da bu rahatsızlıkları şiddetlendirebilmektedir.</p>

<p><strong>Gizlenen sağlık sorunları yazın artıyor</strong></p>

<p>Toplumda konuşulmaktan kaçınılan ancak yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen hemoroid, yazın şiddetini artırabilmektedir. Halk arasında sıkça basur olarak da anılan hemoroidler, anal kanalın veya rektumun içindeki ya da çevresindeki kan damarlarının genişlemesi ve şişmesi sonucu oluşan bir durumdur. Bu damarların genişlemesi, genellikle tuvalet sırasında zorlanma veya anüs çevresindeki kan dolaşımının baskı altında kalması nedeniyle meydana gelir. Rektal bölgede ağrı veya rahatsızlık hissi, &nbsp;tuvalet sırasında veya sonrasında kanama (genellikle parlak kırmızı kan), kaşıntı, şişlik ve hassasiyet gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Tedavisinde doktor tarafından önerilen çeşitli kremler, merhemler veya fitiller kullanılabilir ancak ilerleyen vakalarda cerrahi müdahale gerekebilmektedir. Uygun hastalarda Lazer Hemoroidopeksi gibi kesi ve dikiş gerektirmeyen yöntemler uygulanmaktadır. Bu sayede hastalar kısa sürede şikayetlerinden kurtulup günlük yaşamlarına dönebilmektedir.</p>

<p><strong>Bu sorunlar yazınızı zehir etmesin</strong>&nbsp;</p>

<p>Perianal fistül de halk arasında sık görülen bir problemdir.&nbsp;Perianal fistül, anal fistül olarak da adlandırılan, anüs çevresindeki bölgede genellikle enfeksiyon veya inflamasyon sonrası oluşan anormal bir kanaldır. Bu kanal, anüsün iç kısmından dış deriye kadar uzanabilir. Fistül, genellikle anüs çevresindeki bir apsenin iyileşmemesi ve dışarıya doğru bir delik açarak iç ve dış yapıların birbirine bağlanması sonucunda meydana gelir. Fistülün olduğu bölgede akıntı, kaşıntı ve tahriş, şişlik ve ağrı gibi belirtiler görülebilmektedir. Perianal fistül genellikle kendiliğinden iyileşmez. Bu nedenle tıbbi müdahale gereklidir. Tedavisi kişiye özel olarak planlanır. Doktor;&nbsp;fistülün boyutu, yeri&nbsp;ve hastanın genel sağlık durumuna göre en uygun tedavi yöntemini seçer&nbsp;ve&nbsp;ileri cerrahi teknikler sayesinde kısa sürede iyileşme sağlanabilir. Eğer perianal bölgede ağrı, akıntı veya şişlik gibi belirtiler yaşıyorsanız, bir doktora başvurmak önemlidir. Erken müdahale komplikasyonları önleyebilir ve iyileşmeyi hızlandırabilir.</p>

<p><strong>Kıl dönmesine dikkat!</strong></p>

<p>Plonidal sinüs yani kıl dönmesi daha çok erkeklerde görülmektedir. Pilondial sinüs, cilt altında oluşan bir boşluk veya kisttir; bu boşluk genellikle kıl, deri döküntüsü ve diğer maddelerle doludur. İltihaplanma durumunda ağrı, şişlik ve akıntı gibi semptomlara yol açabilir. Özellikle sıcak havalarda kuyruk sokumu bölgesinin aşırı terlemesi, pilondial sinüsün oluşumunu tetikleyebilir. Bu dönemde vakit kaybetmeden uzman yardımı almak önemlidir. Pilondial sinüsün tedavisi hastalığın derecesine göre değişir. Hafif durumlarda bölgenin hijyenine dikkat edilip iltihap önleyici ilaçlar ve antibiyotikler kullanılabilir. Cerrahi müdahale gerektiğinde minimal invaziv teknikler de kullanılabilir.&nbsp;</p>

<p><strong>Yazın Perianal Sorunlardan Korunmak İçin Basit Ama Etkili 4 Önlem</strong></p>

<ul>
	<li>Hijyeninize özen gösterin: Gün içinde makat bölgesini ılık suyla yıkayıp kurulayın. Islak mayo ile uzun süre kalmaktan kaçının.</li>
	<li>Bol su için, lifli beslenin: Günde 2-2,5 litre su tüketin. Lifli gıdalarla kabızlığı önleyerek hemoroid riskini azaltın.</li>
	<li>Hareket edin: Uzun süre oturmayın. Her saat başı kısa yürüyüşler yaparak bölgeye binen baskıyı azaltın.</li>
	<li>Kendi kendinize tedavi etmeye uğraşmayın: Reçetesiz kremler geçici çözüm sunabilir, ancak sorunu büyütebilir. Şikayetleriniz devam ediyorsa mutlaka proktoloji uzmanına başvurun.</li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 16 Jul 2025 10:49:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/kil-donmesi-en-cok-yaz-aylarinda-ortaya-cikiyor-1752652403.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Deniz ve havuzda göz sağlığını korumak için 6 öneri</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/deniz-ve-havuzda-goz-sagligini-korumak-icin-6-oneri-29273</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/deniz-ve-havuzda-goz-sagligini-korumak-icin-6-oneri-29273</guid>
                <description><![CDATA[Kavurucu yaz sıcaklarıyla mücadelede serinlemek için girilen deniz ve havuzlar, önemli noktalara dikkat edilmediği taktirde çeşitli sağlık problemlerini de beraberinde getirebiliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Tuzlu su, klor, UV ışınları ve mikropların gözlerde kalıcı hasarlar bırakabileceği uyarısında bulunan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Burcu Usta Uslu, “Suyun içindeyken göz sağlığını tehdit edebilecek birden fazla unsuru engellemenin en iyi yolu yüzücü gözlüğü kullanmak. Örneğin klor gibi kimyasal maddeler sebebiyle konjunktivit dediğimiz göz irritasyonu, en sık karşılaşılan şikayetlerden biri. Bu nedenle yüzme sonrası ortaya çıkan kızarıklık, batma, kaşınma ve çapaklanma gibi belirtilerde bir sağlık merkezine başvurmak önemli” dedi.</p>

<p>Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Burcu Usta Uslu, yaz aylarında akın edilen deniz ve havuzların göz sağlığına kalıcı zararlar vermemesi için 6 önemli tavsiyede&nbsp;bulundu:</p>

<p><strong>Yüzücü gözlüğü takın</strong></p>

<p>Deniz suyundaki tuz ve havuzdaki klor, gözleri tahriş edebilir. Yüzücü gözlüğü, fazla tuz ve klor gibi kimyasalların göze temasını engelleyerek koruyucu bir bariyer oluşturur.</p>

<p><strong>Kontakt lensle yüzmekten kaçının</strong></p>

<p>Kontakt lenslerle denize ya da havuza girmek, göz sağlığını ciddi şekilde tehdit edebilir. Suda bulunan mikroorganizmalar lense yapışarak kornea bütünlüğünü tehdit eder.&nbsp;</p>

<p><strong>Hijyeninden emin olmadığınız havuzlara girmeyin</strong></p>

<p>Berrak olmayan, ağır klor kokan veya kalabalık havuzlar bakteri riski taşır. Göz enfeksiyonlarının önemli bir kısmı bu tarz ortamlardan kaynaklanır.</p>

<p><strong>Sudan çıktıktan sonra gözlerinizi temizleyin</strong></p>

<p>Deniz ya da havuzdan çıktıktan sonra gözlerinizi mutlaka temiz suyla durulayın. Göz kuruluğu ya da batma hissi varsa, suni gözyaşı damlası kullanmak faydalı olabilir.</p>

<p><strong>UV korumalı güneş gözlükleri kullanın</strong></p>

<p>Kaynağı güneş olan UV ışınları, dozunda faydalı olsa da kontrolsüz bir şekilde maruz kalındığında önemli sağlık sorunlarına yol açabilir. Özellikle su yüzeyi güneş ışığını yansıttığı için gözler daha fazla zarar görebilir. Özetle sadece cildi değil gözleri de etkileyen bu ışınlardan korunmak için UV filtresi olan güneş gözlükleri tercih edilebilir.</p>

<p><strong>Şikayetleri önemseyin, doktora başvurun</strong></p>

<p>Gözlerde kısa sürede geçmeyen; batma, kızarıklık, kaşıntı, bulanık görme ya da çapaklanma gibi belirtiler varsa bir göz uzmanına&nbsp;görünmeyi ihmal etmeyin.</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 16 Jul 2025 10:49:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/deniz-ve-havuzda-goz-sagligini-korumak-icin-6-oneri-1752652570.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Seks bağımlılığı, tedavi edilmesi gereken ciddi bir sorun!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/seks-bagimliligi-tedavi-edilmesi-gereken-ciddi-bir-sorun-29271</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/seks-bagimliligi-tedavi-edilmesi-gereken-ciddi-bir-sorun-29271</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, seks bağımlılığının biyolojik ve psikolojik nedenleri ile etkileri hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Seks bağımlılığının hem biyolojik hem de psikolojik faktörlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkan multifaktöriyel bir süreç olduğunu aktaran&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Diğer madde bağımlılıklarında olduğu gibi, seks bağımlılığı da dopamin nörotransmiteri ile ilişkilidir. Birey, dopamin aracılığıyla haz, zevk ve tatmin duygusunu yaşadıktan sonra, her defasında bu tatminin şiddetini ve haz derecesini artırma eğiliminde olur.” dedi.</p>

<p>Bu durumun biyolojik açıklamasının oldukça basit olduğunu ifade eden Hajiyeva, “Dopamin salınımı belli bir süreden sonra tolerans gelişimine neden olur ve dopamin reseptörlerinde ‘down regülasyonu’ gerçekleşir. Yani, aynı cinsel aktiviteler dopamin salınımına yol açsa da, reseptörlerin duyarlılığı azaldığı için kişi eskisi kadar zevk alamaz. Bu da bireyin daha farklı cinsel fanteziler peşinde koşmasına, yeni dürtüler geliştirmesine ve farklı hazlar aramasına neden olur. Aslında bu süreç, diğer bağımlılık türlerinde de gözlenen tipik bir tolerans gelişimini yansıtır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Beynin fren mekanizması prefrontal korteksin gelişimi tamamlandıkça devreye girer!</strong></p>

<p>Kompulsif cinsel davranışlar gösteren bireylerin EEG’lerinde de belirgin değişiklikler saptandığına dikkat çeken&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Burada önemli bir nöroanatomik yapıya değinmek gerekir. Herkes bir arabanın freninin nerede olduğunu bilir, ama kendi vücudumuzun, zihnimizin, ruhumuzun ve beynimizin ‘freni’ nerededir? Bu fren, beynin prefrontal korteksidir.” dedi.</p>

<p>Prefrontal korteksin, dürtülerimizi, davranışlarımızı ve kompulsif eğilimlerimizi kontrol eden bir bölge olduğunu hatırlatan&nbsp;Hajiyeva, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Bu bölgenin gelişimi 20-25 yaşlarına kadar devam eder. Bu nedenle, seks bağımlılığı, riskli cinsel davranışlar ve yoğun cinsel eğilimler özellikle genç yaşlarda daha sık görülür. Ancak zamanla prefrontal korteksin gelişimi tamamlandıkça, bu fren mekanizması devreye girer ve süreç daha kontrol edilebilir hale gelir. Dolayısıyla, bu bağımlılığın dopamin sistemi ve prefrontal korteks üzerinden işlediğini dikkate alırsak, biyolojik faktörlerin sürecin önemli bir parçası olduğunu söylemek mümkündür. Ancak psikolojik etkenleri de göz ardı etmemek gerekir. Çocuklukta yaşanan travmalar, akran zorbalığı, aile içi baskılar ve istismar gibi faktörler de bu tür patolojilerin gelişmesinde tetikleyici olabilir. Birey, yaşadığı bu duygusal boşluğu doldurmak için ani ve hızlı bir şekilde haz arayışına yönelebilir. Bu da kendini cinsel bağımlılık şeklinde gösterebilir.”</p>

<p><strong>Yalnızlık ve depresif sürece neden olabilir!</strong></p>

<p>Seks bağımlılığının bireylerin sadece cinsel hayatlarını etkilemekle kalmadığını vurgulayan&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Bireylerin sosyal, fizyolojik, işlevsellik, romantik ilişkiler gibi tüm alanlarına nüfus eder ve o süreçleri de negatif olarak etkiler.” dedi.</p>

<p>Bağımlılığın, bireylerin sürekli olarak zihinlerinde bastırması gereken bir dürtüyle birlikte ilerlediğini ve sürekli bastırılması gereken bir düşünce olduğu için bireylerin çok fazla kaygılı, endişeli olduklarını kaydeden&nbsp;Hajiyeva, “Bireylerin çok fazla kaygı ve endişeleri zamanla bireyleri toplumdan uzaklaştırabilir. Sosyal izolasyon ve yalnızlık süreçlerine neden olabilir. Yalnızlık, kendisiyle birlikte bir depresif süreci tetikleyebilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Seks bağımlılığı kişinin tüm hayatını etkileyebiliyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Bu bireylerde utanç duygusuyla birlikte öz saygıda, öz değerde azalma, yetersizlik, değersizlik duygularının tetiklendiğine vurgu yapan&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Aynı zamanda tabii ki psikolojik faktörler dışında, bireylerin sosyal hayatları da sosyal izolasyonla ve yalnızlıkla birlikte çok fazla etkileniyor. İş hayatlarındaki işlevsellik çok azalıyor çünkü işlerine odaklanamıyorlar. Gerekli sorumlulukları yerine getiremiyorlar ve bu bireylerin işlerinden atılmasına kadar giden bir sürece neden olabiliyor.” dedi.</p>

<p>Bağımlı kişilerin romantik ilişkilerinin de olumsuz etkilendiğine işaret eden&nbsp;Hajiyeva, “Partneri ile arasında sürekli bir güvensizlik, sadakatsizlik süreçleri romantik ilişkileri de kötü etkiliyor. Bu da bireyin yalnızlığına, uzaklaşmasına ve izolasyonuna neden oluyor. Aynı zamanda burada fizyolojik faktörler de var. Fizyolojik faktörler arasında en fazla örnek verebileceğimiz korunmasız cinsel ilişkiler. Seks bağımlılıklarında çok fazla rastlanıyor ve bu da cinsel yolla bulaşan hastalıkların yayılmasını artırıyor. Bu yüzden bu süreci bir tek seks bağımlı olarak değil, tüm alanlara nüfuz eden, tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak algılamamız toplum açısından ve bizim açımızdan çok daha faydalı olacaktır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Çocuklara sağlıklı bir şekilde cinsel bilgilendirme yapılmalı!</strong></p>

<p>Seks bağımlılığına yönelik farkındalık oluşturmak için önerilerde bulunan&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Okullarda düzgün ve sağlıklı cinsel bilgilendirilmeler yapılabilir. Çünkü şu an sosyal medyayla birlikte çocukların çok fazla uygunsuz, gereksiz materyallere, cinsel uyarılara maruz kaldığını görüyoruz. Çocuklar cinselliği pornografik materyallerden öğrenmeye başladılar, oysaki cinsellik ve gerçek yaşamdaki süreçler daha farklı boyutlarda. Bu yüzden çocuklara sağlıklı bir şekilde cinsel bilgilendirmenin yapılması aslında bu süreçte atabileceğimiz çok önemli adımlardan biri.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 15 Jul 2025 14:14:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/seks-bagimliligi-tedavi-edilmesi-gereken-ciddi-bir-sorun-1752578044.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Regl, gebelik, menopoz... Diş etleri bu süreçlerden etkileniyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/regl-gebelik-menopoz-dis-etleri-bu-sureclerden-etkileniyor-29241</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/regl-gebelik-menopoz-dis-etleri-bu-sureclerden-etkileniyor-29241</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, kadınların farklı dönemlerdeki diş eti hastalıkları ile ilgili bilgi verdi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Ergenlik döneminde diş etlerinde şişlik, kanama, ağrı ve yanma ortaya çıkabilir!</strong></p>

<p>Kadınların regl dönemleri, menopoz dönemleri, hamilelik dönemleri ve ayrıca doğum kontrol hapı kullandıkları dönemlerinde diş etlerinde farklı reaksiyonlar görülebildiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, “Ergenlik dönemlerinde öncelikle regl başlangıçlarında kadınların diş etlerinde şişlikler, kanamalar, ağrılar, bazen yanma hisleri olabilir. Regl olmadan önce menstrüel dönemlerde bu şişlikler ve kanamalar normaldir ki regli ile beraber bunlar genelde kendiliğinden normale döner.” dedi. </p>

<p>Bu süre içerisinde hastalardan oral hijyenlerinin çok iyi olmasının istendiğini dile getiren Bahar, “Diş fırçalamaları, diş ipi kullanmaları, gargara kullanmaları gerekir. Bu gargaralar illa kimyasal gargaralar olmak zorunda değil. Bazen tuzlu su veya sirkeli su, üçe bir oranda kullanılabilir. Bu onların ağrılarını yüksek seviyede dindirir ve o dönem geçtiği zaman zaten ağrı kendiliğinden geçer. Tabii ağrı geçmezse mutlaka bir diş hekimi veya diş eti uzmanına görünmek faydalı olur.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Hamilelik öncesi diş hekimi ziyareti şart! </strong></p>

<p>Hamilelik döneminde de diş ve diş eti problemlerinin görülebileceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, “Eğer planlı bir hamilelik düşünülüyorsa mutlaka bir diş eti hastalıkları uzmanı ve diş hekimine görünülmesi gerekir. Çünkü hamilelerde, durum acil değilse genellikle ilk 3 ayda herhangi bir işlem yapılması önerilmiyor.” dedi.</p>

<p>Acil durumlarda ise ikinci trimester denilen üçüncü ve altıncı aylar arasında işlemler yapılabildiğini kaydeden Bahar, şunları söyledi:</p>

<p>“Bu dönem diş hekimliği açısından yapılması için en uygun dönemdir. Altıncı aydan sonra da aynı şekilde çok önermiyoruz işlem yapılmasını. Bu yüzden eğer yapabiliyorsanız, planlı bir hamilelik düşünüyorsanız, hamilelik öncesinde bir diş eti hastalıkları uzmanı ve diş hekimini görmeniz uygundur.”</p>

<p><strong>Hamilelik döneminde ağız hijyeni sağlanamadığını için diş eti sorunları görülebiliyor!</strong></p>

<p>Diş eti hastalıklarının bebeği de etkileyen bir sıkıntı olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, “Diş eti hastalıklarında düşük ağırlıklı, yani 2,5 kilogramın altında bebek doğum riski oluşuyor. Aynı zamanda erken doğum riskleri oluşuyor ve rahim dışı gebelikler yani preeklamsi sıkıntılarının da oluştuğu görülmüş.” dedi.</p>

<p>Diş eti hastalıklarının bu sıkıntıların hepsinin sebebi olabildiğini yineleyen Bahar, “Hamilelik döneminde ayrıca diş etlerinde şişmeler ve kanamalar görülebiliyor. Bunun da sebebi hormon dengesinin bozulması, bağışıklık sistemlerinin çökmesi. Kadınlar bu süre içerisinde kusma nedeniyle ağız hijyenlerini ideal bir şekilde oluşturamadıkları için diş eti sorunları görebiliyoruz. Bazen buralarda kanamalar ve şişlikler fazla oluyor. Gebelik tümörü dediğimiz diş etlerinde iyi huylu tümörler oluşuyor. Genelde gebelik geçtikten sonra kendiliğinden geçer ama bazen geçmediğinde küçük cerrahi işlemlerle gebelik sonrasında bu küçük tümörleri alabiliyoruz.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Menopoz döneminde diş eti enfeksiyonları sıkça görülüyor! </strong></p>

<p>Kadınların menopoz döneminde de bazı sıkıntılar yaşayabildiklerine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, “Menopoz döneminde de diş etlerinde çok fazla yanma oluyor. Çünkü yaş ilerledikçe tükürüğün yapısı da çok değişiyor.” dedi.</p>

<p>Hormonal denge değiştiği için menopoz döneminde olan kadınların da oral hijyenlerini kesinlikle aksatmamalarını öneren Bahar, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Tükürük yapısının değişmesinden dolayı hem dişlerde aşınmalar hem diş etlerinde yanmalar ve kanamalar tekrardan görülebilir. Yine tükürük yapısının değişimine bağlı olarak diş taşı oluşumu çok fazla görülebiliyor. Menopoz döneminde diş eti enfeksiyonları da sıkça görülüyor. Sorun yaşamanız halinde mutlaka bir diş eti uzmanı veya diş hekimi görüşü alınması gerekir.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 09 Jul 2025 15:12:02 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/regl-gebelik-menopoz-dis-etleri-bu-sureclerden-etkileniyor-1752063122.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Buz da besin zehirlenmesine neden olabilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/buz-da-besin-zehirlenmesine-neden-olabilir-29236</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/buz-da-besin-zehirlenmesine-neden-olabilir-29236</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, yaz aylarında özellikle içeceklere konulan ve uygun koşullarda depolanmayan buzlardan kaynaklı olarak ortaya çıkabilecek besin zehirlenmeleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz sıcaklarının artması ile birlikte besin zehirlenmeleri daha sık yaşanmaya başladığını hatırlatan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Ancak son zamanlarda soğuk içecek tüketiminin artması ile birlikte besin zehirlenmelerinin yanı sıra buz zehirlenmeleri ile de karşılaşmaktayız. Buz da bir besindir ve zararlı mikroorganizmaları barındırabilir.” dedi.</p>

<p>Buzlar dondurulurken genellikle çeşme sularının kullanıldığını kaydeden Yiğit, “Eğer buz dondurulurken kullanılan su temiz değilse, buzlar bardaklara konulurken çıplak el ile dokunuluyorsa, buza dokunan kişinin elleri temiz değilse ve buzlar uygun koşullarda depolanmıyorsa zararlı mikroplar için de bir yaşam alanı haline gelebilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Buz, hijyen koşullarına uygun olarak depolanmalı!&nbsp;</strong></p>

<p>Buz kullanılırken, buzların çözdürülüp tekrar dondurulmadığından ve temiz sudan yapıldığından emin olunması gerektiğini vurgulayan&nbsp;Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya&nbsp;Yiğit, “İşletmeler buz yapmak için kullandığı makinelerin temizliğine özen göstermeli. Evde ise buz kalıplarını temizlerken koku oluşmaması için karbonatlı su kullanılabilir.” dedi.</p>

<p>Besin zehirlenmelerinin bozulmuş besinin tüketiminden birkaç saat veya birkaç gün sonra ortaya çıkabildiğini aktaran Yiğit, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Besin zehirlenmelerinde sıklıkla mide bulantısı, karın ağrısı, ishal gibi semptomlara rastlanır. Besin zehirlenmelerinde vücudun kaybettiği sıvıyı yerine koymak ve düşük yağlı beslenmek önemlidir. Buzun da bir besin olduğu, hijyen koşullarına uygun olarak depolanması ve tüketiciye sunulurken dikkatli olunması gerektiği unutulmamalı.”&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 08 Jul 2025 23:14:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/buz-da-besin-zehirlenmesine-neden-olabilir-1752005642.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. Aysun Bay Liderliğinde Türkiye, Sağlıkta Dünya Sahnesinde!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/prof-dr-aysun-bay-liderliginde-turkiye-saglikta-dunya-sahnesinde-29229</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/prof-dr-aysun-bay-liderliginde-turkiye-saglikta-dunya-sahnesinde-29229</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’nin sağlık turizmi alanındaki küresel hedeflerine ulaşmasında öncü bir rol üstlenen Sağlık Turizmi Konfederasyonu (SATKOF) olarak; bilimsel donanımı yüksek, stratejik vizyona sahip ve sektör tecrübesiyle güçlü bir ekip ile çalışmalarımıza kararlılıkla devam ediyoruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Genel Başkan Prof. Dr. Aysun Bay’ın liderliğinde, sağlıkta kalite, hasta güvenliği, uluslararası iş birlikleri ve dijital dönüşüm hedefleri doğrultusunda ülkemizi sağlık turizminde dünya sahnesinin merkezine taşımak için önemli projeler hayata geçiriyor.</p>

<p>SATKOF Yönetim Kurulu olarak, kamu-özel sektör iş birliklerini geliştirmek, etik ilkelere bağlı, sürdürülebilir bir sağlık hizmeti anlayışı oluşturmak ve Türkiye’nin sağlık sistemini uluslararası alanda temsil etmek amacıyla ortak bir akıl ve sorumluluk bilinciyle hareket ediyor.</p>

<p>SATKOF Yönetim Kurulu Üyeleri:<br />
&nbsp;&nbsp;&nbsp;•&nbsp;&nbsp;&nbsp;Prof. Dr. Aysun Bay – Genel Başkan<br />
&nbsp;&nbsp;&nbsp;•&nbsp;&nbsp;&nbsp;Prof. Dr. Halil Başar – Genel Başkan Yardımcısı<br />
&nbsp;&nbsp;&nbsp;•&nbsp;&nbsp;&nbsp;Prof. Dr. Harun Cerit – Genel Başkan Yardımcısı<br />
&nbsp;&nbsp;&nbsp;•&nbsp;&nbsp;&nbsp;Kemal Kaçkın – Genel Başkan Yardımcısı<br />
&nbsp;&nbsp;&nbsp;•&nbsp;&nbsp;&nbsp;Cihan Kanlıgöz – Genel Başkan Yardımcısı<br />
&nbsp;&nbsp;&nbsp;•&nbsp;&nbsp;&nbsp;Prof. Dr. Bahadır Ege – Genel Başkan Yardımcısı<br />
&nbsp;&nbsp;&nbsp;•&nbsp;&nbsp;&nbsp;Zeynep Kayhan – Genel Başkan Yardımcısı<br />
&nbsp;&nbsp;&nbsp;•&nbsp;&nbsp;&nbsp;Dr. Necla Demir – Genel Başkan Yardımcısı<br />
&nbsp;&nbsp;&nbsp;•&nbsp;&nbsp;&nbsp;Fatih Alp Yıldırım – Genel Sekreter<br />
&nbsp;&nbsp;&nbsp;•&nbsp;&nbsp;&nbsp;Dr Yüksel ÖZKALE, Dr. Cemile Ceren Koçdemir, Dr. İrem Bilgetekin, Yüksel Güneş, Ahmet Gözlükaya, Mehmet Naci Şentürk Neslihan İnce, Dr Funda Türker, Ahmetcan Tüfekçi, Lütfi Aydın, Abdülcelil Özbabacan, Aynur Tezcan, Yeliz Özhan, Gürkan Alper Keleş, Dr Selda Muslu</p>

<p>Bu değerli kadro ile birlikte; sağlık sistemimizin uluslararası tanıtımını güçlendiriyor, medikal turizmde inovatif çözümleri destekliyor ve ülkemizi tercih edilen bir sağlık destinasyonu hâline getiriyor.</p>

<p>Türkiye, sağlıkta yükselen küresel marka haline gelirken; SATKOF, Prof. Dr. Aysun Bay liderliğinde bu dönüşümün mimarlarından biri olmaya devam edecektir.</p>

<p>Saygılarımızla,<br />
Sağlık Turizmi Konfederasyonu Yönetim Kurulu Adına<br />
Prof. Dr. Aysun Bay<br />
Genel Başkan</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 07 Jul 2025 22:17:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/prof-dr-aysun-bay-liderliginde-turkiye-saglikta-dunya-sahnesinde-1751916025.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tatilde kuralsızlık DEHB’li çocuklar için risk!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/tatilde-kuralsizlik-dehbli-cocuklar-icin-risk-29224</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/tatilde-kuralsizlik-dehbli-cocuklar-icin-risk-29224</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NP Etiler Tıp Merkezi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanısı almış çocuklar için yaz tatilinin nasıl değerlendirilmesi ve nelere dikkat edilmesi gerektiği hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Alanında uzmanlaşmış bir çocuk-ergen psikiyatristi tarafından DEHB tanısı almış bir çocuk için, yaz döneminin aslında kayıp dönem değil, fırsatlara çevrilebilecek bir dönem olarak düşünülebileceğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Özellikle tedaviye yeni başlandıysa, uyum sağlanması için güzel bir dönem olabilir.” dedi.</p>

<p>Yaz döneminin çocuğun potansiyelinin ve öz güveninin artırılabileceği bir dönem olabileceğini dile getiren Luş, “Okul rutininden çıkan çocuklar için bu dönemde eğlence de önemli bir yere sahip, fakat sınırlar ve kuralların da olması gerektiğini ailelerin unutmaması oldukça önemli. Özellikle DEHB’li çocuklar tamamen tatile odaklanırsa okula başlayacağı zaman ciddi anlamda zorluk yaşayabilirler. Bir sonraki okul dönemine hazır hissetmeyebilirler.” uyarısını yaptı.</p>

<p><strong>DEHB’li çocuklar için, tatilde de düzenli kalabilmek önemli!</strong></p>

<p>Çocuğun, zamanını iyi yönetmeyi öğrenmesinin her alanda başarılı olmasını sağlayan bir unsur olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Tatildeki etkinlik ve aktivitelerin nasıl ayarlandığı, arkadaşları ile nasıl zaman geçirdiği, zamanının ne kadarını arkadaşlarına ne kadarını kendisine ayırdığını planlayabilmek, çocuğa kazandırmak istediğimiz &nbsp; iç disiplinle çok ilgilidir. &nbsp;Bu yüzden öncelikle çocuğa boş zamanını iyi değerlendirmeyi öğretmek için tatil iyi bir fırsat olabilir.” dedi.</p>

<p>Tatilde ebeveynlerin sıkça yaptığı hatalara değinen Luş, “Özellikle DEHB tanısı alan çocuklar için, tatilde de düzenli kalabilmek çok önemlidir. Tatil demek hiç kural olmaması anlamına gelmez, tam tersi çocukların daha sonra kurallı ortamlara girdiklerinde zorluk çekmelerine neden olur. Özellikle belirli saatlerde kitap okuma veya küçük ders çalışmaları düzenlemek faydalı olur.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Yaz kampları DEHB’li çocukların sosyal becerilerini geliştirmeleri için güzel bir fırsat!</strong></p>

<p>Aileler için ev ortamında dikkat süresini destekleyecek aktivite önerilerinde bulunan Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Hafıza kartları, labirent çözme oyunları, nesne bulma, kelime avı gibi çocuğun hem hafızasını hem de dikkatini güçlendirecek oyunlar çok faydalı olur. Yine çocuğunuz bir çizelge üzerinden dikkat gerektiren görevleri tamamlayacağı oyunlar yine hem dikkati hem problem çözme becerisini geliştirir. &nbsp;Denge tahtası, pilates topu, elastik bantlar veya kum torbaları ile yapılan egzersizler de fiziksel ve zihinsel gelişime destek olur.” dedi.</p>

<p>Yaz okulları ve yaz kamplarının akran ilişkilerini güçlendiren etkinliklerle, çeşitli sosyal aktivitelerle DEHB’li çocukların sosyal becerilerini geliştirmeleri için çok güzel fırsatlar sunduğunu ifade eden Luş, bu nedenle çocuğun ilgi alanına uygun yaz kurslarına katılımın desteklenmesini de önerdi.</p>

<p><strong>Tedavinin yazın davam ettirilmesi konusunda doktorun görüşü önemli!</strong></p>

<p>Normal gelişim evreleri ile gerçek bir sorun arasındaki farkı anlamanın önemli olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “DEHB semptomlarının tipik çocukluk dikkat dağıtıcılarının ötesine geçip gerçek bir bozulma yarattığı durumlarda, tedavi muhakkak yazın da devam etmeli.” dedi.</p>

<p>İlaç kullanan çocuklarda ilaca devam edip etmemeleri konusunda mutlaka doktor önerisi alınması gerektiğini kaydeden Luş, sözlerini şöyle tamamladı.</p>

<p>“Çocuğun davranışsal tetikleyicileri tanımasına ve bunlara daha iyi yanıtlar bulmasına yardımcı olmayı amaçlayan davranışçı terapiler, aile terapileri ve çeşitli beceri kazanma programları yaz boyu sürdürülebilir. Bu terapiler duygusal tepkiler, organizasyon ve dikkat konusunda yardımcı olabilir.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 07 Jul 2025 21:27:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/tatilde-kuralsizlik-dehbli-cocuklar-icin-risk-1751912844.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Baş ağrınızın sebebi klima olabilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/bas-agrinizin-sebebi-klima-olabilir-29217</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/bas-agrinizin-sebebi-klima-olabilir-29217</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şafak Sahir Karamehmetoğlu, yaz aylarında sıklıkla görülen klima çarpması sorununa değinerek, korunma yöntemleri hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>20 dereceden düşük, 24 dereceden yüksek ortamlarda klima çarpması görülebilir!</strong></p>

<p>Klima çarpması, özellikle yaz aylarında görülen ve klima kullanırken bazı noktalara dikkat edilmediğinde kendisini belli eden bir sağlık sorunu olduğunu dile getiren&nbsp;Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şafak Sahir Karamehmetoğlu, “Sıcak havalarda serinlemek amacıyla kullanılan klimalar vücut ısısını sabit tutmada bazen sorunlar ortaya çıkarabilir. Ortamda sıcaklık düştüğünde vücudumuzun ısısını sabit tutan mekanizmalar ekstra bir çaba sarf etmek durumunda kalır. Bunun neticesinde bazı belirti ve bulgular ortaya çıkabilir.” dedi.</p>

<p>Birçok hastalıkta olduğu gibi klima çarpmasında da koruyucu önlemlerin uygulanmasının daha kolay ve daha etkili olduğuna vurgu yapan Karamehmetoğlu, “Klima çarpmasının en önemli nedenlerinden bir tanesi klimanın yanlış kullanımıdır. İdeal ortam sıcaklığı 22 derecedir. 20 dereceden daha düşük, 24 dereceden daha yüksek ortamlarda klima çarpması görülebilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Klima, kullanım kılavuzuna uygun kullanılmalı!</strong></p>

<p>Klima kullanımının bir diğer olumsuz etkisinin ortamın nem oranının değişmesi olduğunu aktaran Prof. Dr. Şafak Sahir Karamehmetoğlu, “Buna bağlı olarak hava kuruluğu ortaya çıkar. Klima kullanılan ortamlarda nem oranının yüzde 50 olması gerekir. Klimalı ortamlarda, havadaki nemin azalması ve ortamın kuruması gözlerde ve üst solunum yollarında tahrişe neden olabilir. Ek olarak ortamın nem dengesinin bozulması dehidrasyon (sıvı açığı) yol açabilir, buna bağlı olarak ağızda, gözlerde kuruluk, susuzluk ortaya çıkar.” dedi.</p>

<p>Klima kullanırken kullanma kılavuzuna uygun olarak hareket edilmesi gerektiğini de sözlerine ekleyen&nbsp;Karamehmetoğlu, şöyle devam etti:</p>

<p>“Ortamın daha önce belirttiğimiz ideal sıcaklık ve nem seviyesine göre ayarlanması gerekir. Klimadan gelen havanın doğrudan vücuda yönlendirilmemesi, klimanın karşısında uzun süre kalınmaması ve serinlemenin dengeli bir şekilde sağlanması önemlidir. Klimanın düzenli olarak temizlenmesi ve bakımının uygun şekilde yapılması da sağlanmalı. Düzenli olarak temizlenmeyen veya değiştirilmeyen filtreler iç ortam hava kalitesinin bozulmasına ve sağlık sorunlarına yol açabilir.”</p>

<p><strong>Farklı belirtiler klima çarpmasının bir sonucu olabilir!</strong></p>

<p>Klima çarpması belirtilerinin kişiden kişiye değişiklik göstermekle birlikte baş ağrısı, burun akıntısı, öksürük ve yüksek ateş gibi belirti ve bulguların sıkça görüldüğünü dile getiren&nbsp;Prof. Dr. Şafak Sahir Karamehmetoğlu, “Ek olarak kas ağrıları da görülebilir. Özellikle fibromyalji, miyofasyal ağrı sendromu gibi yumuşak doku romatizmalarıyla sıkça karşılaşılır.” dedi.</p>

<p>Ani ısı değişimi karşısında vücutta meydana gelen değişikliklerin titreme, ellerde ve ayaklarda üşüme gibi şikâyetlere neden olabileceğine dikkat çeken Karamehmetoğlu, “Baş ağrısına klima ortamının neden olduğu düşük nem seviyesi sebep olabilir. Bazı araştırmalar bakımı yapılmayan klimaların da baş ağrısına neden olabileceğini gösteriyor. Klima çarpmasıyla birlikte halsizlik ve yorgunluk hissi ortaya çıkabilir. Vücut aşırı ısı değişimiyle mücadele etmek için fazladan enerji harcamak zorunda kalır, bunun neticesinde halsizlik ve yorgunluk ortaya çıkabilir. Sıvı ve elektrolit dengesinin bozulması da halsizliğe neden olabilir. Klima çarpması durumunda , burun tıkanıklığı, kas ve eklem ağrıları gibi semptomlar da ortaya çıkabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Klima çarpmasının bir tedavisi yok ama korunmak mümkün!</strong></p>

<p>Klima çarpması belirtilerinin soğuk algınlığı veya grip gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarının belirtileri ile benzerlik göstermesinin tanı konmasını zorlaştırabileceğine değinen&nbsp;Prof. Dr. Şafak Sahir Karamehmetoğlu, “Klima çarpmasını teşhis edebilecek bir laboratuvar testi yoktur. Dehidrasyon riskine karşı bazı tahliller yapılmasını istenebilir.” dedi.</p>

<p>Klima çarpmasının spesifik bir tedavi yöntemi olmadığını da kaydeden&nbsp;Karamehmetoğlu, belirti ve bulgulara yönelik tedavi uygulanabileceğini söyledi.&nbsp;</p>

<p>Klima çarpmasından korunmak için önerilerde bulunan Karamehmetoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Klimayı 21-22 derece 2 saat çalıştırıp ardından kapatmak hava kalitesinin bozulmasını ve klima çarpmasını önlemeye yardımcı olabilir. Klimadan gelen havayı doğrudan vücuda yönlendirmekten, klima karşısında oturmaktan veya yatmaktan kaçınılmalı. Düzenli aralıklarla klima filtrelerinin değiştirilmesi ve klima bakımının yapılması ortamın hava kalitesinin bozulmasını önler. Klimanın yanlış kullanımına bağlı ortaya çıkan dehidrasyon riskini azaltmak için bol sıvı tüketilmeli. Klima, önerilen süre boyunca çalıştırıldıktan sonra kapatılmalı, bulunulan ortamın camları açılarak temiz havanın içeri girmesine izin verilmeli.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 05 Jul 2025 18:51:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/bas-agrinizin-sebebi-klima-olabilir-1751730707.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarda bruksizm ciddi sorunlara neden olabilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/cocuklarda-bruksizm-ciddi-sorunlara-neden-olabilir-29176</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/cocuklarda-bruksizm-ciddi-sorunlara-neden-olabilir-29176</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Diş Hastanesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Hacer Fulya Üçem, çocuklarda görülen diş sıkma ve gıcırdatma (bruksizm) probleminin nedenleri, zararları, erken müdahale yöntemleri ve tedavi süreci hakkında açıklamalarda bulundu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Diş sıkma sorunu, çocukların da yaşam kalitesini düşürebilir! </strong></p>

<p>Bilinçsizce diş sıkma veya gıcırdatma olarak bilinen bruksizmin tipik olarak stresle bağdaştırıldığını hatırlatan Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Hacer Fulya Üçem, “Yetişkin nüfusun yüzde 20’si gün içinde farkında olmadan dişlerini sıktığını bildiriyor. Ancak bruksizm sadece yetişkinlerin karşılaştığı bir sorun değil.” dedi.</p>

<p>Çocukluk çağında da diş sıkmanın görüldüğünü belirten Üçem, “Bu durum başka hastalıkların da habercisi olabilir. Hızla tedavi edilmeyen diş sıkma sorununun, çocukların yaşam kalitesini düşürdüğünü söyleyebiliriz.” bilgisini verdi.</p>

<p><strong>Bruksizmin temelinde stres, depresif ruh hali ve mutsuzluk gibi psikolojik nedenler yatıyor! </strong></p>

<p>Özellikle çocuklarda görülen bruksizmin ve diş gıcırdatma durumunun her 100 çocuktan 25’inde görülebildiğine dikkat çeken Dr. Öğretim Üyesi Hacer Fulya Üçem, “Çocuklarda bruksizm ile uyku halinde veya uyanıkken olmak üzere iki şekilde karşılaşılabiliyor. İki durumun da sebepleri stres, depresif ruh hali ve mutsuzluk olarak biliniyor. Diş gıcırdatması ve diş sıkma tedavi edilmediğinde ise ciddi sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Tedavinin temelinde ise diş sıkan kişinin karşılaştığı sorunun psikolog gözetiminde giderilmesi yatıyor.” dedi.</p>

<p>Çocuklardaki bruksizmin ortalama 12 yaşından sonra görülme sıklığının azaldığını ifade eden Üçem, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Genellikle ebeveynler çocukların uykularında dişlerini gıcırdattıklarını ve sesten dolayı fark ettiklerini ifade ederler. Çocuklarda bruksizm nedenleri arasında duygusal ve psikolojik stresin yanı sıra, lokal ve sistemik pek çok neden bulunabilir. Diş sıkma ve gıcırdatma, her yaşta ortaya çıkabilen genellikle uyku sırasında, dişleri bilinçsizce sıkarak yapılan bir eylem. Normal olmayan bu durum, oldukça rahatsız edici bir sesin duyulmasıyla ortaya çıkar. Genellikle bu alışkanlık, kişinin kendisi tarafından pek algılanmaz. Ancak aileler, çocukların uyku sırasında dişlerini gıcırdattığını rahatça fark edebilir. Diş sıkma ve gıcırdatma alışkanlığı gündüz saatlerinde, gece uykuda veya hem gece hem gündüz ortaya çıkabilir.”</p>

<p><strong>Diş gıcırdatma, diş ve çene sağlığına zarar verdiği için önemli! </strong></p>

<p>Çocuklarda bruksizmi tetikleyebilecek durumlara değinen Dr. Öğretim Üyesi Hacer Fulya Üçem, “Özellikle dişlerin değişme dönemlerinde, çok miktarda diş çürüğü oluştuğunda ve yapılmış olan dolgu gibi restorasyonların eskiyerek uyumunu kaybettiğinde ortaya çıkan dişsel nedenlerle, solunum ve sindirim sisteminin kronik rahatsızlıklarında veya hormonsal bozukluklarda görülen sistemik sorunlarda, çocuğu strese sokan kardeşinin doğması, aile içi geçimsizlik, okul problemleri gibi durumların varlığında oluşan psikolojik etkenler nedeniyle diş sıkma ve gıcırdatma görülebilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p>Üçem ayrıca, diş sıkma ve gıcırdatma probleminin dişlerde aşınma ve çürüklere, uyku sorunlarına, özellikle de alt çene ekleminde aşınma ve kazanılmış yapı bozukluğuna neden olması sebebiyle çok önemli olduğunu vurguladı. </p>

<p><strong>Gece uykusunda hafif dokunuşlarla uyarılarak çocuğun diş gıcırdatması azaltılabilir!</strong></p>

<p>Diş gıcırdatma problemi olan çocuklarda yapılması gereken ilk uygulamanın, gece çocuğu izlemek olduğunu ifade eden Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Hacer Fulya Üçem, “Böylece çocuk diş gıcırdatmaya başladığında hafif dürterek derin uykudan normal uykuya geçmesi sağlanabilir. Bu uygulamayı diş gıcırdatma sıklığı azalana ya da tamamen bitene kadar her gece sabırla yapmak gerekir.” dedi.</p>

<p>Bu yöntemle zaman içinde çocuğun diş gıcırdatmasının azalmasının beklendiğini belirten Üçem, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Medikal plakların çocuklarda kullanımı gelişim döneminde önerilmez. Çocuğunuzun diş gıcırdatma ve diş sıkma problemi varsa öncelikle bir çocuk diş hekimine gitmelisiniz. Çocuk diş hekiminiz muayene sırasında dişlerde hasar olup olmadığını kontrol edecektir. Ayrıca muayene sırasında çocuğunuzun stresli olup olmadığını anlamak için bazı sorular sorulabilir. Gerekli görülmesi durumunda çocuk psikoloğuna veya psikiyatristine başvurmanız tavsiye edilebilir.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 02 Jul 2025 16:21:32 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/07/cocuklarda-bruksizm-ciddi-sorunlara-neden-olabilir-1751462492.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarda miyopi salgına dönüştü!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/cocuklarda-miyopi-salgina-donustu-29152</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/cocuklarda-miyopi-salgina-donustu-29152</guid>
                <description><![CDATA[Çocuğun tahtadaki yazıları veya uzaktaki nesneleri bulanık görmesi ve gözlerini kısarak bakması…  Bu sorunlar, halk arasında “uzağı görememe” olarak bilinen miyopinin en yaygın gelişen ve ilk belirtileri olarak öne çıkıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dünya genelinde oldukça sık görülen göz hastalıklarından biri olan ve 2000’li yılların başlarında çocukluk çağında yüzde 20’ler düzeyinde bildirilen miyopinin görülme oranı son yıllarda belirgin yükseliş gösteriyor. Öyle ki Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre; miyopi dünya genelinde yüzde 33’lere yükselmiş durumda! Yani, her üç kişiden 1’ine miyopi tanısı konuluyor. Gerekli önlemler alınmazsa 2050 yılında bu rakamın yüzde 50’lere varacağı öngörülüyor. Bir başka deyişle, her 2 kişiden 1’inde miyopi görüleceği düşünülüyor! Türkiye’de kapsamlı bir tarama çalışması olmamakla birlikte, klinik gözlemler, son 30 yılda miyopi sıklığının belirgin arttığını ve okul çağındaki çocuklarda yaklaşık yüzde 9 düzeylerine ulaştığını gösteriyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Altunizade Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan,</strong>&nbsp; &nbsp; “Genetik etkenler güçlü bir risk faktörü olsa da küresel &nbsp;ölçekte ’miyopi salgını’ olarak nitelenen bu artışın en önemli sebepleri,&nbsp;özellikle şehirleşmeyle birlikte, çocukların açık havada daha az vakit geçirmeleri ve daha fazla süreyi kapalı ortamlarda okuma, bilgisayar ve tablet kullanımı gibi yakın mesafeden yapılan aktivitelerle geçirmeleridir.&nbsp;Zira, doğal gün ışığına maruziyetin azalması gözlerde miyopiyi engelleyici mekanizmaların, örneğin retina dokusunda salgılanan ve gözün uzamasını baskılayan dopamin hormonunun yeterince tetiklenememesine yol açar, bunun sonucunda miyopi gelişir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Geri dönüşü olmayan görme kayıplarına neden olabilir!</strong></p>

<p>Miyopi, halk arasında uzağı görememe olarak bilinen bir görme bozukluğu olarak tanımlanıyor. Normalde gözün önüne gelen ışınlar retinanın üzerinde odaklanarak net bir görüntü oluşturuyor. Miyopide ise gözün yapısal özellikleri nedeniyle ışınlar retina düzleminin önünde odaklanıyor. Bu durum, özellikle uzaktaki nesnelerin bulanık görülmesine yol açıyor.<strong>&nbsp;</strong>Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan, tedavi edilmeyen miyopinin çocuklarda okul başarısını ve yaşam kalitesini olumsuz etkilerken, yüksek derecelere ulaştığında geri dönüşümü olmayan görme kayıplarına yol açabilen retina dekolmanı, glokom ve erken katarakt gibi ciddi göz hastalıklarına da zemin hazırlayabildiği uyarısında &nbsp;bulunuyor. Bu nedenle, miyopinin erken dönemde tedavi edilmesi, daha da önemlisi gelişme riskinin azaltılması büyük bir önem taşıyor.&nbsp;</p>

<p><strong>MİYOPİ RİSKİNE KARŞI 5 KRİTİK KURAL!&nbsp;</strong></p>

<p>Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan, genellikle okul çağında, özellikle de ilkokul yıllarından ergenlik dönemine uzanan süreçte ortaya çıkan ve ilerleyen miyopinin riskini azaltmak veya ilerlemesini yavaşlatmak için ailelerin alabilecekleri basit ama etkili önlemler olduğuna işaret ederek, “Yaşam tarzı önlemleri tek başına miyopiyi tamamen engellemese &nbsp;de risk faktörlerini azaltır ve mevcut miyopinin ilerleme hızını düşürür. Ailelerin bu konularda çocuklarına sağlıklı görme alışkanlıkları kazandırmaları, miyopiyle mücadelede uzun vadede çok değerli katkılar sağlayacaktır” diyor. Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan,<strong>&nbsp;</strong>çocuklarda miyopi riskini azaltmak için ebeveynlerin almaları gereken<strong>&nbsp;</strong>5 etkili kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!&nbsp;</p>

<p><strong>Her gün en az 1-2 saatini açık havada geçirmeli</strong></p>

<p>Çocuğun her gün bol miktarda gün ışığı alması ve açık havada oynaması, miyopiyi önlemede en güçlü koruyucu faktörlerden birini oluşturuyor. Bilimsel araştırmalara göre; açık havada geçirilen ek her 40 dakikanın miyopi gelişme riskini anlamlı oranda (yüzde 23’e varan düzeyde) azalttığı gösterilmiş. &nbsp;Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan,<strong>&nbsp;</strong>çocukların günde en az 1-2 saatini açık havada geçirmelerini önerdiklerini belirterek, &nbsp;“Haftada 10-14 saat ve üzeri dışarıda bulunan çocuklarda miyopi oranlarının belirgin şekilde daha düşük olduğu kanıtlanmıştır. Bu nedenle, okul sonrasında veya hafta sonu aktivitelerinde park, bahçe, açık alan oyunları gibi fırsatlar artırılmalıdır” bilgisini veriyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Ekrana bakma süresi günde 2 saati aşmasın</strong></p>

<p>Çocuğunuzun tablet, akıllı telefon, televizyon ve bilgisayar gibi dijital ekranlar karşısında geçirdiği süreyi mümkün olduğunca kontrol altına almalısınız. Özellikle küçük yaş gruplarında ekran maruziyetinin uzun süreli olması, gözleri yakına odaklanma konusunda zorluyor ve göz kırpma sıklığını azaltarak, göz kuruluğuna yol açıyor. &nbsp;Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan, özellikle 5-17 yaş arasındaki çocuklarda ekran süresinin günde 2 saatten fazla olmaması gerektiğini belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Ekran süresi uzadığında çocuklarda gözlerde kuruluk, kızarıklık ve bulanık görme şikayetleri artar. Dolayısıyla, ebeveynler evde ekran başında geçirilen zamanı planlayarak, araya farklı aktiviteler koymalıdır. Ayrıca 20-20-20 kuralının uygulanması yarar sağlar. Her 20 dakikalık yakın çalışma sonrasında, en az 20 saniye boyunca 20 feet (~6 metre) uzaktaki bir noktaya bakmak, gözleri rahatlatır. Bu mola alışkanlığı, yakın mesafe odaklamasının gözlerde oluşturduğu baskıyı azaltarak miyopi riskini düşürmeye yardımcı olur. Ekran kullanımında ekran parlaklığını çok yüksek tutmamak ve akşam saatlerinde mümkünse mavi ışık filtreli gözlükler kullanmak da göz yorgunluğunu azaltan önlemlerdendir.”&nbsp;</p>

<p><strong>Okuma mesafesi en az 30-40 santim olmalı</strong></p>

<p>Çocukların kitap okurken, yazı yazarken veya tablet/telefon kullanırken doğru mesafeyi korumaları da miyopi riskini azaltmada kilit bir rol üstleniyor. Okuma mesafesinin en az 30-40 cm olması öneriliyor. Çocuğun çalışma masasında dik oturması, kitabı gözüne yapıştırmaması ve gerekirse büyük puntolu metinler kullanması faydalı oluyor. Bunların yanı sıra uzun süreli yakın çalışma durumlarında düzenli mola vermesi de önem taşıyor.</p>

<p><strong>Çalışma odasında gün ışığı çok önemli</strong></p>

<p>Çocuğun ders çalıştığı veya kitap okuduğu ortamın iyi aydınlatılması göz sağlığı açısından kritik bir önem taşıyor. Zira, yetersiz ışık göz bebeklerinin genişlemesine ve odaklanmanın zorlaşmasına yol açarak gözleri gereğinden fazla zorluyor; bu durum uzun vadede miyopi gelişimini hızlandırabiliyor. Bu yüzden, çocuğun çalışma odasında mümkün mertebe gün ışığı kullanımının teşvik edilmesi gerektiğine işaret eden Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan, “Eğer yapay ışık kullanılıyorsa, ışığın göze doğrudan gelmeyecek şekilde, uygun açıda konumlandırılması gerekir. Masa lambası kullanılıyorsa, ışık kaynağı sayfayı aydınlatmalı, ancak çocuğun gözüne parlamamalıdır” diye konuşuyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Eşyaların yüksekliğine dikkat edin</strong></p>

<p>Miyopi riskine karşı alabileceğiniz bir başka önemli önlem ise çocuğunuzun çalışma ortamındaki eşyaların düzenine dikkat etmek. Masa ve sandalyenin yüksekliğini çocuğunuzun rahat bir görüş pozisyonunda olacağı şekilde ayarlamanız gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan, “Çocuğunuz ne çok eğilerek ne de uzanarak çalışmalıdır” diyor.</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Jun 2025 11:37:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/06/cocuklarda-miyopi-salgina-donustu-1751101856.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarda miyopi salgına dönüştü!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/cocuklarda-miyopi-salgina-donustu-29129</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/cocuklarda-miyopi-salgina-donustu-29129</guid>
                <description><![CDATA[Çocuğun tahtadaki yazıları veya uzaktaki nesneleri bulanık görmesi ve gözlerini kısarak bakması…  Bu sorunlar, halk arasında “uzağı görememe” olarak bilinen miyopinin en yaygın gelişen ve ilk belirtileri olarak öne çıkıyor. Dünya genelinde oldukça sık görülen göz hastalıklarından biri olan ve 2000’li yılların başlarında çocukluk çağında yüzde 20’ler düzeyinde bildirilen miyopinin görülme oranı son yıllarda belirgin yükseliş gösteriyor. Öyle ki Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre; miyopi dünya genelinde yüzde 33’lere yükselmiş durumda! Yani, her üç kişiden 1’ine miyopi tanısı konuluyor. Gerekli önlemler alınmazsa 2050 yılında bu rakamın yüzde 50’lere varacağı öngörülüyor. Bir başka deyişle, her 2 kişiden 1’inde miyopi görüleceği düşünülüyor! Türkiye’de kapsamlı bir tarama çalışması olmamakla birlikte, klinik gözlemler, son 30 yılda miyopi sıklığının belirgin arttığını ve okul çağındaki çocuklarda yaklaşık yüzde 9 düzeylerine ulaştığını gösteriyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan,    “Genetik etkenler güçlü bir risk faktörü olsa da küresel  ölçekte ’miyopi salgını’ olarak nitelenen bu artışın en önemli sebepleri, özellikle şehirleşmeyle birlikte, çocukların açık havada daha az vakit geçirmeleri ve daha fazla süreyi kapalı ortamlarda okuma, bilgisayar ve tablet kullanımı gibi yakın mesafeden yapılan aktivitelerle geçirmeleridir. Zira, doğal gün ışığına maruziyetin azalması gözlerde miyopiyi engelleyici mekanizmaların, örneğin retina dokusunda salgılanan ve gözün uzamasını baskılayan dopamin hormonunun yeterince tetiklenememesine yol açar, bunun sonucunda miyopi gelişir” diyor. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Çocuğun tahtadaki yazıları veya uzaktaki nesneleri bulanık görmesi ve gözlerini kısarak bakması…  Bu sorunlar, halk arasında “uzağı görememe” olarak bilinen miyopinin en yaygın gelişen ve ilk belirtileri olarak öne çıkıyor. Dünya genelinde oldukça sık görülen göz hastalıklarından biri olan ve 2000’li yılların başlarında çocukluk çağında yüzde 20’ler düzeyinde bildirilen miyopinin görülme oranı son yıllarda belirgin yükseliş gösteriyor. Öyle ki Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre; miyopi dünya genelinde yüzde 33’lere yükselmiş durumda! Yani, her üç kişiden 1’ine miyopi tanısı konuluyor. Gerekli önlemler alınmazsa 2050 yılında bu rakamın yüzde 50’lere varacağı öngörülüyor. Bir başka deyişle, her 2 kişiden 1’inde miyopi görüleceği düşünülüyor! Türkiye’de kapsamlı bir tarama çalışması olmamakla birlikte, klinik gözlemler, son 30 yılda miyopi sıklığının belirgin arttığını ve okul çağındaki çocuklarda yaklaşık yüzde 9 düzeylerine ulaştığını gösteriyor. <strong>Acıbadem Altunizade Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan,</strong>    “Genetik etkenler güçlü bir risk faktörü olsa da küresel  ölçekte ’miyopi salgını’ olarak nitelenen bu artışın en önemli sebepleri, özellikle şehirleşmeyle birlikte, çocukların açık havada daha az vakit geçirmeleri ve daha fazla süreyi kapalı ortamlarda okuma, bilgisayar ve tablet kullanımı gibi yakın mesafeden yapılan aktivitelerle geçirmeleridir. Zira, doğal gün ışığına maruziyetin azalması gözlerde miyopiyi engelleyici mekanizmaların, örneğin retina dokusunda salgılanan ve gözün uzamasını baskılayan dopamin hormonunun yeterince tetiklenememesine yol açar, bunun sonucunda miyopi gelişir” diyor. </p>

<p><strong>Geri dönüşü olmayan görme kayıplarına neden olabilir!</strong></p>

<p>Miyopi, halk arasında uzağı görememe olarak bilinen bir görme bozukluğu olarak tanımlanıyor. Normalde gözün önüne gelen ışınlar retinanın üzerinde odaklanarak net bir görüntü oluşturuyor. Miyopide ise gözün yapısal özellikleri nedeniyle ışınlar retina düzleminin önünde odaklanıyor. Bu durum, özellikle uzaktaki nesnelerin bulanık görülmesine yol açıyor.<strong> </strong>Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan, tedavi edilmeyen miyopinin çocuklarda okul başarısını ve yaşam kalitesini olumsuz etkilerken, yüksek derecelere ulaştığında geri dönüşümü olmayan görme kayıplarına yol açabilen retina dekolmanı, glokom ve erken katarakt gibi ciddi göz hastalıklarına da zemin hazırlayabildiği uyarısında  bulunuyor. Bu nedenle, miyopinin erken dönemde tedavi edilmesi, daha da önemlisi gelişme riskinin azaltılması büyük bir önem taşıyor. </p>

<p><strong>MİYOPİ RİSKİNE KARŞI 5 KRİTİK KURAL! </strong></p>

<p>Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan, genellikle okul çağında, özellikle de ilkokul yıllarından ergenlik dönemine uzanan süreçte ortaya çıkan ve ilerleyen miyopinin riskini azaltmak veya ilerlemesini yavaşlatmak için ailelerin alabilecekleri basit ama etkili önlemler olduğuna işaret ederek, “Yaşam tarzı önlemleri tek başına miyopiyi tamamen engellemese  de risk faktörlerini azaltır ve mevcut miyopinin ilerleme hızını düşürür. Ailelerin bu konularda çocuklarına sağlıklı görme alışkanlıkları kazandırmaları, miyopiyle mücadelede uzun vadede çok değerli katkılar sağlayacaktır” diyor. Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan,<strong> </strong>çocuklarda miyopi riskini azaltmak için ebeveynlerin almaları gereken<strong> </strong>5 etkili kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu! </p>

<p><strong>Her gün en az 1-2 saatini açık havada geçirmeli</strong></p>

<p>Çocuğun her gün bol miktarda gün ışığı alması ve açık havada oynaması, miyopiyi önlemede en güçlü koruyucu faktörlerden birini oluşturuyor. Bilimsel araştırmalara göre; açık havada geçirilen ek her 40 dakikanın miyopi gelişme riskini anlamlı oranda (yüzde 23’e varan düzeyde) azalttığı gösterilmiş.  Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan,<strong> </strong>çocukların günde en az 1-2 saatini açık havada geçirmelerini önerdiklerini belirterek,  “Haftada 10-14 saat ve üzeri dışarıda bulunan çocuklarda miyopi oranlarının belirgin şekilde daha düşük olduğu kanıtlanmıştır. Bu nedenle, okul sonrasında veya hafta sonu aktivitelerinde park, bahçe, açık alan oyunları gibi fırsatlar artırılmalıdır” bilgisini veriyor. </p>

<p><strong>Ekrana bakma süresi günde 2 saati aşmasın</strong></p>

<p>Çocuğunuzun tablet, akıllı telefon, televizyon ve bilgisayar gibi dijital ekranlar karşısında geçirdiği süreyi mümkün olduğunca kontrol altına almalısınız. Özellikle küçük yaş gruplarında ekran maruziyetinin uzun süreli olması, gözleri yakına odaklanma konusunda zorluyor ve göz kırpma sıklığını azaltarak, göz kuruluğuna yol açıyor.  Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan, özellikle 5-17 yaş arasındaki çocuklarda ekran süresinin günde 2 saatten fazla olmaması gerektiğini belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Ekran süresi uzadığında çocuklarda gözlerde kuruluk, kızarıklık ve bulanık görme şikayetleri artar. Dolayısıyla, ebeveynler evde ekran başında geçirilen zamanı planlayarak, araya farklı aktiviteler koymalıdır. Ayrıca 20-20-20 kuralının uygulanması yarar sağlar. Her 20 dakikalık yakın çalışma sonrasında, en az 20 saniye boyunca 20 feet (~6 metre) uzaktaki bir noktaya bakmak, gözleri rahatlatır. Bu mola alışkanlığı, yakın mesafe odaklamasının gözlerde oluşturduğu baskıyı azaltarak miyopi riskini düşürmeye yardımcı olur. Ekran kullanımında ekran parlaklığını çok yüksek tutmamak ve akşam saatlerinde mümkünse mavi ışık filtreli gözlükler kullanmak da göz yorgunluğunu azaltan önlemlerdendir.” </p>

<p><strong>Okuma mesafesi en az 30-40 santim olmalı</strong></p>

<p>Çocukların kitap okurken, yazı yazarken veya tablet/telefon kullanırken doğru mesafeyi korumaları da miyopi riskini azaltmada kilit bir rol üstleniyor. Okuma mesafesinin en az 30-40 cm olması öneriliyor. Çocuğun çalışma masasında dik oturması, kitabı gözüne yapıştırmaması ve gerekirse büyük puntolu metinler kullanması faydalı oluyor. Bunların yanı sıra uzun süreli yakın çalışma durumlarında düzenli mola vermesi de önem taşıyor.</p>

<p><strong>Çalışma odasında gün ışığı çok önemli</strong></p>

<p>Çocuğun ders çalıştığı veya kitap okuduğu ortamın iyi aydınlatılması göz sağlığı açısından kritik bir önem taşıyor. Zira, yetersiz ışık göz bebeklerinin genişlemesine ve odaklanmanın zorlaşmasına yol açarak gözleri gereğinden fazla zorluyor; bu durum uzun vadede miyopi gelişimini hızlandırabiliyor. Bu yüzden, çocuğun çalışma odasında mümkün mertebe gün ışığı kullanımının teşvik edilmesi gerektiğine işaret eden Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan, “Eğer yapay ışık kullanılıyorsa, ışığın göze doğrudan gelmeyecek şekilde, uygun açıda konumlandırılması gerekir. Masa lambası kullanılıyorsa, ışık kaynağı sayfayı aydınlatmalı, ancak çocuğun gözüne parlamamalıdır” diye konuşuyor. </p>

<p><strong>Eşyaların yüksekliğine dikkat edin</strong></p>

<p>Miyopi riskine karşı alabileceğiniz bir başka önemli önlem ise çocuğunuzun çalışma ortamındaki eşyaların düzenine dikkat etmek. Masa ve sandalyenin yüksekliğini çocuğunuzun rahat bir görüş pozisyonunda olacağı şekilde ayarlamanız gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Semra Akkaya Turhan, “Çocuğunuz ne çok eğilerek ne de uzanarak çalışmalıdır” diyor.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 25 Jun 2025 12:30:13 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/06/cocuklarda-miyopi-salgina-donustu-1750843813.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gençlerin sessiz düşmanı: Esrar bağımlılığı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/genclerin-sessiz-dusmani-esrar-bagimliligi-29120</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/genclerin-sessiz-dusmani-esrar-bagimliligi-29120</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Bahruz Shukurov, 25 Haziran Uluslararası Uyuşturucu Kullanımı ve Kaçakçılığı ile Mücadele Günü kapsamında, özellikle gençler arasında zararsız olduğuna inanılan esrar maddesinin fiziksel, psikolojik ve sosyal etkileriyle birlikte bağımlılık yapıcı özellikleri ve tedavi süreçlerinden bahsetti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Esrar bağımlılık yapıcı bir madde!</strong></p>

<p>Esrar maddesinin bağımlılık yapmadığı düşüncesinin özellikle gençler arasından yaygın bir inanış olduğunu dile getiren Dr. Bahruz Shukurov, “Oysa esrar ikinci kez kullandığında bile kişi de daha sık ve yoğun kullanım eğilimi yaratabilir. Haftada birkaç kez kullanan kişilerde yüzde 60 hatta yüzde 90 oranında bağımlılık geliştiği görülmektedir.” dedi.</p>

<p>Esrar alındığı zaman vücutta oluşan değişimlere değinen Shukurov, “Nabız artışı, tansiyon yükselmesi, konuşkanlık, marazi neşe, gevşeme hali, aşırı gülme krizleri, koordinasyon bozulması, odaklanmada bozulmalar, zaman ve mekan algısında değişiklikler oluşabilir. Bu değişiklikler halüsinasyon görmeye kadar ilerleyebilir. Mistik düşünceler ortaya çıkabilir. Daha ileri seviyede bu paranoya bile dönüşebilir. Akut olarak ortaya çıkan neşe hali, konuşkanlık, gevşeme, rahatlama kısa bir süre sonra yerini duygusal çöküntüye bırakır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Ergenlerde ve genç yetişkinlerde psikoz ve şizofreni riskini yedi kat artırıyor </strong></p>

<p>Esrar maddesi vücuda alındığında akut psikoz da ortaya çıkabileceğine dikkat çeken Dr. Bahruz Shukurov, “Kötülük görme sanrıları ve kıskançlık hezeyanları şeklinde kendini gösteren bu duruma kenevir deliliği de denilir. Genellikle bir gün gibi kısa süren bu durum bazen kalıcı psikoza da dönüşebilir. Esrar kullanımı özellikle ergenlerde ve genç yetişkinlerde psikoz ve şizofreni riskini yedi kat artırır.” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Esrar cinsel işlevleri olumsuz etkiliyor!</strong></p>

<p>Esrarın kişiyi rahatlatmasından dolayı cinsel performansı artırdığı düşüncesinin yaygın olduğunu aktaran Dr. Bahruz Shukurov, “Esrar erkeklerde sertleşme bozukluğunu iki kat artırır. Sertleşme bozukluğuna neden olmasının yanında testosteron hormonunun salınımını da azaltır.” dedi.</p>

<p>Testosteron salınımının azalmasıyla jinekomasti yani erkeklerde meme büyümesi ortaya çıktığını ifade eden Shukurov, “Sperm sayısını azaltmasıyla birlikte spermlerin canlılığını ve hareketliliğini azaltır. Kadınlarda da doğurganlığı azaltır. Esrar hamilelik sırasında kullanıldığında bebeklerde çeşitli gelişimsel geriliklere yol açabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Akciğer kanserine yakalanma oranı sigara kullananlara göre beş kat fazla!</strong></p>

<p>Esrarın öğrenme sürecini bozarak özellikle hafızayı etkilediğine dikkat çeken Psikiyatri Uzmanı Dr. Bahruz Shukurov, “Kısa süreli belleği bozar, bu da kişinin konsantre olmasını, odaklanmasını, dinlemeyi sürdürmesini olumsuz yönde etkiler. Öğrenmeyi bozucu etkisi o kadar ön plandadır ki erken ergenlikte kullanıldığı zaman sonradan IQ düşüşlerine neden olabilir.” dedi.</p>

<p>Esrar alındığı zaman nabzın 140 üzerine çıkabildiğini, bu durumun da tansiyon yükselmesi ve çeşitli kalp sorunlarını ortaya çıkarabildiğini aktaran Shukurov, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Özellikle esrar alınımın ilk bir saati içerisinde kalp krizi riskinin esrar almayanlara göre dört kat daha fazla olduğu saptanmıştır. Esrar genel olarak bağışıklığı düşürür. Akciğer enfeksiyonlarına ve akciğer kanserine neden olma riski yüksektir. Esrar kullananların akciğer kanserine yakalanma oranı sigara kullananlara göre beş kat fazladır. Esrar içenler genelde esrarı akciğerlerine daha derin çekerler ve nefeslerini daha uzun süre tutarlar. Esrarın akciğer üzerine olumsuz etkisi bu açıdan sigaradan daha fazla olur. Esrar alımı sırasında gözdeki kızarıklığın nedeni esrarın göz damarlarının genişlemesine sebep olmasıdır.”</p>

<p><strong>Aile davranışları bağımlılık sürecini etkileyebilir!</strong></p>

<p>Diğer bağımlılıklarda olduğu gibi esrar bağımlılığının da bir aile hastalığı olduğunu kaydeden Dr. Bahruz Shukurov, “Bağımlı bireyin davranışları diğer aile üyelerini etkileyip aile üyelerinin hastalanmasına sebep olabilir.” dedi.</p>

<p>Ailenin davranışları ve tutumlarının da esrar bağımlısı bireyin bağımlılık sürecini etkileyebildiğini sözlerine ekleyen Shukurov, bu nedenle tedavi sürecine bireyin ailesinin de dahil edilmesinin önemini vurguladı ve bağımlı kişiye yardımcı olmak isteyen aile ve arkadaş çevresinin kişiyi danışmanlık amacıyla bir psikiyatri ya da bağımlılık uzmanına yönlendirmesi gerektiğini söyledi.</p>

<p><strong>Tedavi, kişiye özel bir planla başlıyor!</strong></p>

<p>Esrar bağımlılığı tedavisinde ilk adımın detaylı bir analizle tanının kesinleştirilmesi olduğunu dile getiren Dr. Bahruz Shukurov, “Kişinin ne düzeyde esrar içtiğine, kötüye kullanım düzeyine, bağımlılık düzeyine ve kişinin esrar kullanımının hayatının başka alanlarını nasıl etkilediğine bakarak bir çizelge hazırlanır.” dedi. </p>

<p>Esrar bırakıldığı zaman çeşitli ruhsal ve fiziksel yoksunluk belirtilerine yol açabileceğinin altını çizen Shukurov, “Bunların arasında huzursuzluk, sinirlilik, iştahta azalma, uykusuzluk, ateş, bulantı, terleme, titreme, gevşeyememe sayılabilir. Yoksunluk döneminin tıbbı bir müdahale olmadan geçiştirilmesi çok zor olabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Esrar bağımlılığı, bir yaşam biçimini temsil ettiği için kurtulmak zor olabilir!</strong></p>

<p>Yoksunluk sürecinin dört haftadan altı haftaya kadar sürebildiğini belirten Dr. Bahruz Shukurov, “Detoksifikasyon yani arınma, tedavinin başlangıcıdır. Yoksunluk belirtileri bulguları geçtikten sonra bağımlı hastalarda bazı sıkıntılar devam edebilir.” dedi.</p>

<p>Bu sıkıntıların başında esrar içme isteği geldiğini aktaran Shukurov, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Esrar bağımlılığı sadece esrar içmek ilgili değildir. Hastanın düşünceleri, duygularını yönetmesi, hayat tarzı, ilgileri, eğlenmesi esrarın etrafında döner. Bundan dolayı kişinin hayatından esrarın çıkması neredeyse kişiyi sudan çıkmış balığa dönüştürür. Özellikle yoksunluk dönemini atlattıktan sonra artık esrar etrafında dönmeyen hayat tarzının oluşturulması, yeni arkadaşların edinilmesi, hobilerin edinilmesi, sosyal hayat tarzının düzenlenmesi, eğlence dünyasının çeşitlendirilmesi tedavide ilerlemeyi sağlar. Esrarın yoksunluk dönemi atlatıldıktan sonra da doktor ve psikolog desteğinin devam ettirilmesi önem taşır.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 24 Jun 2025 16:16:17 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/06/genclerin-sessiz-dusmani-esrar-bagimliligi-1750770977.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz sıcaklarında beslenmenizde bunlara dikkat edin!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/yaz-sicaklarinda-beslenmenizde-bunlara-dikkat-edin-29115</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/yaz-sicaklarinda-beslenmenizde-bunlara-dikkat-edin-29115</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, yaz aylarında sağlıklı beslenme ve yeterli sıvı alımı için dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kafeinli içecekler su ihtiyacını karşılamaz!</strong></p>

<p>Hava sıcaklıklarının artmaya başlamasıyla özellikle vücudun ter ve vücut sıvıları ile kaybettiği sıvının geri koyulması gerektiğini dile getiren Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Yani su içmek elzemdir. Eğer sade su içmeyi sevmiyorsanız, içine meyve dilimleri ekleyerek tadını biraz daha aromalı hale getirebilir, antioksidan alımınızı arttırabilirsiniz.” dedi.</p>

<p>Soğuk kahveler ve soğuk çaylar gibi içeceklerin su ihtiyacını istenilen düzeyde karşılamayacağına vurgu yapan Yiğit, “Çay, kahve gibi kafeinli içecek tüketimini günlük olarak TÜBER’de (Türkiye’ye Özgü Beslenme Rehberi) belirtildiği gibi 800 ml ile sınırlandırmanız uygun olacaktır.” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Tuz tüketimi sınırlandırılmalı!&nbsp;</strong></p>

<p>Kabak, salatalık, yeşil biber, semizotu gibi su içeriği yüksek olan sebzelere beslenmede daha sık yer verilmesi gerektiğini kaydeden&nbsp;Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya&nbsp;Yiğit, “Su içeriği yüksek olan ve A, C, E gibi antioksidan vitaminleri bolca içeren &nbsp;karpuz, kavun, üzüm, şeftali gibi meyveleri de öğünlerinize ekleyin. Ancak bu meyvelerin şeker oranı da yüksek olduğu için tüketim miktarına dikkat edilmeli.” dedi.&nbsp;</p>

<p>Susuzluk hissinin artmaması ve vücudun ödem tutmaması için tuz kullanımının da sınırlandırılması gerektiğine dikkat çeken Yiğit, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Özellikle ev dışında yani restoranlarda yenilen yemeklerin tuz içeriği ve yağ içeriği evde yapılanlara göre daha yüksek olabiliyor. Bu nedenle en azından hazır soslar, mayonezli ve kremalı besinleri sınırlandırmakta fayda var.”</p>

<p><strong>Dondurma ve soğuk atıştırmalıklarını evde yapabilirsiniz!&nbsp;</strong></p>

<p>Yaz aylarının vazgeçilmez lezzeti dondurmanın da sıcak havalarda tüketilebileceğini ifade eden&nbsp;Hülya&nbsp;Yiğit, “Ancak dondurma seçerken iyi kalitede olanlara yönelmekte fayda var.&nbsp;Keçi sütü ve salep kullanılarak hazırlanan Maraş dondurması uygun porsiyonda tercih edilebilir.” dedi.</p>

<p>Şekersiz olarak, tatlandırıcı eklenmeden&nbsp;meyvelerden yapılan sorbeler ve dondurulmuş meyveli yoğurtların da kolaylıkla bulunabildiğini kaydeden Yiğit, “Hatta evde bile bu tür yiyecekler kolaylıkla yapılabiliyor. Dondurma ve soğuk atıştırmalık ihtiyacı bu şekilde de karşılanabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Yaz aylarında glisemik indeksi yüksek karbonhidratlardan kaçının!&nbsp;</strong></p>

<p>Süt ürünleri, et, tavuk, balık gibi yiyeceklerin özellikle sıcak havalarda mikrobiyal bir bulaşma olmaması, besin zehirlenmesine yol açmaması için uygun sıcaklıklarda muhafaza edilmesi gerektiğine dikkat çeken&nbsp;Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Bu tür besinler dışarıda uzun süre bekletilmemeli.” dedi.</p>

<p>Yiğit, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Pilav, makarna, beyaz ekmek gibi glisemik indeksi yüksek karbonhidratlar yerine siyez bulguru, organik tam buğday ekmekleri, nohut, yeşil mercimek gibi haşlanmış kurubaklagiller ile yapılan salataları tercih etmek de yaz aylarında yaşam kalitenizi arttıracaktır.”&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 23 Jun 2025 17:13:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/06/yaz-sicaklarinda-beslenmenizde-bunlara-dikkat-edin-1750687991.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Anoreksiya tedavisinde erken müdahale hayat kurtarır!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/anoreksiya-tedavisinde-erken-mudahale-hayat-kurtarir-29106</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/anoreksiya-tedavisinde-erken-mudahale-hayat-kurtarir-29106</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, anoreksiya nervozanın psikolojik ve fiziksel boyutları ile gelişim nedenleri ve tedavi süreci hakkında bilgi verdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p></p>

<p><strong>Anoreksiya, benlik algısı ile duyguları düzenlemede yaşanan bozukluklarla kendini gösteriyor!</strong></p>

<p>Anoreksiyanın, temel olarak kişinin beden algısı ve kilo kontrolü üzerine yoğunlaşan, ciddi bir yeme bozukluğu olduğunu ifade eden Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Anoreksiya nervoza adıyla bilinen bu hastalıkta kişi, şiddetli kilo alma korkusu yaşar, kendisini sürekli kilolu hisseder ve bu nedenle ciddi şekilde kilo kaybeder.” dedi.</p>

<p>Kişinin bedenini olduğundan daha büyük algıladığını ve kilo kontrolü için yemek kısıtlama, aşırı egzersiz, bazen kusma veya laksatif kullanımı gibi davranışlar geliştirdiğini dile getiren Şen, “Psikolojik bir rahatsızlık olarak anoreksiya; benlik algısı bozukluğu, yeme davranışları üzerinde patolojik kontrol ve duygusal düzenleme sorunları ile karakterizedir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sadece kilo verme isteği değil, ciddi bir psikiyatrik bozukluk! </strong></p>

<p>Toplumda bazen sağlıksız diyet yapmanın, aşırı kilo takıntısı veya zayıflama isteğinin ‘anoreksiya’ gibi algılanabildiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Ancak anoreksiya nervoza bir psikiyatrik tanıdır ve yalnızca kilo verme isteğiyle sınırlı değildir.” dedi.</p>

<p>Her iki durum arasındaki temel farklara değinen Şen, şunları söyledi:</p>

<p>“Toplumsal zayıflama takıntısı, daha yüzeysel, dönemsel ve sosyal etkiyle gelişebilir. Anoreksiya nervoza ise; kilo almaktan aşırı korku, bozulmuş beden algısı ve kişinin fiziksel sağlığını ciddi riske atan yeme davranışı değişiklikleri ile giden kompleks bir psikiyatrik tablodur. Ayrıca anoreksiya nervozada adet kesilmesi, halsizlik, saç dökülmesi gibi fizyolojik belirtiler ile eşlik eden anksiyete, obsesif-kompulsif belirtiler sık görülür.”</p>

<p><strong>Anoreksiya gelişiminde kişilik özellikleri ve erken dönem yaşantılar etkili! </strong></p>

<p>Araştırmaların anoreksiya nervozanın gelişiminde kişilik özellikleri ve erken dönem yaşantılarının etkili olduğunu gösterdiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Mükemmeliyetçilik, aşırı kontrolcülük, detaycılık ve katılık, düşük benlik saygısı, onay arayışı gibi durumlar etkili olur.” dedi.</p>

<p>Çocuklukta yaşanan duygusal ihmal, aşırı eleştirel ebeveyn tutumu, ailede kilo ve dış görünüş odaklılık, cinsel istismar ve zorbalık gibi travmatik yaşantıların anoreksiya gelişimi için zemin hazırlayabileceğini aktaran Şen, aile içi yüksek beklenti, katı kurallar ve düşük duygusal ifade ortamının da risk faktörleri arasında olduğuna işaret etti.</p>

<p><strong>Anoreksiya tedavi edilebilir ama uzun ve çok yönlü bir süreç! </strong></p>

<p>Anoreksiya tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Ancak tedavi süreci karmaşık, uzun soluklu ve multidisipliner bir yaklaşım gerektirir. Erken müdahale edilmesi, tedavi başarısını artırır.” dedi.</p>

<p>Tedavinin, psikoterapi, psikiyatri, diyetisyen ve gerekiyorsa dahiliye/endokrinoloji uzmanlarının iş birliğiyle yürütüldüğünü açıklayan Şen, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Anoreksiya tedavisinde kanıta dayalı psikoterapi yöntemleri uygulanır. Bilişsel Davranışçı Terapi ile yeme davranışını sürdüren olumsuz düşünce ve inançların değiştirilmesi hedeflenir. Aile Temelli Terapi, özellikle ergen ve genç erişkinlerde, ailenin destekleyici rolünü güçlendiren ve birlikte iyileşme süreci öneren bir yaklaşımdır. Duygu Düzenleme Terapileri, kişinin duygularını tanıma, ifade etme ve sağlıklı biçimde yönetmesini amaçlar. Şema Terapi ya da Psikodinamik Terapilerde, derinlemesine kişilik yapılanması ve erken dönem yaşantılarla çalışılır.</p>

<p>Ayrıca hastalarda ilaç tedavisi ve TMU tedavisinden yararlanılır.”</p>

<p><strong>Anoreksiyada kişi hastalığı ‘kontrol aracı’ olarak görebilir!</strong></p>

<p>Anoreksiya nervozada tedaviye direncin çok yaygın olduğunu kaydeden Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Çünkü kişi kilo alma düşüncesiyle yoğun anksiyete yaşar ve hastalığı ‘kontrol aracı’ olarak görebilir.” dedi. </p>

<p>Direnç durumunda atılabilecek adımlara değinen Şen, “Empatik ve yargısız yaklaşım, küçük hedeflerle ilerleme, kilo alma korkusunu anlamaya yönelik terapötik çalışmalar, hastanın kontrol hissini tamamen kaybettiği algısını düzeltmek, aileyi sürece katmak ve desteklemek direnci aşmada etkili olur. Zorlayıcı değil, işbirliğine dayalı bir ilişki kurmak önemlidir.</p>

<p>Tedavi süresi kişiden kişiye değişir. Ortalama olarak 1-2 yıl sürebilir. Beden ağırlığı normale dönse bile psikolojik toparlanma ve beden algısının düzelmesi daha uzun sürebilir. Yeme davranışı düzelse de duygusal düzenleme becerileri, benlik algısı ve sosyal ilişkiler üzerinde çalışmak gerekebilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Anoreksiya sadece bir yeme problemi değil, derin bir ruhsal sorun!</strong></p>

<p>Anoreksiya nervozada nüks riskinin yüzde 30 ila 50 civarında olduğunun da altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Nüksü önlemek için, tedavi sürecinin yeterince uzun sürmesi, destekleyici psikoterapilerin devam etmesi, anksiyete ve duygu düzenleme becerilerinin güçlendirilmesi, olumsuz beden algısı üzerinde çalışılması gerekir.” dedi.</p>

<p>Beden algısının yeniden inşasında, ayna çalışmaları, dans, sanat terapisi gibi beden odaklı terapiler, duygu ve beden farkındalığı çalışmaları, negatif iç konuşmaların fark edilmesi ve dönüştürülmesinin etkili olduğunu da aktaran Şen, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Ayrıca, kişinin sosyal destek kaynaklarını güçlendirmesi ve stresle baş etme yöntemleri geliştirmesi uzun vadede koruyucu rol oynar. Anoreksiya yalnızca bir yeme problemi değil, beden algısı ve duygularla ilgili derin bir ruhsal sorundur. Erken fark edilmesi ve destek olunması hayat kurtarıcıdır. Eğer çevrenizde böyle bir sorun yaşadığını düşündüğünüz biri varsa, onu mutlaka bir uzmana yönlendirin ve yalnız olmadığını hissettirin.”</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 21 Jun 2025 13:30:09 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/06/anoreksiya-tedavisinde-erken-mudahale-hayat-kurtarir-1750501809.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dış Kulak İltihabı Sezonu Açıldı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/dis-kulak-iltihabi-sezonu-acildi-29089</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/dis-kulak-iltihabi-sezonu-acildi-29089</guid>
                <description><![CDATA[Halk arasında yüzücü kulağı olarak da bilinen dış kulak iltihabı (Otitis Eksterna), dış kulak yolu derisinin iltihaplanmasıyla ortaya çıkan bir durum.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kulak kepçesinden kulak zarına kadar uzanan bu yolun enfeksiyonu genellikle bakteri veya mantar kaynaklı olurken, en önemli nedeni hijyen açısından yetersiz su ile temastır. Yeterince temiz olmayan deniz ya da havuzda yüzme, duş alınması sırasındaki su teması ile kulağa su kaçması, nemli ortamları seven bakteri ve mantarların daha da çoğalmasına neden olur. Özellikle yanlış kulak temizleme alışkanlığı gibi nedenlerle kulaklarını tahriş edenler ve bağışıklığı zayıf kişilerin bu soruna daha yatkın olduğunu söylemek mümkün.</p>

<p><strong>En klasik belirtisi kulak ağrısı</strong></p>

<p>Tragus (kulak yolunun çıkışındaki kıkırdak çıkıntı) üzerine basılması ile artan ağrı oldukça şiddetlidir. Dış kulak yolunun ödeme ve iltihabi atıklara bağlı tıkanmasıyla bazen kaşınma gibi şikayetler de olabilir. Genel belirtileri şu şekildedir:&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Dış kulak yolunda kızarıklık ve ağrı&nbsp;</li>
	<li>Akıntı</li>
	<li>Kaşıntı&nbsp;</li>
	<li>Dokunmaya karşı hassasiyet&nbsp;</li>
	<li>Şişlik&nbsp;</li>
	<li>İşitmede zorluk yaşama&nbsp;</li>
	<li>Kulak çınlaması&nbsp;</li>
</ul>

<p><strong>Nasıl tedavi edilir?</strong></p>

<p>Muayene sonucu teşhisi konan dış kulak iltihabının tedavisi için, temel olarak lokal antibiyotikler, ağrı kesiciler kullanılır ve sudan korunma gibi yöntemler uygulanır. Ek bir hastalıkta veya tedaviye yanıt&nbsp;alınamadığı durumlarda ise uzman doktor kontrolünde antibiyotik tedavisi uygulanabilir. Tedaviye başlandıktan sonra 3 gün içinde şikayetler azalırken, 10 günlük bir sürede hastalık genellikle geçmiş olur.&nbsp;</p>

<p>Dış kulak iltihabının belirtilerinin hafif de olsa ciddiye alınması gerektiğini söyleyen&nbsp;<strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ziya Saltürk</strong>, geç kalınması durumunda ilerleyecek iltihabın çevre dokulara yayılarak daha büyük sorunlara yol açabileceğine dikkat çekiyor. Sorundan korunmak için ise alınabilecek bazı basit önlemler var:&nbsp;</p>

<p><strong>Emin değilseniz önlem alın:</strong>&nbsp;Temizliğinden emin olmadığınız havuz ve deniz suyunda yüzecekseniz, kulağınıza su kaçmasını engellemek için yüzücü bonesi, silikon kulak tıkacı ya da vazelinli pamuk kullanın. &nbsp;</p>

<p><strong>İyice kurulayın:</strong>&nbsp;Duş ve yüzme sonrası kulaklarınızı nemli bırakmayın, mutlaka iyice kurulayın.&nbsp;</p>

<p><strong>Sert cisimlerle temizlemeyin:</strong>&nbsp;Kulak içi temizliğinde pamuklu çubuklar kullanmayın. Bu tip sert müdahaleler, kulaktaki koruyucu tabakaya zarar verir ve sorunun daha da büyümesine neden olur. Sizi rahatsız eden şikayetleriniz olursa, en kısa zamanda bir uzmana başvurun.&nbsp;</p>

<p><strong>Kontrollerinizi aksatmayın:</strong>&nbsp;Kronik bir hastalığınız varsa ve bağışıklığınız zayıfsa düzenli kulak muayenelerinizi ihmal etmeyin. Bu sayede, ilerleyecek iltihabi bir durumu erkenden önlemiş olursunuz.&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 18 Jun 2025 12:34:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/06/dis-kulak-iltihabi-sezonu-acildi-1750239258.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sessiz kalp krizinin 7 belirtisi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/sessiz-kalp-krizinin-7-belirtisi-29080</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/sessiz-kalp-krizinin-7-belirtisi-29080</guid>
                <description><![CDATA[Oksijen ve besin içeren kanı, vücuttaki tüm sistem ve organlara pompalayarak onları besleyen kalp, yaşamımızın vazgeçilmez başrol oyuncusudur. Sağlıklı yaşam alışkanlıklarından uzaklaşılması saat gibi çalışan bu organın görevlerini düzgünce yerine getirememesine sebep olabilir. Kalple ilgili sağlık problemlerinin bazen sinsi ilerleyebileceğinden bahseden Anadolu Sağlık Merkez Hastanesi’nden Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Özellikle sessiz kalp krizleri, toplumda yeterince bilinmeyen ama ciddi sonuçlara yol açabilen bir konu. Bilinçlenerek ayırt edici belirtileri tanımak, yaşamsal fonksiyonlarda geri dönüşü olmayan rahatsızlıklar yaşanmasını önler” dedi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Kalp krizi genellikle göğüs ağrısı, kol uyuşması ve nefes darlığı gibi belirtilerle akla geliyor. Ancak her kalp krizinin bu kadar açık sinyaller vermeyebileceğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkez Hastanesi’nden Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Sessiz kalp krizi olarak adlandırdığımız ve sanılandan daha yaygın olan bu komplikasyonda kişi atak geçirdiğinin farkına bile varamıyor. Bu noktada kişilerin sağlık kontrollerini aksatmaması, dengeli beslenmesi, sigara ve alkol gibi zararlı alışkanlıklardan uzak durması, stresi yönetebilmesi ve düzenli egzersiz yapması hayat kurtarıcı faktörler olarak öne çıkıyor. Örneğin günde 30 dakikalık bir yürüyüş bile kalp sağlığı için büyük bir fark yaratıyor” dedi.</p>

<p><strong>Kişi kriz atlattığını tesadüfen öğrenebiliyor</strong></p>

<p>Sessiz kalp krizinde kalp damarlarından biri tıkanmış olsa bile belirtiler şiddetli olmadığı için kişi bunu basit bir mide rahatsızlığı ya da yorgunluk olarak yorumlayabilir diyen Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Bu tür krizler özellikle diyabetliler, kadınlar, 65 yaş üstü bireyler, ailede kalp hastalığı öyküsü olanlar, yoğun stres altında yaşayanlar ve sigara kullananlarda daha sık görülür. Atlatılan rahatsızlık genellikle EKG, kan testleri veya geçmişe dönük yapılan kontroller sırasında ortaya çıkar. Kişi, geçmişte farkında bile olmadan kalp krizi geçirdiğini öğrenince büyük bir şaşkınlık yaşar” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Griple karıştırılabiliyor</strong></p>

<p>Belirtiler çok hafif olduğundan ya da grip, yorgunluk gibi durumlarla karıştırabildiğinden sessiz kalp krizinin fark edilmeyebildiğini belirten Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Özellikle kadınlar ve yaşlılar, kalp krizinin klasik belirtilerini yaşamaz. Kimi zaman da günlük koşuşturmacada bedenin verdiği küçük sinyaller göz ardı edilir. Bu sebeple halsizlik, baş dönmesi, soğuk terleme ve hazımsızlık gibi ilk bakışta kalple ilişkilendirilmeyecek belirtiler yaşayan ve risk grubu içinde bulunan kişiler vakit kaybetmeden bir sağlık merkezine başvurmalı. Kardiyoloji uzmanı gerekli görürse; kalbin elektriksel aktivitesini gösteren EKG, kalp hasarını gösteren troponin, kalbin egzersize tepkisini ölçen efor, kalp kası ve kapakçıklarını inceleyen ekokardiyografi gibi testlerden yardım alınabilir” dedi.</p>

<p><strong>Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, sessiz kalp krizi belirtilerini sıraladı:</strong></p>

<ol>
	<li>Geçmeyen ve nedeni açıklanamayan sırt, çene veya boyun ağrısı.</li>
	<li>Sürekli hissedilen halsizlik ve derin bir bitkinlik.</li>
	<li>Sebepsiz mide bulantısı, şişkinlik veya hazımsızlık.</li>
	<li>Genellikle gece yaşanan ve nedensizce oluşan soğuk terleme.</li>
	<li>Özellikle ayakta dururken yaşanan baş dönmesi ve baygınlık hissi.</li>
	<li>Merdiven çıkmak gibi basit eylemlerde alışılmadık zorlanma.</li>
	<li>Aralıklı ve hafif hissedilen küçük göğüs sıkışmaları.</li>
</ol>

<p><strong> </strong></p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Jun 2025 12:28:01 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/06/sessiz-kalp-krizinin-7-belirtisi-1750152481.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tümörleri buharlaştıran mucize: Ablasyon</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/tumorleri-buharlastiran-mucize-ablasyon-29063</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/tumorleri-buharlastiran-mucize-ablasyon-29063</guid>
                <description><![CDATA[Son yıllarda kanser tedavilerinde yaşanan gelişmelerle özellikle girişimsel onkoloji kavramı ön plana çıkmaya başladı. Girişimsel onkolojiyi ultrason, tomografi, anjiyografi gibi radyolojik görüntülemelerle yapılan minimal cerrahi tedaviler olarak tanımlamak mümkün. Tam bu noktada tümörleri ısıyla eriterek adeta buharlaştıran ablasyon tekniğinden bahseden Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Girişimsel Radyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Murat Dökdök, “Ablasyon sayesinde görüntülüme yaparken bir yandan da ısı vererek tümörü yok edebiliyoruz. İşlemde kullanılan özel bir iğne sayesinde herhangi bir kesiye de ihtiyaç duyulmuyor. Cerrahi ile neredeyse eş düzeyde başarı sağlayan bu teknik, son yıllardaki kanser tedavileri arasında oldukça dikkat çekiyor” dedi. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong></p>

<p>Ablasyon, girişimsel onkoloji başlığı altında en çok dikkat çeken uygulamalardan biri. Son yapılan bilimsel çalışmalarda cerrahi seçeneklerle aynı başarıyı yakaladığı görülen bu işlemin her tümörde kullanılabildiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Girişimsel Radyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Murat Dökdök, “Bununla beraber karaciğer, akciğer, böbrek, yumuşak doku ve kemik kanserlerinde daha sık başvurulan bir yöntem. Sözcük olarak ‘eritme’ anlamına gelen ablasyon, tümörlerin en az 70-80 derece sıcaklığa maruz bırakılarak yakılmasına ve böylece kitlenin tamamen yok edilmesi anlamına geliyor” dedi.</p>

<p><strong>Kesi ve yara izi yok</strong></p>

<p>Ablasyonun, biyopsi iğnesine benzer özel bir iğneyle ciltten kesi yapmadan görüntüleme eşliğinde tümörün içine girilerek yürütüldüğünü ifade eden Doç. Dr. Ahmet Murat Dökdök, “Bu sayede, cilt üzerinde herhangi bir yara izi oluşmuyor. İğnenin ucundan tümör hücresine verilen ısı enerjisiyle tümör yakılıyor. Cerrahi ile karşılaştırıldığında risklerin düştüğünü ve iyileşme sürecinin hızlandığını görüyoruz. Üstelik sadece ileri evre hastalarda değil hastalığın en erken evrelerinde de önerilebiliyor” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>İşlem süresi kitle sayısına göre değişiyor</strong></p>

<p>Ablasyon tedavisinin süresinin lezyon sayısına göre değiştiğini açıklayan Doç. Dr. Ahmet Murat Dökdök, “Örneğin bir-iki lezyon için ablasyon süresi bir saat iken, 10 lezyon söz konusuysa üç-dört saatlik bir süreye ihtiyaç duyuluyor. İşlem öncesinde ve sonrasında hastanın standart cerrahi prosedürlere uygun hazırlık yapması yeterli. İşlem sonrasında olası kanama ya da enfeksiyonlar için de hastaların bilgilendirilmesi ve periyodik kontrollerin sıkı bir şekilde yürütülmesi önemli” dedi.</p>

<p><strong>Ablasyon sonrası tüm tümör sınırları kontrol altında </strong></p>

<p>İşlemin başarısını ölçmek için yapay zekâ destekli görüntüleme yöntemlerinden faydalanıldığını vurgulayan Dökdök, “Böylece tüm tümör sınırları kontrol ediliyor. Görüntüleme için en sık ultrason kullanılsa da yavaş yavaş anjiyografik tomografinin öne çıkmaya başladığı bir gerçek. Özellikle tümörlere ulaşırken navigasyon ve planlama amaçlı kullanılan anjiyografik tomografi, bazı hastalarda diğer görüntüleme yöntemleri ile saptanamayan ek lezyonları yakalayarak rakiplerinin önüne geçiyor. X-ışını ile kan damarlarının görüntülenmesi anlamına gelen anjiyografik yöntem ile atar damara ilaç veriliyor ve elde edilen tomografik görüntülerle tümör hakkında detaylı bilgiye ulaşılıyor. Ablasyon uygulanan kitleler işlem sonrası aynı yöntem ile tekrar kontrol ediliyor. Yakın gelecekte tüm bu tedaviler yapay zekâ ve navigasyon teknolojileriyle daha çok entegre olacak. Böylece hastalar çok daha hızlı, kolay bir tedavi imkanına sahip olacak ve radyasyona daha az maruz kalacaklar” dedi. </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Jun 2025 11:53:31 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/06/tumorleri-buharlastiran-mucize-ablasyon-1749804811.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Suya atlarken bir kez daha düşünün!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.malatyadan.com/haber/suya-atlarken-bir-kez-daha-dusunun-29039</link>
                <guid>https://www.malatyadan.com/haber/suya-atlarken-bir-kez-daha-dusunun-29039</guid>
                <description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahı Op. Dr. İdris Avcı, havuz ve denizde meydana gelebilecek boyun ve bel kırıkları, risk faktörleri, yaş gruplarına göre yatkınlık ve tedavi süreçlerinden bahsetti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sıcak yaz aylarında serinlemek ve eğlenmek için havuz ve deniz aktiviteleri yoğunlaştığını hatırlatan Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahı Op. Dr. İdris Avcı, “Ancak, dikkatsizlik veya güvenlik önlemlerinin yetersiz olduğu durumlarda boyun ve bel kırıkları gibi ciddi yaralanmalar meydana gelebilir. Özellikle sığ suya atlama, baş, boyun ve omurga üzerinde ciddi travmalara yol açabilir.” dedi.</p>

<p>Havuz veya denizde yapılan atlayışlar sırasında, vücudun yüzeyle hızlı ve sert bir şekilde temas etmesi durumunda omurga üzerinde ciddi bir basınç oluşacağına dikkat çeken Avcı, “Bu durum boyun veya bel kırıkları gibi ağır yaralanmalara yol açabilir. En yaygın olarak boyun kırıkları ile sırt ve bel kırıkları görülür. Boyun kırıkları, boyun bölgesindeki omurların kırılması sonucu meydana gelir. Bu kırıklar, omuriliğe zarar vererek felç gibi kalıcı sakatlıklara yol açabilir. Sırt ve bel kırıkları ise sırt ve bel bölgesindeki omurların kırılmasıdır. Bu tür kırıklar, omurga stabilitesini etkileyerek hareket kaybına ve ciddi ağrılara neden olabilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Sığ suya kafa üstü dalış, boyun ve omurga yaralanmalarının en yaygın nedeni!</strong></p>

<p>Boyun ve bel kırıkları gibi yaralanmaların genellikle kontrolsüz ve dikkatsiz atlayışlar sonucu ortaya çıktığına değinen Op. Dr. İdris Avcı, havuz veya denizde meydana gelen yaralanmaların en yaygın nedenlerini şöyle açıkladı:</p>

<p>“Sığ suya kafa üstü dalış, kafa ve boyun yaralanmalarının en yaygın nedenidir. Sığ su, vücuda ani ve sert bir direnç uygulayarak boyun ve omurga üzerinde ciddi bir basınca neden olur. Havuz veya deniz derinliği hakkında bilgi sahibi olmadan yapılan dalışlar, yaralanmalara yol açabilir. Kayalık bölgeler veya engellerin bulunduğu alanlarda yapılan dalışlar, kazalara davetiye çıkarır. Bu tür engeller, kazayla çarpma sonucu boyun ve bel kırıklarına neden olabilir. Atlama sırasında vücudun kontrolsüz hareket etmesi veya hatalı teknikler, boyun ve omurga yaralanmalarını artırır. Özellikle yeni yüzücüler, güvenli tekniklere hakim olmadıklarında ciddi yaralanmalar yaşayabilirler. Bu tür yaralanmalar, genellikle güvenlik önlemlerinin alınmadığı veya su derinliğinin kontrol edilmediği durumlarda meydana gelir. Basit güvenlik tedbirleriyle bu tür yaralanmaların çoğu önlenebilir.”</p>

<p><strong>Genç yetişkinler ve çocuklarda risk daha fazla!</strong></p>

<p>Havuz ve denizde meydana gelen boyun ve bel kırıklarının her yaş grubunda görülse de bazı yaş gruplarının diğerlerine göre daha yüksek risk altında olduğuna vurgu yapan Op. Dr. İdris Avcı, “Macera arayışı ve yüksek enerji düzeyine sahip genç yetişkinler, genellikle su sporları ve dalış gibi riskli aktivitelere daha fazla katılırlar. Bu durum, yaralanma riskini artırır.” dedi.</p>

<p>Çocukların da tehlikeleri tam olarak değerlendiremeyebilecekleri için yaralanma risklerinin yüksek olduğunu ifade eden Avcı, “Çocuklar suya dalış sırasında uygun teknikleri bilmemeleri ve genellikle gözetimsiz olmaları nedeniyle bu tür yaralanmalara yatkındırlar. Ayrıca orta yaş ve üstü yetişkinler de özellikle tatillerde su aktivitelerine katılırken yaralanma riski taşır. Bu grupta vücudun esnekliğinin azalması ve kemik yapısının daha kırılgan olması nedeniyle iyileşme süreci daha zor olabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Tedavi süreci, yaralanmanın şiddetine bağlı olarak belirleniyor…</strong></p>

<p>Havuz veya denizde meydana gelen boyun ve bel kırıkları sonrası tedavi sürecinin, yaralanmanın şiddetine ve omurga üzerindeki etkisine bağlı olarak değişebileceğini aktaran Op. Dr. İdris Avcı, “Omurga kırıkları, omurilik yaralanmalarıyla birlikte görülebilir ve bu durumda tedavi ve rehabilitasyon süreci daha karmaşık bir hal alır.” dedi.</p>

<p>Tedavi sürecindeki başlıca adımlara değinen Avcı, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Boyun ve bel kırıkları bazı durumlarda acil cerrahi müdahale gerektirir. Omurga stabilitesi sağlanmadığında, kırık omurların sabitlenmesi ve sinir dokusuna baskının azaltılması amacıyla cerrahi operasyon yapılır. Omurga füzyonu veya metal destekler kullanılarak omurganın stabilizasyonu sağlanır. Hafif kırıklarda cerrahi müdahale yerine boyunluk veya korse gibi sabitleyici cihazlar kullanılır. Bu cihazlar, omurganın doğal pozisyonunda kalmasını sağlayarak iyileşme sürecini hızlandırır. İyileşme sürecinde fizik tedavi büyük bir öneme sahiptir. Omurga destek kaslarının güçlendirilmesi ve hareket kabiliyetinin yeniden kazanılması için düzenli fizik tedavi programları uygulanır. Fizik tedavi, ağrı kontrolü ve günlük yaşam aktivitelerinin kazandırılması açısından önemlidir. Ciddi omurga yaralanmaları, hastanın hareket yeteneğini kısıtlayarak psikolojik olarak zorlayıcı bir süreç yaratabilir. Bu tür durumlarda, hasta ve yakınlarına psikolojik destek sağlanması, rehabilitasyon sürecinin daha olumlu geçmesini sağlar.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 07 Jun 2025 15:22:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.malatyadan.com/images/haberler/2025/06/suya-atlarken-bir-kez-daha-dusunun-1749298951.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
